akıp söndüreceğim, eğip bükeceğim, batırıp çıkaracağım, yontup törpüleyeceğim… Hiç bitmeyecek yapacaklarım, dünya döndükçe…” diye ekliyor Tabiat. “Torbamda yanardağlar, buzullar, depremler, seller olduğu sürece… Dayanacak sabrın, yetecek ömrün varsa eğer, görürsün yeni adaları, fiyortları, dağları, toprakları, hatta kıtaları... Ama yetmez, ne seninki ne diğer insanlarınki. O yüzden tadını çıkar bugünün, gördüklerinin. Yetinmeyi öğren!”
Yaban hayatı sevenin aradığı her şeyi bulabileceği nadir yerlerden Alaska. Buzullarıyla, kuzey ışıklarıyla, taygasıyla, balinalarıyla, yerlileriyle...
Can yoldaşım Belma ile yıllardır düşünü kurduğumuz Alaska’nın üzerinde uçuyoruz. Sonsuza açılmış gibi görünen topraklarıyla sere serpe önümde uzanıyor; sıradağlar, yanardağlar, buzullar, nehirler, tundra, tayga… Elim uzanamadığı için gözlerimle avuçluyorum; kuzey ışıklarıyla, balinalarıyla, yerlileriyle… Ama sığmıyor. O kadar büyük ki… Kucaklamaya çabalıyorum. Yine sığmıyor. O kadar eşsiz ki…
Kışın aydınlanmasını bilmeyen geceleriyle, yazın kararmasını bilmeyen gündüzleriyle tanınan Alaska yaklaşık 1,518 milyon kilometrekare büyüklüğünde1. Başında buzdan taçları eksik olmayan ulu dağlarla, nehir gibi akan buzullarla, damarlara benzeyen uzun ve geniş akarsularla, sanki üşümemek için birbirine sokulmuş ağaçlardan oluşan taygayla, sonsuz gibi uzanan tundrayla kaplı topraklar… Etrafında kelpleri, ringa sürülerini, balinaları, denizsamurlarını, denizaslanlarını, somonları dev memeleriyle besleyip büyüten kâh sakin, kâh hırçın ama hep anaç denizler… Yaban hayatı sevenin aradığı her şeyi bulabileceği nadir yerlerden Alaska… Ben denizin peşindeyim ama o beni ısrarla önce karaya çekiyor. “Kolay kolay hiçbir yerde rastlayamayacağın koynumdaki hazineleri mutlaka görmelisin,” diyerek… Yerlilerin verdiği adla Alyeska’nın yani Görkemli Topraklar’ın sözünü dinliyorum.

Şamanla Kuzgun
Uçağımızın indiği Alaska’ya komşu Kanada’nın Yukon Eyaleti’nin başkenti Whitehorse’da nehir kıyısında dolaşırken üzerindeki ilginç kıyafetiyle bir Kızılderili çıkıyor yoluma. Sırtında yerlere kadar uzanan deri giysi… Üzerinde ziller, hayvan pençeleri, boncuklar… Başlığı giysisinden de ilginç; ürkütücü bir maskeyi andırıyor. Göze benzeyen oyuklar, tüyler… Yaşı mı? Belki bir, belki bin, belki de on bin… Yaşsız demek daha doğru. Zamanın gırtlağında biriktirdiği tozu öksürerek temizledikten sonra konuşuyor: “Adım Ancoutahan. Bu topraklarda yaşayan Kızılderililerin şamanıyım,” diyor. “Yani masalcısı, şifacısı, kâhini, ruhlarla temas kuranı, ayin ve tören yöneticisiyim. Ama en önemlisi, kabilenin toplumsal belleğiyim. Şamanlık bana el veren babamdan miras kaldı. Geçmişimizle, geleneklerimizle ilgili ne varsa öğretti. O da önceki şamandan öğrenmiş, babasından… Babası da onun babasından… Kabilenin tarihini gelecek kuşaklara aktarmak bizim işimiz. Böylece belleksiz kalmıyoruz. Kim olduğumuzu, nereden geldiğimizi unutmuyoruz. Merak ettiklerini sor, anlatırım tek tek. Vaktim de var, gücüm de. İstediğin her yere gelirim ama her aradığında göremezsen tasalanma. Duyarım seni, içinden geçeni… Ve yanıtlarım. Nasıl yapacağımı sorma. Şaman kolay olunmuyor.”
Şaşkınlığı üzerimden attıktan sonra soruyorum: “Rastladığım yerliler Sibirya’da gördüklerime çok benziyor. Neredeyse aynı değirmi yüz, çekik gözler, çıkık elmacık kemikleri… Sizin gibi. Akraba mısınız?” Şaman’ın tebessüm ettiğini gözlerinin birer çizgiye dönüşmesinden anlıyorum. Yağsız kalan dişlinin çıkarttığı gıcırtıya benzeyen bir ses geliyor, yukarılardan bir yerden: “O ihtiyarın anlattığı her şeye inanma. Bana kulak ver.” Kafamı kaldırınca görüyorum çirkin sesin sahibini. Direğin tepesine tünemiş, kapkara tüyleri pırıl pırıl parlayan yaşlı bir kuzgun. Sanki dünyanın sahibi oymuş gibi tepeden süzüyor, kibirli… Şaman, “Bakma,” diyor o düzenbaza. “Akıl karıştırmakta kimse eline su dökemez. Bizimkilerin çoğunu kandırmıştır. Yine de bu hilekâra büyük saygı gösterirler ama düzenimizi bozmak için elinden geleni yaptığını da bilirler. Hatta çocukların doğruyla yanlışı birbirinden ayırt etmeleri için anlattıkları kıssalarda onu sembol olarak kullanırlar. Yerli kültürünü tanıdıkça kuzgunun nasıl böyle kendinden emin konuştuğunu anlayacaksın,” diyor Şaman. “Nereye gidersen git karşına çıkabilecek kurnaz kuzgun bu topraklarda başroldedir. Örneğin Tlingit efsanelerinden birine göre Yaşlı Kuzgun, dünyayı Büyük Tufan’dan yaratmıştır: ‘Kuzgun geldi, Güneşi, ayı ve yıldızları salıverdi. Onun akıllı buluşları dünyayı değiştirdi…’” Kuzgun laf atmaya devam ediyor: “Bereketli toprakları ve suyu, bir sürü balığı, hayvanı ve kuşu da ben yarattım.” Şaman altta kalmıyor: “Unutma, efsanelerin bazılarında da senin hem ışığı hem toprağı hem de canlıları başkalarının elinden çaldığın anlatılır.”
Hangisi haklı karar veremiyorum ama bildiğim kuzgunun çaldığı ışık sayesinde bu dünyada her şeyin gözle görünür hale geldiği. Güzelle çirkin, doğruyla yanlış, sevgiyle öfke, alçakgönüllülükle kibir, tokgözlülükle açgözlülük, insafla acımasızlık… İnsanoğlunun iyi vasıflarının ağır bastığı yerlerde hayat tatlı ve çekilir hale gelirken kötü yanlarının başköşeye oturduğu yerler cehenneme dönmüş. Teraziye konunca Alaska’da güzelin, iyinin, alçakgönüllülüğün, tokgözlülüğün, sevginin, insafın bulunduğu kefe ağır basıyor. Binlerce yıl önce buraya yerleşenler sayesinde… Sonradan gelenlerse çirkinin, kötünün, öfkenin, yanlışın, açgözlülüğün, acımasızlığın bulunduğu kefeyi doldurmak için ellerinden geleni arkalarına koymuyor. Alaska’da açtıkları yaralar ve yıkım o ışık sayesinde görünür hale geliyor. İnsanoğlu istediği kadar suçu kuzguna atsın, kim kanar? Kaçarcasına uzaklaşıyoruz.



Beringiya
“Kuzgun lafa karışınca yarım kaldı, nereden geldiğimiz,” diyor Şaman. “Hayli eskiye gitmek gerek. Günümüzden 25 bin ile 10 bin yıl önce hüküm süren Son Büyük Buz Çağı’na… Bugün Kuzey Amerika’da Alaska ve Yukon, Asya’da Doğu Sibirya olarak bilinen 3,200 kilometre genişliğindeki topraklara, yani Beringiya’ya2… Kuzey Amerika’nın geri kalanıyla, Avrupa ve Asya’nın büyük bölümü kalınlığı bir ila üç kilometre arasında değişen buz örtüsüyle kaplıymış. Tatlısuyun büyük bölümü buzun içine hapsolduğundan deniz seviyesi bugüne kıyasla hayli düşükmüş.
Asya’da yaşayan atalarımız bir zamanlar suyun geçit vermediği doğuya giden hayvan sürülerinin geri dönmediğini fark etmiş. Günümüzden yaklaşık 14-12 bin yıl önce bizon, geyik, mamut, kılıç dişli kaplan sürülerinin peşine düşmüşler. Yolda hiç görmedikleri hayvanlara rastlamışlar; şimdi deve, at, basık burunlu ayı dediklerimize… Daha önce deniz olan yerde karşılarına yaklaşık 1,5 kilometre genişliğinde bir köprü çıkmış. Buz Çağı’nda deniz seviyesi yaklaşık 125 metre daha alçak olduğundan Asya’yla Amerika’nın omuzbaşları arasında gün yüzüne çıkan deniz tabanıymış orası3. Kıtlık ve soğuk nedeniyle hayatından memnun olmayan bazı kabileler karşı taraftaki topraklara göçmüş. Karasında, denizinde, göğünde eşsiz bir yaban hayatın hüküm sürdüğü, buzla ateşin koyun koyuna yaşadığı yerden hiç ummadıkları kadar hoşlanmışlar4.”
Tam kurtulduk, derken kuzgun tünediği ağacın dalından bağırıyor: “Bu kadarına tahammül edemem. İnsanları deniztarağının kabukları arasından ben çıkardım ve dünyaya saldım.” “Bazan aklıma gelmiyor değil,” diyor Şaman. “Acaba insanoğlunu hakikaten bu düzenbaz kuzgun mu yarattı, diye. Hatta zaman geliyor, insanların çevirdiği onca dalavereyi görünce kuzgunun insan kılığına girdiğini bile düşünüyorum. Neyse. Alaska koynunda barındırdıklarıyla kucak açmış yeni gelenlere. Tabiatın cömertliğinin farkında olan atalarımız da onu baş üstünde tutmuş. Gereğinden fazlasını toplamayarak, yiyeceğinden çoğunu avlamayarak göstermiş saygısını. Bu mesut beraberlik binlerce yıl sürmüş. Göçten 2 bin yıl sonra; hava ısınıp da buzlar eriyince deniz seviyesi tekrar yükselmiş. O meşhur köprü sular altında kalmış. Öte yakada kalan akrabalarımızla fiziksel bağlarımız kopmuş ama dillerimiz, geleneklerimiz, göreneklerimiz bizi bağlamaya devam etmiş. Hem de günümüze kadar… Hâlâ birbirimizi ziyaret ederiz.”

Sarışın Adamlar
“Alaska’nın ilk sakinleri olan ve şimdiki adlarıyla Kızılderililer5, Inuit6 ve Aleutlar7 olarak bilinen insanların huzuru yaklaşık 14 bin yıl sürmüş. Athabascan Kabilesi’nin efsanelerinde adı geçen sarı saçlı adamlar gelene kadar… 18. yüzyılın başlarında Sibirya’dan esen rüzgâr Alaska için acı yüklü bulutlar taşımaya başlamış. Çünkü Rus Çarı Büyük Petro, Danimarkalı Vitus Bering’i8 doğudaki Kamçatka Yarımadası’nın ötesini keşfetmekle görevlendirmiş. 1728’de Bering, bugün kendi adını taşıyan 80 kilometre genişliğindeki boğazdan geçerek Kuzey Kutup Denizi’ne çıkmış9. Ama buzların arasında sıkışma korkusuyla çok ilerlemeden geri dönmüş. Bering’in bu ve sonra çıktığı keşif yolculukları Rus Amerikası’nın tohumlarını atan seferler olmuş. Çünkü son seferden sağ kalanlar çok değerli kürklerle dönmüş Rusya’ya.
Parlak kürklerin peşine düşen sarışın adamlar Sibirya ile Alaska arasındaki ‘Kelp Otoyolu’nu10 kullanmış. Adadan adaya sıçrayarak ve özellikle denizsamurlarının kökünü kazıyarak ulaşmışlar huzurlu topraklara. Beraberlerinde getirdikleri frengiyle, çiçek hastalığıyla, votkayla… Ve o günden itibaren Alaska’daki Tabiat’ın ve onunla baş başa yaşayan insanların geleceği değişmiş. İlk etkilenenler Aleut Adaları’ndaki yerliler olmuş; aileleri rehin alınan erkekler avlanmaya zorlanmış. Bu yüzden Aleutların yüzde sekseni yok olmuş11. Karınları aç yabancılarla yiyeceklerini, ateşlerini paylaşmış olmaları kimin umurunda?
Rusya düzeni kurmaya uğraşırken 18. yüzyılın sonuna doğru İngiltere çıkmış sahneye. Önce Kaptan Cook, ardından öğrencisi George Vancouver ulaşmış buraya. Atlantik’e açılan Kuzeybatı Geçidi’ni ararlarken bir yandan da kıyının haritasını çıkarmışlar. Kaptan Cook’un bir amacı da bu topraklara ülkesi adına el koymakmış ama yerlilerde gördüğü Ruslardan kalma eşyalar ve mektuplar hevesini kırmış. İngiltere’nin, sömürgesi Kanada üzerinden sürdürdüğü keşif girişimleri de Rusya’yla aralarında sınır sorunları doğmasına neden olmuş. Kaptan Cook’un yolculuğunun 1783’te yayınlanması bu topraklara olan ilgiyi artırmış. Gelenlerin atalarımızın topraklarına, geleneklerine saygı göstermemeleri yer yer çatışmaları tetiklemiş. Bence o adamlar da insan kılığına girmiş kuzgunlardı. Kötülüklerine bakılırsa…” Şaman, attığı taşın isabet edeceği bir kuzgun olup olmadığını görmek için çatıları, direkleri, ağaçları tarıyor ama ortalıkta görünen yok.

Osmanlı’nın Ördüğü Çorap
“Rusya’nın amacı Kuzey Amerika’da koloni kurmakmış o yıllarda. Yönetici tayin etmiş, piskopos göndermiş, kilise kurmuş… Ama yüzyılın ortalarına doğru milyonlarca denizsamuru ve fok katledilince ne kürk kalmış ne de ticaret. İkmal maliyetlerinin artması yüzünden çekiciliğini de kaybetmiş. Düş kırıklığı… İngilizler fırsattan istifade para vererek bazı haklar elde etmiş Alaska’da. Ama aralarının bozulması için çok zaman geçmemiş. Hem işin içinde sizin de atalarınızın parmağı var!” Şaman’ın anlattıklarına dikkat kesiliyorum…
“Rusya, Alaska’ya ilgisini kaybederken başı Avrupa’da derde girmiş. Osmanlı İmparatorluğu 19. yüzyılın ortalarında müttefikleri İngiltere ve Fransa’yla birlikte Rusya’nın başına Kırım Savaşı12 adında kocaman bir çorap örmüş. Dolayısıyla Kuzey Amerika’da İngiltere’yle Rusya arasındaki işbirliği bozulmuş. Keyiften ellerini ovuşturan ABD, Rusya’nın çaptan düşmesini fırsat bilerek Bering Denizi’nde, Kuzey Kutup Denizi’nde bayrak göstermiş. ABD’nin Alaska’ya ilgisini fark eden Çar II. Aleksander fırsatı kaçırmak istememiş. İngiltere’ye karşı güçlü bir müttefik araması, onunla arasına bir tampon koymak istemesi ve en önemlisi Kırım Savaşı’nın neden olduğu büyük borcun13 altında belinin bükülmesi en önemli nedenler gibi geliyor bana. Tam da o sırada çıkan Amerika İç Savaşı14 yüzünden konu bir süreliğine rafa kalkmış.
1865’te iç savaşın bitmesiyle Amerika Rusyası’nın satışı çarın talimatıyla raftan inmiş. ABD Dışişleri Bakanı William H. Seward’la yürütülen müzakereler sonucu Görkemli Topraklar sanki bir malmışçasına, üzerinde yaşayan yerlinin, balığın, kuşun kurdun, taşın toprağın fikri sorulmadan 7,2 milyon dolara satılmış15. 1867’deki devir teslim töreni esnasında St. Petersburg’daki Peter ve Paul Katedrali’ni gezenler Büyük Petro’nun mezarında huzursuzca döndüğünü hissetmiş. Söyleyenlerin yalancısıyım!..”
Buzdolabı
“Satışa karşı olanlar Alaska’ya ‘Seward’ın Buzdolabı’ adını takarak akılları sıra alay etmişler dışişleri bakanıyla. Hem de ‘bomboş bir buzdolabı’… Hatta bazıları bu alışverişi ‘ahmaklık’ olarak nitelendirmiş. ABD’nin ilerleyen yıllardaki muhtemel hasımlarından birini Amerika Kıtası’ndan çıkarmanın önemini hiç anlamayanlar…
Amerika da Rusya’dan farklı davranmamış; zavallı hayvanların sırtlarındaki o güzelim kürkleri acımasız avcılara teslim etmiş. Yerlileri, Rusların hem Ortodoksluğundan hem de votkasından kurtarmak için misyonerler çıkmış ortaya. Büyük dedem ne kadar karşı çıksa da bizimkiler Beyaz Adam’ı güçlü kılan gemiye, baltaya, tüfeğe sahip olmak için onun dinini kabul etmiş. Ama ruhsal zenginliklerini yitirecekleri, topraklarından sürülecekleri, ateş suyu içerek çürüyecekleri akıllarına gelmemiş. Bedelini hastalıkla, zulümle, acımasızlıkla ödediklerini fark etmemişler bile. İnancın uyuşturucu etkisi yüzünden çoğu hâlâ da farkında değil… Şu barın kapısına dikilen yerli ne halde baksana!” Başımı Şaman’ın işaret ettiği yere çevirince uyuşturucunun etkisiyle etrafa boş gözlerle bakan yerliyi görüyorum. Ona kalsa bulutların üzerinde uçuyor. “Babam anlatırdı,” diye devam ediyor Şaman. Yerlilerin tümü kendilerine yetecek kadar balık, fok, yaban koyunu avladıklarında, yaban elması, dağ defnesi, ya da böğürtlen bulduklarında mutlu olan avcı ve toplayıcılarmış. Yaşamak için ihtiyaç duydukları şeyler hep ellerinin altında olduğu için fazlasına gerek duymazlarmış. Bir de şimdikilerin haline bak. Onları bu hale sokanlar muhtemelen kuzgun ruhlu insanlardı,” der demez hemen yanımıza bir taş düşüyor gökten.
Başımızı kaldırınca ladinin dalına tüneyen kaşları çatık kuzgunu görüyoruz: “Bak Şaman! Çok taş atmaya başladın ama haksızlık ediyorsun. İnsanların içine kötülükleri sokan ben değilim. O da diğer olumlu ve olumsuz hasletler gibi içlerinde hep var. İnsanın hangisinin esiri olacağına bazan dış şartlar karar verir bazan da içgüdüleri… Ben sadece çaldığım ışığı dünyaya salarak her şeyin açığa çıkmasını, göze görünmesini sağladım.” Bu sefer Şaman derin düşüncelere dalarak yürüyüp gidiyor. Ben de peşinden… İtiraf etmedi ama eminim kuzgunun haklı olup olmadığını düşünüyordu o da benim gibi. Ertesi gün gideceğimiz Dawson City’de buluşacak mıyız, diye soruyorum. “Merak etme!”, diyor. “Ben hem her yerdeyim, hem hiçbir yerde.”
Yer sarsıntısıyla uyandığımda saat 3.30. Fırlıyorum. Ortalık aydınlık ama sokaklarda kimse yok. Tabii Şaman’dan başka... "Korkma," diyor, "Poseidon kimbilir yine kime kızdı da mızrağını yere vurdu."
Kıpır Kıpır
Şaman’ın anlattıklarını sindirmek için gece yarısına kadar sokaklarda dolaşıyorum. Ortalık hâlâ aydınlık. Güneş batmamak için direniyor sanki… O pes etmiyor ama ben… Gece yarısını geçerken kalın perdeleri üstüme çekiyorum. Yersarsıntısıyla uyandığımda saat 03.30. Fırlıyorum. Ortalık aydınlık ama sokaklarda kimse yok. Tabii Şaman’dan başka… İçimden “Bu adamın uykusu mu yok yoksa evi mi?” diye düşünürken camı açmamı işaret ediyor: “Korkma,” diyor. “Deprem hafifti. Poseidon kimbilir yine kime kızdı da mızrağını yere vurdu. Şaka bir yana, Alaska’nın jeolojik oluşumu henüz tamamlanmamış. Bu gidişle de tamamlanacak gibi görünmüyor. Aslında dünyanın hangi köşesinde sona ermiş ki bu süreç, burada sona ersin. Tek farkı buradakinin hâlâ hızını kesmemiş olması. Bunları bilince dünyadaki her on depremden birinin Alaska’da olmasına şaşırmıyor insan. İnanması zor ama Alaska’da yılda 20-22 bin deprem olur. Yani günde 55-60… Her yıl yedi büyüklüğünde bir deprem meydana gelir. Her 13 yılda bir sekiz büyüklüğünde ve her 50 yılda bir de dokuz büyüklüğünde… Bu öfkeli kıpırdanmalar sonucunda göller kurur, arazileri su basar ya da denizdeki sığlıklar adalara dönüşür. Tepeler de dağa…” deyince Şaman, uçaktan gördüğüm huzursuzluğun nedenini anlıyorum. “Biliyor musun, bilimsel ölçümler başladığından beri kaydedilen ikinci büyük deprem de burada meydana gelmiş: 9,2 büyüklüğündeki 1964 Kutsal Cuma Depremi. Dört dakika otuz sekiz saniye süren depremde açığa çıkan enerji 200 bin megatona eşitmiş. Ayrıntılarını Anchorage’a gidince anlatırım. Bir diğer büyük deprem de 1958’de meydana gelen… 8,3 büyüklüğündeki bu depremde Pasifik Levhası kuzeydoğuya doğru yaklaşık 6,5 metre kaymış. Nedeni hâlâ tam olarak belirlenemeyen 516 metre yüksekliğinde bir megatsunami meydana gelmiş. Kıyı boyunca tepelerdeki ağaçları bile kibrit çöpü gibi kırıp atmış. Pasifik Levhası demişken… Yerkabuğunu oluşturan huzursuz tektonik levhalardan ikisi burada karşı karşıya gelir. Yılda beş-yedi santimetre hızla hareket eden Pasifik Levhası Alaska’nın hemen güneyinde Kuzey Amerika Levhası’nın altına dalar. İki devin kapışması sonucu yerkabuğu kâğıt gibi kıvrılır, bükülür. Faylar oluşur, dağlar daha da yükselir16. Yeryüzü yeniden şekillenir… Zayıf noktalarda kendisine yol bulan magma dağları tutuşturur, lavlar kordan nehir olup akar. Hele bir tanesi var ki… 1912’de Pasifik Ateş Çemberi’nin kuzeyindeki Alaska Yarımadası’ndaki Katmai Yanardağı… 20. yüzyılın bu en büyük volkanik patlamasının çıkardığı gürültü 800 kilometre kuzeydeki Fairbanks’ten ve 1,200 kilometre doğudaki Juneau’dan bile duyulmuş. Dumanı 2,400 kilometre uzaktaki Vancouver’a ulaşmış. Babam yeryüzündekiler yetmezmiş gibi Alaska Körfezi’nin altının da yanardağlarla dolu olduğundan bahsederdi. Sualtındaki yaklaşık yüz dağ ya faal ya da patlamak için tetikteymiş.”
Şaman’dan izin isteyip uyumaya çalışıyorum. Yarın yol uzun. Ama düşünmeden edemiyorum: Ne kadar hareketli bir yer Alaska! Kıpır kıpır, huzursuz…


Tayga
Gecenin kalanını tilki uykusunda geçirdikten sonra erkenden yola çıkıyoruz. Rotamız Dawson City. Alaska’yı seyre dalıyorum. Kırsala çıkar çıkmaz bizimkilere benzemeyen bir orman sarıyor yolun iki yanını; sayıca çok ama cılız ağaçlardan oluşan bir orman… Nedenini düşünürken Şaman’ın tozlu sesi arka koltuktan yardıma yetişiyor. Ne zaman uyandı da bindi otobüse? “Bunlara tayga denir ya da kuzey ormanları. Ağaçların cılızlığının nedeni permafrost, yani yüzeyin hemen altındaki tabaka,” diye devam ediyor. “O tabakada toprak, kum, çakıl, kaya, su ne varsa sürekli donuktur. Kuzey yarıkürenin yüzde 24’ü bu karakterdedir. Yazın sadece aktif tabaka denen üstteki 30-100 santim kalınlığındaki ince tabaka çözülür. Bu yüzden ağaçlar kökleri derine salamaz, dolayısıyla da yeterince su, besin alamaz. Ağaçların normal büyümesi için yılda en az 155 gün hava sıcaklığının 13oC’nin üzerinde olması gerek. Ama bu enlemlerde ara ki bulasın. Bakma ladinlerin, akkavakların, karaçamların, köknarların, huş ağaçlarının, titrek kavakların cılızlığına! Tayga dünyadaki ormanların üçte birini oluşturur ve diğer ormanlara göre iki kat fazla karbon emer. Başka bir işlevleri de Kızılderililere barınacak yer, yiyecek, hatta ilaç sağlamaları. Onsuz bir hiç olacaklarını bildikleri için de yerlilerin taygaya saygısı sonsuzdur. O yüzden ağaçları ormandan izin isteyerek keserler ve her fırsatta ona şükranlarını sunarlar.”
Yol kenarında durup bize aldırmadan otlayan kara ayıyı seyrettikten sonra devam ediyoruz. Birdenbire taygayı karalar bağlıyor ve saatler boyu sürüyor bu hüzünlü manzara. “Sıcaklık artışı taygaya da büyük zarar veriyor,” diyor Şaman. “Yağmur az yağınca en ufak kıvılcım yangına neden oluyor. Aylarca sürdüğü oluyor. Ya yorulup kendiliğinden sönüyor ya da yağmur bastırıyor alevleri. Küresel ısınmanın bir etkisi de kışın havalar yeterince soğumadığı için ormana zarar veren böceklerin ölmemeleri. Son yıllarda 10 milyon hektar orman bu nedenle yok oldu. Sonuçta karbondioksiti emecek orman kalmıyor, ozon tabakasındaki delik büyüyor, küresel ısınma hızlanıyor… Sizi bilmem ama bizim için gerisini düşünmek bile ürpertici… Sonumuz demek bu.
Bir şey daha… Kayaları, taşı, toprağı tutkal gibi birbirine yapıştıran da permafrosttur. Eğer bu tabaka erirse toprak kayar, çamur sel olup akar, göçükler meydana gelir. Ve en önemlisi, derindeki bitki ve hayvan ölülerinden çıkarak milyonlarca yıl biriken ve permafrost sayesinde hapsedilen metan gazı atmosfere yayılır. Bu da ozon tabakasının iyice incelmesi ve küremizin daha da ısınması demektir. Metanın karbondioksitten yirmi beş kat fazla ısı yaydığını bilince insanın içi ürperiyor. Alaska’da son yıllarda sıcaklığın yaklaşık 2oC artması alarm zillerini çaldırıyor ama duyan kim?” Dünyanın bu ücra köşesindeki bir yerlinin duyarlılığı karşısında utanıyorum. “Sözüm meclisten dışarı,” diyor Şaman. “Söylediklerim evindeki iki-üç buzdolabını tıka basa doldurup ‘raf ömrü doldu,’ diyerek yiyemediklerini çöpe atanlara, arabalarının kontağını parkta dakikalarca kapatmayanlara, her yeni model çıktığında cep telefonu değiştirenlere, ihtiyaçlarının çok üzerinde giyecek alanlara… Ve bunları üretmek için ne kadar çok enerji kaynağı tüketildiğinin farkında olmayanlara…”
Şaman’dan Alaska’nın da başının belada olduğunu duymak canımı sıkıyor. Acaba kabahat kuzgunda mı? Başıma düşebilecek bir taşın hedefi olmaktan korkuyorum ama kuzgunun otobüse giremeyeceğini düşününce rahatlıyorum. Dawson City’deki otelin kapısında Şaman’la birlikte kabahatin kuzgunda değil onun çalıp da salıverdiği ışıkta olduğuna karar veriyoruz. Kötülükleri görünür kıldığı için…


Altının Kokusu
Şehrin tozlu sokaklarını Şaman’la birlikte arşınlıyoruz. Yolların toprak olmasını yadırgadığımı söyleyince, “permafrost yüzünden,” diyor Şaman. “Bak evlerin çoğunun temelleri zeminden yüksekte. Alaska’da permafrost ne isterse o olur. İnşaatlar, kara ve demiryolları, boru hatları hep onun istediği gibi yapılır. Neyse, biz dönelim geçmişe,” diyor Şaman. “19. yüzyılın sonuna doğru kürk hayvanları pes edince işsiz kalanlar bu sefer toprağın altındaki zenginliklere yönelmiş. Bazı madenciler 1880’de çok çekici bir koku almış; nehir yataklarında küçük zerreler veya külçeler halinde bulunan altının kokusunu… Keskin burunlular ana kaynağı 1885’te buradan birkaç kilometre ilerde, Klondike Nehri’yle Yukon Nehri’nin kesiştiği yerde bulmuşlar. Ve kimine zenginlik kimine ölüm getiren Klondike adı Altına Hücum çılgınlığıyla özdeşleşmiş. Tam da Kızılderililer için hayatî olan somon avlağının bulunduğu yerde madencileri ağırlamak için bu şehir doğmuş. Yemekhaneler, yatakhaneler, aşhaneler ve randevuevleriyle dolu kent kısa sürede Altına Hücum’un merkezi olmuş. Yıl 1897.
Dawson City’nin nüfusu ertesi yıl 50,000’e çıkmış. 1890’lardaki ekonomik krizin altında ezilen her yaştan, her ırktan, her cinsiyetten binlerce insan; müflis tüccarlar, maceraperestler, işini kaybeden bankacılar, öğretmenler, memurlar, doktorlar, hemşireler, ev kadınları, rahipler, fahişeler, kumarbazlar… Kar, buz ve çamurun üzeri yorgunluktan bitap düşen insan ve kızak kuyruklarından geçilmiyormuş,” Şaman’ın anlattıkları Jack London’ın altın hayaline kapılarak kapağı buraya attığını hatırlatıyor. Yirmi bir yaşında, parasal sorunlar nedeniyle eğitimini yarım bırakmış ve başarısız bir yazar olduğuna karar vermiş bir genç… Kendi kaleminden okuyalım: ‘Klondike kendimi bulduğum yerdi. Orada kimse konuşmaz. Herkes düşünür. Gerçek kimliğinizi bulursunuz. Ben de kendiminkini buldum.’ İskorbüt nedeniyle dört dişini kaybeden London’ın burada belki altın bulamadığından ama onu meşhur edecek bir sürü öykü konusunu kar ve çamurdan kazıp çıkardığından bahsediyorum. Şaman lafı kapıyor: “Ama altını bulan bulmuş. Hem de her yerde; deniz kıyısındaki kumsalda, dağ başında, donuk toprağın içindeki damarda… Kuzgun’un çaldığı ışıkla aydınlanan altın yüzünden Alaska’nın kaderi değişmiş. Depremler, yanardağlar, buzullar coğrafyayı nasıl değiştiriyorsa altın da hem ekonomik hem de sosyolojik açıdan Alaska’yı sonsuza kadar değiştiren etkenlerden ilki olmuş. Gelenin, gidenin, kazanın, kesenin, yakanın, patlatanın, uçuranın birbiri ardına gelerek Görkemli Topraklar’ın altını üstüne getirmesi o ışık saçan madenle başlamış. Yerlisiyle, canlısıyla, cansızıyla herkesin, her şeyin huzuru kaçmış. Hem de sonsuza kadar. Dawson City’nin sırtını dayadığı tepeye çıktığında bakir Tabiat’ın vücudunda açılan yaraların bugün bile kanadığını göreceksin.”
Yukon Nehri, kıyısında yaşayan yerlilerin dillerini, masallarını, ilişkilerini, ticaretlerini, teknelerini yani hayatlarını şekillendirmiş.
Can Damarı
Şamanla konuşa konuşa şehrin hemen dışındaki Yukon Nehri’nin kıyısına geliyoruz. Turist gezdiren çarklı eski vapura, karşı kıyıya yolcu ve araba taşıyan feribota, ev gibi içinde yaşanan teknelere dalıyorum. Nehrin dili olsa da o günleri anlatsa diye düşünürken aklımdan geçenleri okuyan Şaman sazı eline alıyor: “Alaska’da on binden fazla nehir, dere, çay var ama buranın en uzun akarsuyu olan Yukon’un yeri bambaşkadır. 3,185 kilometre uzunluğunda bir can damarıdır o. Binlerce yıllık doğal bir anayol… Kıyısında yaşayan bütün kabilelerin dillerini, masallarını, ilişkilerini, ticaretlerini, teknelerini yani hayatlarını biçimlendirmiştir. Yiyecek balık, hayvan, bitki verdiği için can suyudur da. Ama aynı nehir el değmemiş toprakları kirleten, sömüren acımasızları da taşımıştır. Yaban hayatı yok edenleri, yerlileri sürgüne gönderenleri, kıranları, salgın hastalıkları, ölümü getirenleri… Kızılderili dilinde ‘Büyük Nehir’ anlamına gelen Yukon yaban hayat için de önemlidir; kuşlara, balıklara hem evdir o hem göç yolu… Kışın donar ama baharla birlikte böcekler, açan çiçekleri birbirlerine haber verirken Yukon alttan alta erir, homurdanmaya başlar. Buzu üzerinden atmak için inler, kıvranır. Buzun çatlamasının, kırılmasının çıkardığı gök gürültüsü benzeri sesler kilometrelerce uzaktan duyulur. Sonunda önünü tıkayan bentleri söker atar. Nehrin üzerinde yol almaya başlayan buz donanmaları şelalelerden çağlar…”
Ertesi sabah rengârenk evleriyle turistik bir şehir haline gelen 1,300 nüfuslu Dawson City’den ayrılıyoruz. Terminal binası bile olmayan küçücük havaalanında yolcu eden kimse yok. Şaman bile uğurlamıyor. Çünkü bizimle…
DİPNOTLAR
1. Türkiye’nin yaklaşık iki katı.
2. Beringiya ismi Bering Boğazı’nı keşfeden Vitus J. Bering’in anısına 1937’de botanikçi Eric Hultén tarafından verilmiştir.
3. Bahsedilen köprü aslında 70 milyon yıldan beri iklim koşullarına bağlı olarak zaman zaman suyun altında kalmış. Yerlilerin ilk kez karşılaştığı hayvanlarsa Afrika’dan çıkıp milyonlarca yıl önce Amerika kıtasına geçip orada evrimleşen hayvanlardır. Sibiryalıların bu hayvanları bilmemelerinin nedeni türlerinin Asya’da zamanla tükenmesidir.
4. Texas A&M Üniversitesi’ndeki biliminsanlarının kazılarda buldukları insan kemiklerinin üzerinde yaptıkları DNA testleri sonucunda günümüzden 12-13 bin yıl önce öldüğü saptanan insanların köklerinin Beringiya üzerinden Kuzey Amerika’ya göç eden Sibiryalılara dayandığı saptanmıştır.
5. Alaska’nın orta, güney ve doğusundaki topraklarda yaşayan Athabascan, Eyak, Tlingit, Tsimsiyan ve Haida kabileleri.
6. Alaskanın kuzeyinde ve batısında yaşayan Yup’ik ve Iñupiat kabileleri. Eskiden Kuzey Kutup Bölgesi’ndeki yerlilere Eskimo denirdi. Bu adı 1600’lerde Fransız bir rahip takmış. Kelimenin kökeni Kuzey Amerika yerlilerinden Algonquianların dilinde ‘çiğ et yiyenler’ anlamına gelen ‘ush-ke-um-wau’ kelimesidir. Zaman içinde Eskimo, aşağılamak için kullanılan bir sıfata dönüşünce yerliler de kendi dillerinde ‘İnsanlar’ anlamına gelen Inuit kelimesini kullanmaya başlamışlar. Tekili Inuk’tur.7. Alaska’dan Rusya’ya doğru uzanan volkanik adalarda yaşayan Aleut ve Alutiiq kabileleri.
8. Rus denizciler arasında Ivan Ivanoviç olarak bilinen Vitus J. Bering (D.1681-Ö.1741) 1703’te Rus Donanması’na katılmıştır. Büyük Kuzey Savaşı’nda (1700-1721) İsveç’e karşı savaştıktan sonra Azak Denizi Filosu’na geçmiş ve 1710-1712 yılları arasındaki Osmanlı-Rus Savaşı’nda yer almıştır.
9. Asya’yla Amerika arasındaki boğazı aslında 1648’de Rus kâşif Semen I. Dezhnev keşfetmiş. Ama nedense bu gerçek göz ardı edilmiş ve onur Vitus J. Bering’e verilmiştir.
10. Pasifik Okyanusu’nun kuzeyini kesintisiz kaplayan, balık ve denizmemelileriyle dolu kelp, yani esmer yosun ekosistemi.
11. Rusların gelişinden itibaren elli yıl içinde Aleutların nüfusu yaklaşık 12,500’den 2,500’e düşmüştür.
12. 1853-1856.
13. İngiliz tarihçi Paul Kennedy borcun 144,5 milyon pound olduğunu belirtir.
14. 1861-1865.
15. Kilometrekaresi beş dolardan daha az.
16. Alaska’da 39 sıradağ var. Kuzey Amerika’nın en yüksek 20 dağından 17’si burada
Leave a Reply