KUZEY ATLANTİK’TEKİ HAZİNE ODASI: İZLANDA ( BÖLÜM 1 )

Kuzey Atlantik’teki Hazine Odası: İzlanda

G

özlerim benden de sabırsız. Biliyorum daha erken ama bir umut... Gece hızla yaklaşıyor. Çok geçmeden Atlantik’in kararan sularını bulutlar kaplıyor. Onu bir an önce görebilmek için uçağın küçücük penceresinden çıkıp kanatlanmak istiyorum. Mümkün olsa… Yaklaştığımızı kanıtlayacak bir ipucu yeter; bir deniz fenerinin ya da bir balıkçı köyünün ışıkları, bir yanardağın kustuğu ateş… Yeter ki oraya ait olsun. Derken bulutların üzerine başını uzatan bir dağ ilişiyor gözüme, sancakta ilerde. Sonra üzerindeki tül sıyrılıyor, dağ oluyor bir ada. Soğuk okyanusun ortasında, yapayalnız. Çizgileri gittikçe belirginleşiyor. Dalgaların üzerinden kalkmaya çalışırken telekleri sert rüzgârda uçuşan tombul bir denizkuşuna benzetiyorum. Adını her duyduğumda heyecanlandığım kara parçası karşımda duruyor. Kutup Dairesi’nin hemen güneyinde… Gece, yıldızlarla süslü kalın battaniyesini üzerine serince hızla kayboluyor ada. Anlaşılan Tabiat Ana, Kuzey Atlantik’teki Hazine Odası’nın sırlarını sabaha saklamak istiyor.

İnsan, hayatında kaç kez iki dev tektonik levhayı aynı yerde görebilir, aralarına girebilir ki? Bir Amerika’ya koşup elimi vuruyorum bir Avrasya’ya! Çocuklar gibi…

Bilenler, bunca nadide kuyumun küçücük yerde nasıl bir araya geldiğine hayret ediyor: Cehennemin kapısına benzetilen yanardağlar, ürkütücü lav tarlaları, neşeyle püsküren gayzerler, fokurdayan çamur kazanları, Avrupa’nın en görkemli şelalesi, dünyanın üçüncü büyük buz takkesi1, nehir gibi akan buzullar, Yaşlı Kıta’nın en büyük ve en ıssız çölü, zümrüt renkli çayırlar, dans eden kuzey ışıkları, bereketli avlaklar, dipsiz fiyortlar, sayısız deniz ve tatlısu kuşu, serazat gezen atlar… 

Geceyarısına doğru başkent Reykjavik’in yakınındaki Keflavik Havaalanı’na iniyoruz. Ağustos ama hava serin. Uzun yolculuğun yorgunluğunu atmak için doğru otele. Dünyanın en ilginç adalarından birinde Tabiat Ana’nın önümüze sereceği eserler bizi beklerken uyku haram. Adanın tadına varmak için kiraladığımız arazi taşıtını almak üzere erkenden kalkıyoruz. Vakit geçirmeden İzlanda’yı çepeçevre dolaşan yola vuruyoruz kendimizi. Kentten çıkar çıkmaz Tabiat’ın sesi dolduruyor her yanı; zengin renklerle süslenmiş o şiirsel ses… Ama göz zevkimi bozan bir biblo sallanıyor iç dikiz aynasında; koca burunlu, yüzü sivilcelerle kaplı, saçları darmadağınık, giysileri yırtık pırtık kambur bir cadı… Böylesine sevimsiz bir nesneyi göz önüne koyan sadiste söylene söylene çıkartıp torpido gözüne tıkıyorum.

Biraz sonra tırmalayıcı bir ses kaplıyor arabanın içini. Kulak kabartınca torpido gözünden geldiğini anlıyoruz. Kapağı açar açmaz cadı kendini dışarı atıyor. Biz hayretler içinde, o çığlık çığlığa… “Yapmayın n’olur! Eziyet etmeyin, kapatmayın beni karanlıklara,” diye yalvarıyor. Kenarda durup kendimizi arabadan atıyoruz. “Telaşlanmayın!” diye bağırıyor arkamızdan. “Adım Bibba. Bir alfurum ben.” Gece ortaya çıkıp gündüz mağaralara saklanan veya yeraltına inen, insanları baştan çıkarmaya çalışarak yaramazlık yapan, çocukları korkutan, hatta kaçıran, İskandinav mitolojisinin bu gerçeküstü sakinlerini önceden duyduğum için şaşkınlığım daha da artıyor. “Sizin gündüzleri ortalıkta görünmediğinizi sanıyordum.” “Günışığına alışmam uzun sürdü. Hem de çok uzun…” diye cevaplıyor. Kendimi tutamıyorum: “Kaç yaşındasın peki?” “Bak!” diyor, “Zamanı saatler, aylar, yıllar, yüzyıllarla zapturap altına almak istiyorsun, bütün insanlar gibi… Onun cendereye girmeyeceğini anlamak istemiyorsunuz. Oysa biz ‘önce’siz ve ‘sonra’sız olduğumuz için yaşımız da yoktur. Biz dediysem, alfurlar, trolller, cinler, melekler, hayaletler… Hayal kuran ve bir şeylere inanmaya ihtiyaç duyan ilk insanla birlikte ortaya çıktık, bu dünyadan gidecek son insana kadar da burada olacağız. Kimimizin niyeti iyidir, kimimizinki kötü. Adadakiler paganlıktan tek tanrıya geçince bizim de pabucumuz dama atıldı. Bereket versin ki tek tük de olsa hâlâ inananlar var.

Neyse bırakalım bu saçma sapan konuşmaları da derdimi anlatayım. Modern dünyaya uyum sağlayıp uslananlardanım ben. Gelin, vazgeçmeyin benden. Eşlik edeyim size, Tabiat’ın İzlanda denilen Hazine Odası’na yerleştirdiği birbirinden ilginç parçaları göstereyim, anlatayım.” Çirkin cadının çatlak sesi tatlılaşırken iticiliğinin yerini yavaş yavaş sevimlilik alıyor. Ama yine de birbirimize alışana kadar arka koltukta oturmasına karar veriyoruz.

Thingvellir Ulusal Parkı.

Yağmur başlıyor çok geçmeden. Yüzümü ekşittiğimi görünce ekliyor Bibba: “Eğer şu andaki hava durumundan memnun değilsen beş dakika bekle; muhtemelen daha da bozacak!” Bilmiyoruz ki burada hava koşullarının sık değiştiğini; istediği kadar yağmur yağsın bir süre sonra kırların gökkuşağı renklerine bürünmesinin sürpriz olmadığını… Hemen sonra da tekrar sisin, fırtınanın, sağanağın bastırdığını… “Bunun nedeni adanın güneyinin ılık, kuzeyinin soğuk su akıntısının etkisinde olması. Okyanus iklimi hâkimdir buralarda. Kutup Dairesi’nin hemen güneyinde olmasına rağmen kışın ortalama sıcaklık -1oC’dir. Nedeni, ılık Gulf Stream’in uzantısının adanın etrafını saat istikametinde süpürmesi. Bu sayede İzlanda’daki atlar, kutup tilkileri, tavşanlar ve tabii insanlar aynı enlemlerdeki Rusya, Finlandiya, Grönland ya da Kanada’da yaşayanlara göre kışı daha ılık geçirir. Yazlarsa hayli serin geçer; adanın kuzeyinde etkili olan Kuzey Kutup Akıntısı uzantıları yüzünden ısı ortalama 12 ile 15oC arasında salınır. Ama ister yaz olsun ister kış her an fırtına çıkmasına, yağmurun kamçı gibi şaklamasına hazır olmalısınız.”

Yolun iki yanında uzanan yemyeşil çayırlardan içime damla damla huzur aktığını hissediyorum. Belki etraftaki sakinlikten, belki de yolculuğa çıkmaktan… Özcan Yüksek’in dediği gibi ‘Yolculuklar kısa süreli kaçışlar’ değil mi? Yaşadığımız yerde sürekli seyrettiğimiz ufuktan kaçış… Yeniden yaşam sevinciyle dolmak için, hatta bazan yeniden doğmak için… İzlanda sanki bunlar için biçilmiş kaftan…

Bizim gibi birkaç gezgin dışında insan görünmüyor ortalıkta. Adayı böceklere, cıvıldayan kuşlara, bulutlara terk etmişler. Rehberimiz maşallah cin gibi! Düşüncelerimi okumuşçasına konuya giriyor: “İzlanda’nın nüfusu 377 bin civarında. Bunun da yüzde 40’a yakını başkentte yaşar. O kadar da aldanmayın yeşilliğe. Ancak denize yakın ovalar ve vadiler yaşamaya elverişlidir. Onlar da adanın sadece dörtte birini kaplar. Geri kalan her yer kaya, lav, buz ve kumdur.” İnsan bilmese, huzur dolu bu toprakların altında her an patlamaya hazır erimiş kaya dolu bir kazanın kaynadığını tahmin edemez? Yanardağlarının kustuğu lavlarla, lav bombalarıyla, zehirli gazlarla, küllerle bu sakin adanın sık sık dünyayı diken üstünde tuttuğuna, insanların hayatını kararttığına inanmaz. Ve biz ilk günümüzde bütün bu patırtının kaynağını görmeye gidiyoruz. İzlanda’nın varlığını borçlu olduğu yere…

Çocuklar Gibi

Bu arada hava bozuyor, yağmur ve soğuk dümene geçiyor. Cadımız anlatmayı sürdürüyor: “Orta Atlantik Sırtı denilen ve 18 bin kilometre uzunluğundaki sualtı sıradağının zirveleri deniz üzerinde Tristan da Cunha, Ascension, İzlanda ve Azor Adaları gibi birkaç adada görülebilir. Burada Reykjanes adını alan sırt içlerinde en uzun ve belirgin olanıdır. Adanın güneybatısından girip kuzeydoğusundan çıkar. İçinde de Kuzey Amerika ve Avrasya Levhaları’nın birbirinden uzaklaşması sonucu yükselen magmanın yüzeye çıktığı ve katılaşarak doldurduğu vadi biçiminde, pürüzlü dar bir yarık vardır.”

Yaklaşık bir saat sonra Orta Atlantik Sırtı’nın ve yarığın en etkileyici biçimde gözlenebildiği yer olan Thingvellir Ulusal Parkı’na ulaşıyoruz. Bizim gibi onlarca gezgin tundranın üzerine tahta ya da çakıl döşeli patikadan dar bir kanyon biçimindeki Almannagja denilen, İzlanda’nın varlığını borçlu olduğu yarığın içine akıyor. Bir yanımız Kuzey Amerika, öbür yanımız Avrasya! İki kıtanın karşılıklı duran kırıklarla dolu koyu renkli dik duvarları arasındayız. Sanki birbirlerine meydan okuyorlar. Bibba’ya kulak verelim: “Yarık, her yıl yaklaşık iki buçuk santim olmak üzere 10 bin yılda 70 metre genişlerken 40 metre batmış. Yani İzlanda’nın yüzölçümü doğal yollardan her yıl büyüyor. Orta Atlantik Sırtı adanın sadece coğrafyasını değiştirmekle kalmıyor, volkanik ve sismik hareketlerden de sorumlu. Levhaların kenarındaki sürtünmeler, kaymalar sık sık depremlere yol açarken zaten ince olan yerkabuğunda2 ortaya çıkan çatlaklardan akan magma ortalama beş yılda bir yanardağ patlamasına neden oluyor. İşte bu yüzden dünyanın hiçbir yeri volkanik faaliyet açısından İzlanda kadar hareketli değildir. Adadaki 200 yanardağdan 22’si aktif ve çoğu bu sırtın üzerinde. İzlanda özellikle yerbilimciler, biyologlar, coğrafyacılar ve Tabiat’a hayran meraklı gezginler için ilginç. Çünkü her deprem ve patlamayla yeryüzü yeniden şekillendiğinde şartların ne olduğunu, nelere gebe olduğunu, önce hangi canlıların ortaya çıktığını, hangilerinin hayatta kalmayı nasıl başardığını doğal ortamda izleyebiliyorlar.”

Her şeyi unutup yarığın içinde hayran hayran dolaşıyoruz. Gencecik kayaların üzerinden atlıyor, lavlara basıyor, sulara batıyoruz. İnsan, hayatında kaç kez iki dev tektonik levhayı aynı yerde görebilir, aralarına girebilir ki?.. Bir Amerika’ya koşup elimi vuruyorum bir Avrasya’ya! Çocuklar gibi…”

Almannagja yolun sağı Avrasya, solu Kuzey Amerika.

En Genç Topraklar

Bibba’yı iyi ki torpido gözünden çıkarmışız, konusuna hâkim: “Jeolojik açıdan Avrupa’nın en genç topraklarına sahiptir İzlanda3, İngiltere’den sonra kıtanın ikinci büyük adasıdır. Buradan ilk bahseden Marsilyalı coğrafyacı ve kâşif Pytheas4. Yaklaşık MÖ 330 civarında çıktığı keşif gezisinde karşılaştığı adayı ‘kıvamlı bir jöle içinde dondurulmuş’ bir yer olarak tanımlamış ve Thule adını vermiş. MS 4. yüzyılda, o dönemde Roma kolonisi olan İngiltere’den gelen denizciler, 575’te de ‘Vadedilmiş Topraklar’ı arayan İrlandalı Aziz Brendan geçmiş buradan. Sonraki iki yüzyıl ne gelen olmuş ne de giden. 8. yüzyılda adanın ufkunda ülkelerini istila eden Vikinglerden ve  dünyevî dertlerden uzaklaşarak inzivaya çekilmek için gelen İrlandalı keşişler belirmiş. ‘Zirveleri buzla kaplı dağların yamaçlarındaki ıssız yeşillikler (…) korku içindeki din adamlarının gözüne sonsuz huzura kavuşacakları güvenli yerler olarak görünmüş.’ Yaklaşık 80 yıl boyunca 1,000 kadar keşiş burada Tanrı’ya ulaşmaya çalışmış.

En Genç Topraklar

Bibba’yı iyi ki torpido gözünden çıkarmışız, konusuna hâkim: “Jeolojik açıdan Avrupa’nın en genç topraklarına sahiptir İzlanda3, İngiltere’den sonra kıtanın ikinci büyük adasıdır. Buradan ilk bahseden Marsilyalı coğrafyacı ve kâşif Pytheas4. Yaklaşık MÖ 330 civarında çıktığı keşif gezisinde karşılaştığı adayı ‘kıvamlı bir jöle içinde dondurulmuş’ bir yer olarak tanımlamış ve Thule adını vermiş. MS 4. yüzyılda, o dönemde Roma kolonisi olan İngiltere’den gelen denizciler, 575’te de ‘Vadedilmiş Topraklar’ı arayan İrlandalı Aziz Brendan geçmiş buradan. Sonraki iki yüzyıl ne gelen olmuş ne de giden. 8. yüzyılda adanın ufkunda ülkelerini istila eden Vikinglerden ve  dünyevî dertlerden uzaklaşarak inzivaya çekilmek için gelen İrlandalı keşişler belirmiş. ‘Zirveleri buzla kaplı dağların yamaçlarındaki ıssız yeşillikler (…) korku içindeki din adamlarının gözüne sonsuz huzura kavuşacakları güvenli yerler olarak görünmüş.’ Yaklaşık 80 yıl boyunca 1,000 kadar keşiş burada Tanrı’ya ulaşmaya çalışmış.”

Buz Ülkesi

“Çok oldu, eğer yanlış hatırlamıyorsam MS 850 idi. Swede Naddoddur adındaki Norveçli Faroe Adaları’na gitmek üzere denize açılmıştı. Doğal olarak cüceler, devler, cadılar, cinler, hayaletlerden oluşan ekibimiz masallar, inançlar ve efsanelerle birlikte başköşedeki yerimizi almıştık. Doğal diyorum çünkü Vikinglerin biz olmadan bir yere gittikleri görülmemişti. Fırtınaya yakalanınca kendimizi Faroeler yerine bu adanın doğu kıyılarında bulduk. Bırakın bir kulu, top oynayacak inlerle cinler bile yoktu. Belki bir yerlere saklanmışlardır diye etrafı keşfe çıktık. Aniden kar başladı. Hem de yazın göbeğinde… Uça koşa kıyıya geldiğimizde bizi bile gözden çıkaran Swede çoktan denize açılmıştı. Rüzgârdan bile hızlı uzaklaşırken ‘Bu tekinsiz toprakların adı olsa olsa Kar Ülkesi olur’ dediği kulağımıza çalındı. Bizse ilk gerçeküstü varlıklar olarak geçtik adanın tarihine. Güneyde, kendilerine keşiş diyen cübbeli adamlara rastlayınca yalnız olmadığımızı anladık. Her karşılaşmamızda daha sonra adının ‘haç’ olduğunu öğreneceğimiz nesneleri öpüyor, bize doğru uzatıyor, anlamadığımız şeyler mırıldanıyorlardı. Biz de uzak durup kuzeyden başkalarının gelmesini bekledik. Ama fırsat buldukça cübbeli adamların ödünü patlatmaktan geri kalmıyorduk.

Yine o yıllarda bir Viking göründü ufukta: İsveçli Gardar Svafarsson. Adanın etrafını birlikte dolaştık. Kuzeyde bir fiyortta, bugünkü adıyla Husavik yani Koydaki Ev denen yerde bir ev inşa etti. Ama ertesi yıl adada kalmak isteyen kölelerini azat edip döndü. 860’larda bu sefer Floki adlı bir Viking geldi. O yıl ada büyük ölçüde buzla kaplı olduğu için yerleşmekten vazgeçti ve adaya Ísland yani Buz Ülkesi adını vererek gitti gerisin geri.   

Sonrakiler daha sebatlıydı. Yaklaşık 60 yılda İzlanda’ya 20 bin göçmen geldi. Çoğu İskandinavya’daki açlık, sefalet, kanlı çatışmalar, yönetenlerin despotluğundan kaçanlar ve sürgüne gönderilen soylulardı. İlk ayak basanları papatyalar, ıtırlar, böcekkapanlar, leylekgagaları, melekotları karşıladı. Çok korktukları Vikinglerin geldiğini gören İrlandalı keşişler yalnızca haçlarını ve dualarını alarak apar topar terk ettiler adayı. Bize de arkalarından ‘Oh!’ çekmek kaldı.

Cömert Ada

İzlanda, gelenlere cömert davrandı: Depremlerle yanardağlar insanları korkutsa da kuğular, denizpapağanları, alkler yumurtalarıyla doyurdu; ördekler tüyleriyle doldurdukları yastıklarda uyuttu; foklar derileriyle ısıttı, yağlarıyla aydınlattı; balinalar, morinalar etleriyle besledi; dereler buz kesen suları, pembe somonları sakınmadı; çayırlar, üzerinden inci gibi damlalar süzülen otları koyunlara, sığırlara, atlara sundu… Göçmenler hasret kaldıkları huzur, hürriyet, bolluk, varlık içinde yaşamaya başladı. Balık tutmak ve gerektiğinde düşmandan kaçmak amacıyla hep müttefik olarak bildikleri denize yakın yerlerde kurdular çiftliklerini.

Her gelenin ayak bastığı yerde toprak edinme hakkı vardı. O dönemde kimi arpa eken, hayvancılık yapan, kimi somon avlayan, kıyı balıkçılığı yapan, kimi de demir cevheri çıkarmakla uğraşan birbirinden bağımsız 60 kabile vardı. Zamanla nüfus ve ihtiyaçlar artınca zaten kısıtlı olan toprak yetmemeye başladı. Gelsin anlaşmazlıklar, çatışmalar, cinayetler… Cennetin, cehenneme dönüşmeye başladığını ilk fark eden Ulfjotur adlı bir kabile reisi oldu. Kaybolan huzuru geri getirmek için önerdiği yasaları anlatmak amacıyla kabile reislerini davet etti.”

İzlanda; Tabiat Ana'nın gönlünce at koşturduğu yer. Eserlerini nasıl bir fiskeyle ortaya çıkardıysa aynı çabuklukla da yok edebilir. Çünkü ateş, su ve rüzgâr onun emrinde.

İlk Meclis

Konuşa konuşa İzlanda’nın en büyüğü olan Thingvallavatn Gölü’nü gören bir yere gelmiştik. Gök, mavi gözleriyle bulutların arasından bakmaya başlamıştı. Kesme taş döşeli, topraktan yükseltilmiş dairesel bir zeminin üzerine çıkan Bibba’yı dinliyoruz: “Kabile reislerinin 930 yılında toplandığı yer tam da burasıydı ve kurulan meclise Althing adı verildi5. Avrupa, Ortaçağ karanlığında inlerken bu küçücük adada insanca yaşamanın tohumları böyle atıldı. Köleler hariç herkesin eşit kabul edildiği bir cennet… Her yıl haziranda kabile temsilcilerinin toplandığı meclis, üç yıllığına seçilen başkanın yönetiminde iki haftalığına bir araya gelir, yasalar yapar ve uyulmasını denetlerdi. Gerekirse mahkeme kurulur, adalet dağıtılırdı. İzlandalılar, barış içinde yaşadıkları bu döneme ‘Birlik’ adını verir. Meclis toplantıları politik olduğu kadar keyifli bir sosyal etkinlikti aynı zamanda. Temsilcilerin aileleri de gelir, yeni dostluklar kurulur, eskiler tazelenirdi. Koşu, yüzme, atıcılık, yüksek atlama, güreş karşılaşmaları, eğlence, ziyafet… Müzik eşliğinde ballı bira içilir, kuzu kızartılırdı. Bir bayram yeri olurdu Thingvellir.”

Dünyanın en eski iki meclisinden biri olan Althing'in toplandığı platform.

Şairler Başköşeye

“Toplantılar aynı zamanda bir edebiyat şöleniydi. Şairler daima başköşeye oturtulurdu. İyi bir dörtlük yazana, savaşta kahramanlık yapan ya da bir spor yarışmasını kazanan kadar değer verilirdi. Eğlendirici olduğu kadar düşündürücü ve öğretici olan şiirler dilden dile dolaşırdı.. Biz pek hoşlanmasak da Hıristiyanlıkla gelen Lâtin alfabesi sayesinde şiirler ve saga denen efsaneler yazılı hale geldi. Artık geçmişi ve kültürü, söz kadar dana derisinden yapılmış parşömen de kuşaktan kuşağa aktarıyordu. Sonra defterler, kitaplar geldi. ‘Kitapsız kalacağıma yalınayak dolaşmaya razıyım,’ atasözü bugün istisnasız herkesin okuyup yazabildiği İzlanda’da en anlamını bulan atasözlerinden biridir. Biliyor musun, İzlanda bugün kişi başına en fazla kitap basılan ülke olmakla övünür.”

Sonunda Hristiyanlık

“Vikingler İzlanda’ya gelirken bizimle birlikte tanrılarını da gemilerinin ya da akıllarının bir köşesine koyup İzlanda’ya getirmişti. Kimi öfkeli, kimi kaprisli, kimi kıskanç bir sürü tanrı… Bazan hangisinin gönlünü edeceklerini şaşırırlardı. Bu durumdan şikâyetçi olanlar Norveç kralının baskısıyla 1000 yılında Hıristiyan olmakta sakınca görmediler. Özellikle kadınlar, köleler ve anakarayla ticaret yapan tüccarlar. Erkekler farklı davrandı. Çoğu uzak durdu. Kabul edenler de oldu tabii ama savaşa giderken yine de Thor’a, Odin’e sığındılar. Zamanla aile ve toplum baskısıyla herkes Hıristiyanlığı kabul etti. İskandinav tanrılarının isteklerini ayrı ayrı yerine getirmekle uğraşacaklarına tek tanrının istediklerini yapmak çoğunun kolayına gelmişti. Hem bu din daha hoşgörülüydü, barışçıydı. Kilise halka okuma yazma öğreterek İzlanda’nın diğer Avrupa ülkeleri seviyesine ulaşmasına yardımcı oldu. Fakat yaklaşık 100 yıl sonra konulan yüzde 10’luk kilise vergisi kısa zamanda gelir dağılımında eşitsizliklere ve kilisenin gücünün ciddi biçimde artmasına neden oldu.

Uzun yeleli, sağlıklı ve özgür İzlanda atları güneşin zümrüt yeşiline boyadığı çayırlarda...

Karanlık Çağ

“Bu arada kilisenin desteğini alan bazı açgözlü kabile reisleri diğer çiftlikleri ele geçirdi. Bu sayede meclise fazla sayıda temsilci sokup seslerini daha gür çıkarmaya başladılar. Adalet artık güçlüden yanaydı. Tekrar kan davaları, kavgalar, cinayetler… Bunu fırsat bilen Norveç kralı boş durur mu?.. Kilisenin ve içerdeki adamlarının da yardımıyla 1262’de adayı ele geçirip ‘Birlik’i dağıttı. Belki düzen tekrar sağlandı ama eski neşesi kalmadı toplumun; Althing feshedilince şenlikler de, sohbetler de çekip gitmişti. Denizin ortasındaki yapayalnız adanın önce şiiri, masalı soldu, sonra kendisi…  İzlanda için 682 yıl sürecek ‘Karanlık Çağ’ böyle başladı. Rahipler toprakların yarısını zorla Hıristiyan yaparak güçlerine güç kattılar. Kilisenin kölesi haline gelen köylülerin atlar sudan gelene kadar tarlalarda çalıştırılması sonucu toprak da verimini yitirdi. Ne insanlara arpa verecek hali kaldı ne hayvanlara saman… Salgın hastalıklar, volkanik patlamalar, depremler, korsanlar… Bir de üstüne Küçük Buz Çağı denen bir başka despot… Telef olan hayvanlar, kıtlık, fakirlik, açlık… Soğuktan uyuşmuş eller, morarmış burunlar, delik ayakkabılar, yırtık elbiseler kaplamıştı her yeri.

19. yüzyılla birlikte her dalganın ardından, her taşın altından çıkan karamsarlık hem iklimin insafa gelişiyle hem de imdada yetişen vatanseverler sayesinde dağılmaya başladı. Saldırgan soğuk kuzeye çekilirken Fransa’dan başlayıp Avrupa’yı etkisine alan özgürlük ve bağımsızlık havası güneydoğu kıyılarından girdi adaya. Sizin deyişinizle, rüzgâr artık adanın kolayına esmeye başlamıştı. Karanlık yerini aydınlığa terk ediyordu. 1843’te Althing, danışma meclisi olarak tekrar açıldı. 1 Temmuz 1874’te de, Göç’ün 1,000. yıldönümünde İzlanda özerkliğini elde etti. 1944’teyse yine burada toplanan Althing yaklaşık yedi yüzyıl süren karanlık günleri adanın üzerinden sıyırıp attı; İzlanda tam bağımsızlığını kazandı.”

Çivit Mavisi Göz

Adanın tarihini tatlı tatlı anlatırken Bibba bizi yakındaki bir başka değerli mücevhere götürüyor; Geysir’e yani bütün dünyadaki gayzerlere adını veren mücevhere… “Güneybatı İzlanda, magmanın yeryüzüne en yakın olduğu yerlerden biridir. Yani devasa bir kaya hamuru deposu var hemen altımızda. İzlanda dilinde ‘püskürme, fışkırma’ anlamına gelir geysir kelimesi. 900-1,000oC sıcaklıktaki magmanın yeraltı suyunu ısıtmasıyla oluşur. Fakat sıcaklığı 100oC’yi aşsa da üst katmanlardaki soğuk su kütlesinin basıncı nedeniyle kaynayamaz. Zamanla ısısı iyice artan su, bulduğu boşluklardan yükselir, yeryüzüne yaklaşırken de üzerindeki basınç hızla azalır. Sonuçta kaynar su ve buhar, üstünde kapak gibi duran soğuk suyu iterek delikten püskürür. Delik ne kadar darsa buhar ve su kütlesi o kadar yükseğe fışkırır. Hemen sonra yeraltındaki  basınç düşer, boşluğu soğuk su doldurur ve gayzer söner. Döngü yeniden başlar. Geysir’i ilk gördüklerinde insanlar Tabiat’ın bu harikasının yeraltındaki güçlerin yani bizim işimiz olduğunu düşündü. Neyse ki yerbilimciler gayzerlerin nasıl oluştuğunu açıkladı da adımız temize çıktı. O yıllarda insanlar iyi de olsa kötü de olsa açıklayamadıkları her şeyi üzerimize yıkardı.”

Arabamızı park ettikten sonra konuşa konuşa Geysir’in yanına geliyoruz ama kimseler yok. Nedenini açıklıyor Bibba: “Bir zamanlar suyu 80 metreye püskürten ünlü Geysir 1950’den sonra püskürmez oldu. Bazıları bunun suçunu da bize yıktı ama olayın aslı, kendini bilmez turistlerin attığı kaya parçalarının deliği tıkamasıydı. Neyse ki 2000 yılında depremler imdada yetişti de tıkanıklık biraz açıldı. Ondan beri düzensiz olarak günde sadece iki üç kez püskürüyor. Ama eski gücünde değil. O da Tabiat’ın bu tür harikalarına adını vermekle avunuyor şimdilerde.” Geysir’in, yeraltı sularının getirdiği minerallerle kaya gibi sertleşmiş boz renkli toprak üzerindeki çivit mavisi gözü mahzun mahzun bakıyor. Yakındaki diğer aktif gayzerleri seyretmeye gelenleri izlediğini fark ediyorum. Alışkın olduğu ilgiyi görememenin neden olduğu üzüntüyle karışık kıskançlık var bakışında sanki. Kolay mı bir zamanlar 70-80 metreye su fışkırtırken şimdi ancak dört-beş metreyle yetinmek. Sırıkla yüksek atlamada rekorlar kıran atletin sakatlanması gibi… Bir an geliyor Geysir’in içinin kabardığını hissediyorum. Sanki söyleyecekleri var ama kelimeler boğazına düğümleniyor. Bir şeyler mırıldanıyor, anlatamayınca öfkelenip homurdanıyor. Burnundan soluduğunu çıkan buhardan anlıyorum. Sonra yatağına çekiliyor, eski günlerin hayallerine dalıyor.

 

Strokkur buharla birlikte suyu göğe püskürtmeye hazırlanıyor.
Geysir çivit mavisi gözüyle Strokkur’un püskürmesini izliyor. Kıskançlık ve hüzünle...

Geysir’i çaresizliğiyle baş başa bırakıp bölgenin yıldızı haline gelen Strokkur’a, yani ‘Yayık’a gidiyoruz. İlgiyi üzerinde toplamanın tadını çıkarıyor. Etrafında toplanan onlarca turiste her 8-10 dakikada bir tekrarlıyor eşsiz gösterisini. Önce homurdanarak seyircileri hazırlıyor. Ardından fokurdayamaya başlıyor ama hemen püskürmeyerek gerilimi her geçen dakika biraz daha artırıyor. Delikte büyük bir hava kabarcığı belirirken buhar çıkmaya başlıyor. Sonra öksürür gibi sesler çıkararak buharla birlikte suyu göğe püskürtüyor. Rüzgâraltında izleyen tedbirsiz ziyaretçiler ıslanınca katıla katıla gülüyor. Püsküren buhar gökteki buluta kavuşurken gayzer yeniden güç toplamak için dinlenmeye çekiliyor. “Strokkur, bölgedeki en gösterişli gayzer, ama şimdilik,” diyor Bibba. “Burası İzlanda; Tabiat Ana’nın gönlünce at koşturduğu yer. Yüzlerce yıldır şahidim; gördüğünüz harikaları nasıl bir fiskeyle ortaya çıkardıysa aynı çabuklukla da yok edebiliyor. Ateş, su ve rüzgâr onun emrinde. Yeter ki niyetlenmesin, bir anda…”  

Geysir’le, Strokkur’un çevresindeki üç km2’lik jeotermal alana yayılan sarı veya mavi renkli yataklarda akan dereler, fokurdayan süt rengi havuzlar, buhar bacaları dünyanın hemen altımızda için için kaynadığını hissettiriyor insana. Hem etkileyici, hem ürkütücü. Dönüşte Geysir’in yanına bir kez daha uğruyoruz. Yine bir şeyler mırıldanıyor. Kulağımı iyice yaklaştırıyorum: “Tabiat Ana’dan umut kesilmez,” diyor. “Hele İzlanda’daysan hiç kesilmez. Bir gün mutlaka.” Yalnızlığını hafifletmek için kucaklamaya niyetleniyorum. Bibba sertçe çekiyor kolumdan: “Deli misin! Haşlanacaksın.” Uzaklaşıyoruz ama Geysir’in yanında biraz daha kalsam aşağıda neler döndüğünü mırıl mırıl anlatacağından eminim.

Gulfoss Şelalesi.

Şelaleyle Oynayan Kız

Yola çıkınca hava kapatıyor, yağmur başlıyor. Bibba sonraki durağımızın İzlanda’nın en etkileyici şelalelerinden Gullfoss, yani ‘Altın Şelaleler’ olduğunu söylüyor. Yolun kenarında yalınayak yürüyen, ıslak elbisesi tenine yapışmış bir kız çıkıyor karşımıza. “Keşke alabilseydik,” diyorum ama ters yöne gidiyor. “Merak etme, o alışkın bu havalara. Karın altında bile böyle yürür,” diyor Bibba. “Adı Sigridur. Şelaleye varınca anlatırım.”

Park alanında arabadan inince bir uğultu kaplıyor her yanı. Biraz yürüyünce ses artıyor, dev bir yarık çıkıyor ortaya. Uğultuya yer sarsıntısı eşlik ediyor. Yarıktan yükselen su zerrecikleri yağmura karışıyor. Yaklaşınca sisin ardından Hvita Nehri’nin kireçli araziyi binlerce yılda sabırla oyduğu dar ve derin koyak çıkıyor ortaya. İlk kademede 11 metreden dökülen su insan yapımı hiçbir şeyin ulaşamayacağı bir güçle toprağı dövüyor. Gece gündüz, yaz kış, yorulmadan… Şelalenin 20 metre yüksekliğindeki ikinci kademesi köpüren sulardan yükselen su zerreciklerinin ardında zar zor görünüyor. Yağmur aniden kesilince bizim de nefesimiz kesiliyor. Uğultu, büyüleyici bir ses haline gelip içine çekmeye çalışıyor sanki izleyenleri. Biraz daha yaklaşıyoruz koyağın kenarına. İnsanların bizim gibi büyülenip suya koşmaması için konulan tahta korkuluklar ilerlememizi engelliyor. Tabiat Ana’dan başka kimsenin beceremeyeceği bir kolyenin ucunda sallanan bir pırlanta Gullfoss Şelalesi.

İnsanoğlunun uzun elinin hazine odasının bu değerli parçasına ulaşamamasına şükrederken aklımdan geçenleri okuyan Bibba anlatıyor: “Eli uzunlar neredeyse çalacaklardı,” diyor. “1907’de bir İngiliz, nehir üzerinde elektrik üretmek için baraj kurmaya niyetlendi. Hani o cânım nehirlerin boğazını kesen, 60-65 yıl, hadi bilemedin bir asır sonra kendi çamurunun içinde boğulup giden barajlardan birini… Ama bir engel vardı: Şelalenin içinde bulunduğu toprağın sahibi çiftçi Tomas Tomasson yıllardır atalarına, dedelerine kucak açan; şimdi de kendi ailesine, sürülerine, ekinlerine can katan dostu Gullfoss’un değerinin para denilen kirli illetle ölçülebileceğine inanmıyordu. Yatırımcı ne kadar yüksek bedel önerirse önersin Tomas’ı bir türlü ikna edemedi. Araya giren hatır gönül de işe yaramadı. Adam ‘Ben dostumu satmam,’ diyor başka şey demiyordu. Öte yandan yüzyıllardır dünyanın her yerinde istediğini koparmaya alışmış İngilizin torunu da vazgeçmiyordu. Başkente gitti, kendi cebine gireceklerden hiç bahsetmeden barajın İzlanda ekonomisine yapacağı katkıyı ballandırarak anlattı. Kapalı kapılar arkasında da yöneticilerin kişisel bütçe açıklarını kapamayı ihmal etmedi. Sonunda çiftçinin arkasından dolanıp gerekli izni koparmayı başardı. İşte o zaman Tomas’ın kızı kendisini attı ortaya; küçüklüğünden beri vaktinin çoğunu şelaleyle oynayarak, konuşarak geçiren; biraz önce de karşımıza çıkan Sigridur. Yollara düştü. Hem de yalınayak. Dağ, dere, tepe, kar, yağmur, çamur demeden… 120 kilometre uzaktaki Reykjavik’e vardığında ayakları kan içindeydi. Mahkemeye başvurdu ama cebi bir gün önce dolan hâkim davayı reddetti. Baktı ki kodamanlar tınmıyor, o zaman ‘Kendimi atarım şelaleden aşağı,’ dedi. Yine oralı olmadılar.

Sonunda kim acıdı, bizimkiler mi, yoksa Tanrı mı bilmiyorum, 1929’da yatırımcı parayı ödemeden bir gece içinde toz oldu. Ama olan İzlanda’nın ilk çevrecisi olarak bilinen genç kıza oldu; aklını yitirdi zavallı. O gün bu gündür hava ve mevsim ne olursa olsun Reykjavik yollarını arşınlar. Ne kadar söylesek de burasının 1975’te babası tarafından devlete bağışlandığını, 1979’dan beri de doğal koruma alanı olduğunu anlatamıyoruz.”

Güzel Sanatlar Fakültesi öğrencilerinin mizanseni.
İzlanda haritası

Bilgilendirme merkezinde içimizi ısıtacak bir şeyler içerken şelalenin ‘Altın’ adının nereden geldiğini soruyorum. “Buzullardan ve topraktan topladığı mineraller nedeniyle nehrin suyu kahverengidir. Hava güneşli olsa dökülen suların altın rengine büründüğünü görecektin.

Sonra yola koyuluyoruz yeniden. Ününü duyduğum İzlanda atlarını güneşin zümrüt yeşiline boyadığı çayırlarda otlarken görüyoruz ilk kez. Parlak, uzun yeleli, sağlıklı, özgür…  Biraz ilerleyince karayolunun üzerinde bir kalabalık çıkıyor karşımıza: Gelin, damat ve ellerinde fotoğraf makineleriyle bir sürü genç. Evlilik kıyafetleriyle stüdyo dışı çekim salgını anlaşılan İzlanda’yı da sarmış. İşin ilginci, rüzgârlı ve soğuk havaya rağmen gelinin ayaklarının çıplak olması. Bir an çiftçinin kızı aklıma geliyor fakat o değil. Onlar da bizler gibi yolun başında henüz. Bizim yolumuz yaklaşık bir haftada bitecek ama tam onlara yolculuklarının bir ömür boyu sürmesini dileyecekken fotoğraf çekenlerden biri gördüklerimizin senaryo olduğunu söylüyor. Güzel Sanatlar Fakültesi öğrencileri fotoğrafçılık dersi için ödev hazırlıyorlarmış. Dileğimizi ‘objektifinize gayret’le değiştiriyor, çekimlerini aksatmamak için usulca uzaklaşıyoruz.

Fludir’deki otelde dinlenmeye çekilirken daha ilk gün hazine odasında gördüğüm üç eşsiz parça aklımdan çıkmıyor. Tabiat Ana denen kuyum ustası karşısında şapka çıkarıyor, ne kadar yüksek bedel önerilirse önerilsin ‘Ben dostumu satmam,’ diyen adamın toprağında uykuya dalıyorum. Huzur içinde…

DİPNOTLAR

1. İlk ikisi Antarktika ve Grönland Buz Takkeleri.
2. İzlanda’da yerkabuğu normalin ancak üçte biri kalınlığında.
3. İzlanda’daki en yaşlı kaya 6 milyon yaşında.
4. Yaklaşık MÖ 350-285.
5. Bu meclis İsveç’teki Jamtamót ile birlikte dünyanın en eski meclisidir.

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *