Görkemli Topraklar: ALASKA Bölüm 2

Buzdan Nilüferler

A

laska’nın derinlerine inmek için uğradığımız Fairbanks’te gezerken Şaman, Görkemli Topraklar’ın başına gelenleri anlatmayı sürdürüyor: “Her yerden altın fışkırınca madencilerin yerini makineler almış; toprağı allak bullak eden tarak makineleri… Arkasında cansız taş yığınlarından başka şey bırakmayan, su gibi elektrik içen, gücü hiç tükenmeyen, canhıraş feryatlarla etraftaki her şeyin huzurunu kaçıran devler…”

II. Paylaşım Savaşı Alaska’nın geleceğini değiştirir. Üsler, yollar, limanlar... Yaban hayat geri dönüşü olmayacak biçimde etkilenirken yerliler topraklarında azınlık olur.

Onlardan biri de Fairbanks yakınındaki meşhur 8 numaralı tarak. Talan ettiği bölgeyi görünce altın çıkarmanın Tabiat’a neye mâl olduğunu anlıyor insan1. Devam ediyor Şaman: “1915’te ABD Merkez Bankası tek alıcı olarak belirlenince fiyatlar düşmüş, altının ateşi de sönmüş. Ama insanoğlu cömert Alaska’nın yeraltı zenginliklerinin tadını almış bir kere. Kömüre, bakıra, molibdene gelmiş sıra… Madencilerin açtığı yaralar bakir toprakların cildini hızla kaplamış. Göreceksin, çoğundan irin akıyor hâlâ.”

Fairbanks’in temeli, altıncılara malzeme satmaya gelen bir tüccar tarafından 1901’de atılmış. Yaklaşık 32,000 nüfuslu, ruhsuz bir ABD şehri. İç kesimlere giden demir ve karayolları kavşağı. Bizim içinse yalnızca bir uğrak…

Fairbanks yakınındaki meşhur 8 nolu tarak makinesi.

Vahşi Hayvanı Terbiye

Şaman’la düşüyoruz yollara: “Madencilerin Alaska’yı hallaç pamuğu gibi attığı yıllarda insan ve malzeme selini taşımakta nehir gemileri ve kızaklar yetersiz kalmış. Hele zorlu kış yüzünü gösterince… Üşümeden dört mevsim çalışacak tren gelmiş akıllara. Alaska adındaki vahşi hayvanı terbiye etmeyi kafaya koyan ABD, demiryoluyla gem vurmaya kalkışmış ona. Güneydeki Seward’dan 760 kilometre kuzeydeki Fairbanks’e uzanacak demiryolunun inşaatına 1915’te başlanmış. Ama hiç kolay olmamış. Karıyla, donuyla, bataklığıyla, seliyle, çığıyla uzun süre karşı koymuş vahşi hayvan. İnsanoğlu da inatçıymış. Panama Kanalı’nı açarken vahşi Panama Kıstağı’nı uysallaştıran hayvan terbiyecileri getirilmiş. Nehirler ve uçurumlar köprülerle, dağlar tünellerle, tundra ve bataklıklar kazıklarla terbiye edilmiş. Bugün nüfusun yüzde 75’i bu demiryolunun etrafında yaşıyor.”

2014’te Alaska’da trenle seyahat eden yaklaşık yarım milyon yolcudan biri de benim. Tabiat’ın bu gürültülü demir yığınına hâlâ alışamadığının farkındayım ama tavanı camlı özel vagonlar olmasa Alaska’nın her halini nasıl görürdüm bilemiyorum; karını, yağmurunu,  tundrasını, taygasını, yağmur ormanını, dağını, uçurumunu, nehrini, buzulunu…

Tarih Kitabı

Güneye inerken yolumuzun üzerindeki meşhur Denali Ulusal Parkı’na uğruyoruz. Öyküsünü Şaman’dan dinleyelim: “Altının bulunmasından sonra birkaç yıl içinde Alaska’ya o kadar acımasızca tecavüz edilmiş ki çevreye duyarlı insanlar seslerini yükseltmiş. Ve ısrarlı girişimler sonucu 1902’de orman koruma alanları oluşturulmuş. Bunlar zamanla ulusal parklara dönüşmüş. Ama kimsenin aklına o arazilerin, yerlilerin yaşam alanı olduğu gelmemiş. Biliyor musun, aslında Beyazlar’ın el koyduğu sadece arazi değildi, tarihimizdi. Çünkü inanışımıza göre toprak bizim tarih kitabımızdır. Ama kimin umurunda? Çok geçmeden Kızılderili akrabalarımız o topraklardan sürülmüş. Sonraki yıllarda Beyazlar bizimkilerin rahat yaşayabilmeleri (!) amacıyla yedi koruma alanı tahsis etmiş. Yabanî hayvanlar için oluşturulan alanlar gibi… 24,500 kilometrekarelik Denali Ulusal Parkı da onlardan biri. 8 bin yıldır burada yaşayan akrabalarımızın bu topraklar üzerinde hakları olduğu ancak 1970’lerde kabul edilince arazilerine kavuşabilmişler. Ama yalnızca bir kısmına.”

Parkta dolaşırken Şaman araziyi taçlandıran Alaska Sıradağları’nın arasında elmas gibi parlayan bir dağı işaret ediyor. “İşte bu Mount McKinley; Kuzey Amerika’nın en yüksek dağı2,” der demez çoktandır duymadığımız kuzgunun böbürlenen sesi çınlıyor: “Onu da ben yarattım. Göl üzerinde can düşmanım kartalla kavgaya tutuşmuştum. Baktım baş etmekte zorlanıyorum, suya koca bir taş attım. Dalgalar kabardı kabardı, gördüğün bu dağa dönüştü. Ben de  arkasına saklanıp kartaldan kurtuldum.” Öfkelenen Şaman elini, hadi oradan, dercesine sallayarak başımızdan savıyor kuzgunu. “İnanma bunun her uydurduğuna. Bizim Athabascanlar kuzgunu nedense çok şımartır.” Bozulan kuzgun uzaklaşırken kar başlıyor, hem de ağustos başında… Kuzgunun işi olmasın?

Şaman sürdürüyor: “Aslında sıcaklık ağustosta 10-26oC arasında değişir ama bugün olduğu gibi aniden kar da bastırabilir. Kantaron, çançiçeği, unutmabeni ışıl ışıl bakar incecik kar örtüsünün altından. İlk karla birlikte kaz, kuğu gibi yazlıkçılar telaşla toplanıp yola çıkar. Alaska’yı ev belleyenlerse olgunlaşmış yabanüzümlerinin, ahududuların, böğürtlenlerin peşine düşer. Karanlık, dört saate hapsedilmiştir bu ay. O da alacakaranlık biçiminde… Günbatımı ile gündoğumu birbirine o kadar yakındır ki renkleri birbirine karışır neredeyse. Öğlene doğru bulutlar erir, renkler olgunlaşır. Önümüzdeki ay başlayacak sonbaharsa büyük ölçüde kışa benzer. Tundranın rengi bordoya döner. Eylülde gündüzler her gün kırk dakika kısalır. Yerliler son hazırlıklarını yapar; kışlık giysiler elden geçirilir, kızaklar onarılır, son böğürtlenler toplanır… Çünkü kışın habercisi ekim kapıdadır. Günler haftada bir saat kısalırken toprak ve denizin buzun tutsağı olacağı günler yakındır. Hem de dokuz-on ay boyunca.”

Alaska adındaki vahşi hayvanı terbiye etmeyi kafaya koyan ABD, ilk gemi demiryoluyla vurmuş. Nehirler ve uçurumlar köprülerle, dağlar tünellerle terbiye edilmiş.

Kalın Kumaş

“Kasımda güneş kuzey yarıküreye sırtını dönerken kış Alaska’ya doğru yola çıkar. Sıcaklık ve ışık elini eteğini çeker, nehirler buzdan zırhla kaplanır. Kar bir yorgan gibi kaplar tundrayı, çalıları, ağaçları… Altındaki canlıları kutup soğuğunun keskin ısırığından korur. Göller, nehirler kıyılarından, köşelerinden donmaya başlar. Hava soğudukça buz bütün yüzeyi kaplar, birkaç hafta içinde 30-40 santim kalınlığa ulaşır. Deniz de nasibini alır kıştan. Kıyılara yakın yerlerde suyun üzerinde önce incecik yağlı bir tabaka gibi belirir buz. Ebrulanır sanki su. Ardından dev nilüferlere benzeyen yapraklar halinde iyice belirginleşir. Hava daha da soğuyunca nilüferler sanki usta bir terzi tarafından birbirine dikilmişçesine birleşir, kumaş olur. Denizin üstünde buzdan kalın bir kumaş… Su artık buzun altına hapsolmuştur. Bahara kadar tutsak kalacaktır. Her gün denizin 50,000 kilometrekaresi donar, kıyı çok gerilerde kalır. Alaska’nın penceresini kapkara bir perde kaplarken tazıdan yedi kat daha iyi koku alan burunlarının emrine giren kutup ayılarına gün doğar.

Bazı ağaçların üzerinde üç tona yakın kar birikir. Görmelisin, ortaya çıkan görüntü değme heykeltıraşları bile kıskandıracak kadar sanatsaldır. Hele bir de o kısacık gündüzlerin güneşi üzerinde parlıyorsa. Ya parlamıyorsa! Karanlıktan cesaret alan rüzgâr ıslık çalıyorsa, tipi kör ediyorsa, uzaktan hayal edildiği kadar romantik değildir Alaska. Acımasızdır. Açıkta kalanın vay haline… İşte o zaman bizimkiler de çoğunlukla toprağın içine kazdıkları evlerine çekilirler. Masallar anlatarak, eğlenceler düzenleyerek, şarkılar söyleyerek kışın tadını çıkarırlar. Yaşlılar gençlerin toplumsal belleklerini pekiştirir: Zor koşullarda hayatta kalmanın yollarını, efsaneleri, gelenekleri, görenekleri anlatırlar. Nasıl yararlı bir kabile üyesi olunacağını öğretirler.”

Bahar bir başkadır buralarda. Günler her gün kırk dakika uzarken yerliler av hazırlıklarına başlar. Ağaçlar, çalılar da çok gayretlidir; sürgünler, tomurcuklar, yapraklar…

Tilkinin Kuyruğu

“Bu bölgenin kuzeyinde kış aylarındaki soğuk acımasızdır. Sıcaklık -40oC’ye kadar düşer. Orta ve güney Alaska’da kış biraz daha insaflıdır. Ama -20oC olağandır ve çok fazla kar yağar. Buna rağmen bazı ziyaretçiler Alaska’nın kışını yazına tercih eder. Çünkü Görkemli Topraklar’da perdeler çekilirken yeni bir gösteri sahne alır; Kuzey ışıkları… Kuyruğunu sallayan kutup tilkisinin sihri3… Ya da şairin dediği gibi, gökyüzünde heyecanla oynaşan titrek, donuk ışık perdeleri… Bizim Alaskalılar da çocuklarını soğuktan korumak, eve sokmak için kullanır bu ışıkları: ‘Anneler çocuklarını kuzey ışıklarının gökten inip kafalarını kapacağını ve gökyüzüne götürüp top gibi oynayacaklarını’ söyleyerek korkutur.

Başka hiçbir doğa olayına benzemeyen bu gösterinin kaynağı yaklaşık 150 milyon kilometre uzaktaki güneştir. Püskürttüğü elektrik yüklü elektron ve protonlar atmosferin üst kısmındaki manyetosfere girerken gazlarla çarpışır ve görünür hale gelip parlamaya başlarlar. Yeşil, sarı, kırmızı, mavi, mor… Kuzey ışıklarının sadece bir gösterisinde açığa çıkan enerjinin ABD’nin bir yıllık ihtiyacına eşit olduğunu tahmin eder miydin? Bazıları da kızak yarışlarını seyretmek, kayak ve buz pateni yapmak, kar araçlarına binmek için kışın gelir Alaska’ya.”

Gayretli Bahar

“Ama bahar da bir başkadır buralarda. Günler her gün kırk dakika uzarken yerliler av hazırlıklarına başlar. Kanolar, oltalar, zıpkınlar elden geçirilir. Ağaçlar, çalılar da çok gayretlidir baharda; sürgünler, tomurcuklar, yapraklar… Tundrada çiçekler patlamaya hazırlanır; yakıotları, acıbaklalar… Haziranın girmesiyle şenlik başlar; tohumlar filizlenir. Bitkiler büyüme telaşına kapılır. Çünkü zaman dardır. Yaz iki, en fazla üç ay sürdüğü için bir an önce tohum bırakacak hale gelmeleri gerekmektedir. Kuzey yarıküredeki kuşların yarısı demek olan 140 milyon kuş üremek için yaz gelince Alaska’ya göçer. Örneğin kanada turnası 6,500 kilometre uzaktan gelir. Yazla birlikte otuzdan fazla türü olan sivrisinekler çıkar ortaya. Çok iri olduklarından Alaska Eyaleti’nin Kuşları derler onlara. Bir Alaskalıyı gözüne kestiren iki sivrisineğin konuşması dillerdedir: Biri ‘Sen adamı başından yakala, ben de topuklarından. Taşıyıp evde yiyelim,’ deyince öbürü itiraz etmiş: Eğer dediğin gibi yaparsak yolda karşımıza çıkabilecek bizden daha iri bir sivrisinek onu elimizden alabilir. İyisi mi hemen burada işini bitirelim.’ 

Temmuzla birlikte tekrar hazırlıklar başlar; kışın hem doyuracak hem ısıtacak av peşine düşer herkes. Aleutlar balık, yengeç, balina, denizkuşu, denizsamuru; Inuit balina, mors, fok, ren geyiği; Kızılderililer dağ keçisi, yabankoyunu, ayı, misk faresi, sığın geyiği… Ama bütün yerliler için somonun yeri bambaşkadır. Hepsi dört gözle ana gıdalarının yolunu gözler.

Kışlık giysiler içinde bir Tlingit güzeli.
Alaska haritası

Gem Üstüne Gem

Şaman’ın sözünü keserek otobüsümüzün altında nehir gibi akan karayolunu gösteriyorum: “Ne zaman, nasıl yapıldı, hem de bu soğukta?” “Beyazlar’ın Alaska denen vahşi hayvanı terbiye etmek için vurduğu ikinci gemdir bu yol. Hatırlıyorum, II. Paylaşım Savaşı başlayınca ABD, Japon tehdidi karşısında Alaska’da hava üsleri inşa etmeye başladı. Onlara malzeme götürmek için de karayolu gerekiyordu. İnanması zor ama yaklaşık 2,700 kilometrelik yolun inşaatı binlerce askerin katılımıyla 1942’de yedi ay gibi kısa bir sürede tamamlandı. Amerikalıların tedirginliği pek de yersiz değildi çünkü Japonlar 1942’de Aleut Adaları’ndan ikisini işgal ediverdi. Biliyor musun, ABD topraklarının başka bir ülke tarafından işgal edildiği iki olaydan biridir bu4.

Savaşın Alaska’nın kaderini hiç olmadığı kadar değiştireceğini o yıllarda kimse hayal bile edemezdi. Su gibi para harcandı; radar istasyonları, erken uyarı sistemleri, elektrik ve telgraf hatları, hidroelektrik santralleri, limanlar… Kimse binlerce yıldır Alaska adındaki vahşi hayvanla uyum içinde yaşayıp giden sığın geyiklerinin, borazan kuşlarının, somonların, nehirlerin, buzulların ve hepsinin kadim dostu yerlilerin fikrini sormadı. Çok sayıda asker ve işçi getirildi. Tabii onlarla birlikte maceracılar ve kanun kaçakları da… Sonunda Alaska’da yaban hayat dönüşü olmayan biçimde etkilendi. Biz de kendi toprağımızda azınlık haline geldik.

1959 başında ABD bayrağında 49. yıldız olma şerefine erişti Görkemli Topraklarımız. Çünkü rüştümüzü savaşta ispatlamıştık. Yöneticiler yine kimsenin fikrini almadan Büyük Ayı ve Kuzey Yıldızı’ndan oluşan bayrağı eyalet simgesi olarak belirlediler. ABD’nin bir parçası olmaktan gurur duymayacak da ne yapacaktık? Issız adalarımızda nükleer denemeler yapılması bizim için onurdu artık!”

Ava Saygı

“Kimse kendi topraklarımızda bize saygı göstermez oldu. Hayvanlar da nasibini aldı; adını avcılık sporu koydular. Oysa biz o hayvanların soyundan geldiğimize inanırız. Bazı kabileler de onlarla akraba olduklarını düşünür. Örneğin Aleutlara göre kürklü foklar kuzenleridir. Athabascanlar da balıkları kardeşleri olarak kabul eder. Bu yüzden hiçbir hayvanın başını kesip Beyazlar gibi duvara asmayız. Ava çıkacağımız zaman bir törene gider gibi hazırlanırız. Avlanırken de hayvanlara saygı gösterir, ilahiler söyleriz. Avdan elde ettiğimiz yiyeceklere saygı duyar, tek lokmasını bile ziyan etmeyiz. Çoğumuz, eğer saygılı davranırsak avın ruhunun bir başka hayvanın bedeninde tekrar gelip kendini bize sunacağına inanırız. İşte böylesine Tabiat’la, canlı cansız her şeyle barışık yaşarız biz. Çevremizdeki her şeyin ruhu olduğuna ve birbiriyle uyum içinde yaşadıklarına inanırız. Kızılderili bilge kardeşimiz Richard Nerysoo’nın sözlerini yabana atma: ‘Kendimize has bir hayat süreriz. Biz sanki erkek veya kız kardeşimizle yaşar gibi toprakla, hayvanlarla (…) bir arada yaşarız. Toprak bizim eski dostumuzdur; babamın da, onun babasının da eski dostudur.’

Yaşadığımız ortamla bütünleşmeyi, onun verdiği kadarını almayı, kullanmayı, yetinmeyi beceririz. Çünkü hayat tarzımız bu anlayışa göre belirlenmiştir. Örneğin bir kolye gibi Pasifik Okyanusu’na uzanan, ‘Kuzeyin Galapagosları’ denen Aleut Adaları’nda yaşayanlar için deniz her şeydir; çarşıdır, okuldur, ibadethanedir… Inuit halkı içinse kar, buz ve dağ hem mutfaktır hem oyun bahçesi hem de yol… Kızılderililer için nehrin, gölün, ormanın avlak, hastane, ambar anlamına geldiği gibi…

Aleutlar denizaslanlarının derisinden giysi yapar. Kayıklarını kaplar, sinirlerinden ip, kemiklerinden alet, dişlerinden olta, yüzgeçlerinden ayakkabı tabanı, bağırsağından yağmurluk yaparlar. Yağını karanlık geceleri aydınlanmakta kullanırlar. Adaların çoğunda ağaç olmadığından çadırların iskeletini ağaç yerine balinaların çene kemiklerinden çatarlar. Inuit için de fok ve ren geyiği benzer öneme sahiptir. Zerresi bile ziyan edilmez; yiyecek olur, giysi olur, yorgan, kano, mızrak, ilaç… Kızılderililer kanolarını huş ağacının kabuğuyla kaplar, kerestesini ev yapımında kullanır, yiyecek içecek kaplarını huş ağacından oyarlar. Ve yerlilerin hepsi bu uyum sayesinde binlerce yıldır hayatta kalabilmişlerdir.”

Ninniler De Çalınır

Sabah lobiye indiğimde Şaman’ı göremiyorum. Tam, Şaman’sız dolaşmak bakalım nasıl olacak, diye düşünürken daha ilk köşeyi döner dönmez bir yerliyle sohbet ederken buluyorum onu. Tanıştırıyor: “Arkadaşım Dolly bir Inuk, Bering Boğazı yakınlarından… Çalışmaya gelmiş ama hiç mutlu değil . Şehirdeki yiyeceğe, içeceğe, barınağa bir türlü alışamadığından dert yanıyor. Beyazlar kendi toprakları üzerinde yaşayan yerlilere dillerini konuşmayı yasaklamıştı bir zamanlar. Böyle yaparken binlerce yıllık inançlarını, büyülerini, ninnilerini, masallarını, efsanelerini çaldıklarının farkında bile değillerdi. Yasaklar yüzünden geçmişleriyle bağlarının koptuğunu hisseden yerliler öfkelerini isyan ederek açığa vurdu. Bir yandan da uyuşturucu ve alkol bataklığına sürüklendiler. Bu da Beyazlar’la yerliler arasındaki uçurumu iyice büyüttü. Hatasının geç de olsa farkına varan ABD Senatosu 1972’de yerlilere seslerine kavuşma izni verdi. Ama bugün nüfusu 735,000 olan Alaska’da yaklaşık yüzde 15 paya sahip yerlilerin çoğu hâlâ küskün. Bu yüzden Beyazlar’la farklı yerlerde yaşamayı tercih ediyorlar.” Inuk lafa karışıyor: “Büyükannem dış dünyayla hiç ilişkimizin olmadığı yıllarda yaşamış. Bana şefkat göstermeyi, bölüşmeyi, sevmeyi öğretti. Onun öğrettikleri kendimi tanımama, kim olduğumu anlamama bugün çok yardımcı oluyor.” Babaannesine duyduğu minnet her halinden belli.

Yerlilerin somon avlamak amacıyla nehir üzerinde kurdukları balık çarkı.

Siyah Altın

Denali’den Anchorage’a gelirken Şaman, zaman zaman yolun yakınında gümüş bir yılan gibi kıvrılarak güneye inen boru hattına daldığımı görünce bu sefer onun öyküsünü anlatmaya başlıyor: “Alaska’nın çilesi değil bitmek, daha yeni başlıyordu. 1950’lerin başında dünyanın petrolünü karnında taşıyan Ortadoğu’daki istikrarsızlık nedeniyle petrol şirketleri Alaska’nın altında 300 milyon yıldır sakin sakin yatan petrole dikti gözünü. Avın etrafında daireler çizerek dönen köpekbalıkları gibi Alaska’ya üşüştüler. 1968’de kuzeyde Beaufort Denizi’ndeki Prudhoe Bay’de petrol bulunması buradaki hayatın akışını bir kez daha değiştirdi. Vaktiyle ahmaklıkla suçlanan Dışişleri Bakanı Seward mezarında kıkırdarken insanlar çılgına döndü. Petrolcüler yumuşak tundranın üzerinde çalışabilmek için bölgedeki bütün nehirlerin çakıllarını çalınca gelen somonlar yumurtlayacak tek bir çakıl taşı bile bulamadı. O hayranlık verici yolculuktaki meşakkat boşa gitti. Sürüklenip giden yumurtaların hiçbiri canlanamadı. Petrol fiyatlarının uçtuğu o yıllarda birkaç çevreciden başka kimsenin sesi çıkmadı.

Altın kadar kıymetli petrolün medeniyetin emrine nasıl gireceğini kara kara düşünmeye başladı petrolcüler. Prudhoe Bay’de hava şartları kolay değildir ki koca karınlı tankerler istediği gibi yanaşsın. Kutuptan kopan rüzgâr elinin tersiyle vurduğunda ne tanker kalır, ne petrol. Yine de caymadı insanoğlu: Manhattan adındaki bir tankerin karinasını 2,5 metre kalınlığında çelikle güçlendirdi. Pennsylvania’dan yola çıkarıp önüne bir de buzkıran kattı. Gemi, yıllar önce Norveçli kâşif Amundsen’in mütevazı bir balıkçı teknesiyle aştığı Kuzeybatı Geçidi’ni kullanarak 4,500 millik yolu yaklaşık bir ayda aştı. Petrol yerine ambarlarını balast suyuyla dolduran gemi eylülde Bering Boğazı’nı geçmeye niyetlendi ama buz yolları tıkamıştı. Çaresiz geldiği geçide döndü. Buz işte o zaman yaptı yapacağını: Kalın çeliği tereyağına batan sıcak bıçak gibi deldi. Sonuçta birilerinin kafasına petrolün tankerle taşınamayacağı dank etti.   

Hemen başka projeler düşündü cin fikirliler: Boeing firması Jumbo 747’yi esas alarak geliştirdiği bir modelle petrolü uçurmayı önerdi. Başkaları 300 metre uzunluğundaki nükleer denizaltılarla suyun altından yüzdürmeyi teklif etti. Hırsı dizginlemek kolay mı? Başka yol kalmayınca 1,300 kilometre güneydeki Valdez’e uzanacak bir boru hattı inşa etmek yattı akla. Hem de yerlilerin binlerce yıl yakın bir akraba gibi birlikte yiyip içtiği, nefes alıp verdiği tundraya, taygaya, göllere, nehirlere, dağlara, taşlara, topraklara kıyarak… 1973’te Senato’nun onayıyla Alaska’yı insan selinden koruyan barajın kapakları açıldı; mühendisler, teknisyenler, operatörler, sürücüler, tesisatçılar, kaynakçılar, inşaat işçileri ve aşçılardan oluşan 70,000 kişilik insan seli… Alaska’yı hiç olmadığı kadar değiştiren ve sekiz milyar dolara mâl olan boru hattı 1977’de tamamlandı. Vurulan bu gemin de çiçeğe böceğe, ota kuşa, yerlilere kaça patladığının üzerinde kimse durmadı. Petrolle gelen para Alaska’yı hiç olmadığı kadar zengin etti. Ama parayla birlikte sorunlar da sökün etti; pahalılaşan hayat, artan suç oranı, alkol tüketimi, ırk ayrımcılığı, işsizlik, kötü sağlık koşulları, karşılıklı güvensizlik yerlilerle gelenler arasında ciddi sorunlara neden oldu. Çünkü ne gördükleri rüya aynıydı, ne de tapındıkları tanrı…”

Permafrost nedeniyle toprak üstüne döşenen 1.287 km uzunluğunda, 122 cm çapındaki petrol boru hattı.
Denali-Anchorage arasında çalışan trenin vagonlarının tavanları yolcuların etrafı seyredebilmesi için cam kaplı.

Ekonomik Başkent Anchorage

Alaska’yı karşımda çırılçıplak soyarak en mahrem sırlarını açan Şaman’ı dinlemeye doyamıyorum. Karadaki yolculuğun sonuna yaklaşırken meraktan çatlamış dudaklarımı Şaman’ın ilginç bilgilerle dolu testisinin ağzına dayıyorum. Derinlerden gelen sesiyle susuzluğumu gideriyor: “Birazdan, başkent olmamasına rağmen 300,000’den fazla nüfusuyla eyaletin en büyük şehri Anchorage’a ulaşacağız. Kentin kuruluşu Alaska demiryolunun inşa edilmesine karar verildiği 1914 yılına uzanır. Kaptan Cook’un adını taşıyan Cook Inlet adlı ince uzun körfezin dibindeki kent, eyaletin ekonomik başkentidir. Deniz taşımacılığı ve balıkçılıksa yüksek gelgit nedeniyle gelişmemiştir. Çünkü Kuzey Amerika’daki en büyük ikinci gelgit farkı 11 metreyle Cook Inlet’tedir5. Gemilerin, hızı 10-15 mile ulaşan akıntıyla baş etmesi kolay mı? Hem kasımla nisan arasında körfezin donması ve yüksek orandaki mineral tortuları tekne makinelerinin soğutma pompaları için bir başka ciddi sorundur. Dünyada nadir rastlanan bir doğa olayının da ev sahibidir Cook Inlet: Yılda dört kez öyle bir şey olur ki bin şahit ister ona gelgit dalgası demeye. Körfez dar ve sığ olduğundan gündönümlerinde ve bazı dolunaylarda dalgalar çıldırır sanki. 35-50 mil hızla saldırır sular. Haykırarak gelirler peş peşe. Bu şartlarda hangi kaptan gemisini tutar Anchorage’da?”

Anchorage başkent olmasa da Alaska'nın en kalabalık şehri.

Küfürsüz Dil

Şaman onun bıraktığı yerden devam ediyor: “Biz birbirimize çok saygılı davranırız. Örneğin dilimizde küfür yoktur. Yaşlılara da çok saygı gösteririz. Avların bir budu kabilenin yaşlısına verilir. O, ihtiyacı kadarını aldıktan sonra kalanı iade eder ki diğer açlar da doysun. Tlingit dilinde sanat kelimesi de yoktur. Onlar için giysi dikmek, avlanmak, kürek çekmek, ağlamak, sevinmek, yani yaşamak bir sanattır.

Bir şey daha… Kabilelerimizin sosyal yapıları hayli karmaşıktır. Ve bu yapı toplumsal düzeni sağlamaya yarar. Her şeyi hep beraber yaparız biz; birlikte eğlenir, ağlar, avlanırız… Çünkü zor koşullarda tek başımıza hayatta kalamayacağımızı çok iyi biliriz. Yazımız olmadığı için toplumsal kuralları, gelenekleri, adetleri sonraki kuşaklara masallarla, oyunlarla, danslarla, kutlamalarla aktarırız. Hayatın tadını çıkarmayı da iyi biliriz: Post giyip kürk kuşanıp tüy takıp kuşları, fokları, samurları taklit ederek eğleniriz. Yunuslar, ayılar, geyikler gibi dans ederiz, şarkı söyleriz. Her fırsatta birbirimize armağanlar veririz. Doğum, evlenme, ölüm gibi vesilelerle bir araya gelince dedikodu yapar, güler, üzülür, hikâyeler anlatırız. Tıpkı Beyazlar gibi. Ama hayata bakışımız onlardan çok farklıdır.” Inuk ile vedalaşıp Anchorage’ı dolaşmaya başlıyoruz.

9.2 büyüklüğündeki deprem sonrası saatte 400 mil hızla kudurarak saldıran 72 metre yüksekliğindeki tsunaminin dövdüğü yerlerdeki kuru ağaçlar birer hayalet gibi o günü anlatır gelip geçenlere…

Kutsal Cuma

Burası da doğadan kopuk yaşayan ABD kentlerinden; beton ve camdan oluşan kişiliksiz binalar, ışıklı tabelalar, hediyelik malzeme dükkânları… Şehirden hoşlanmadığımı gören Şaman bir parka götürüyor beni: Kutsal Cuma Depremi Parkı. “1964’te bu kent 9,2 büyüklüğündeki bir depremle yerle bir oldu. Fayın kırıldığı ve toprak kaymasının meydana geldiği bu arazi park haline getirilip korundu. Uzmanlara göre o gün zemin bazı yerlerde on metre yükselmiş, başka yerlerdeyse üç metreye yakın çökmüş. Okyanus tabanındaki kayma yüzünden beş tsunami oluşmuş. Saatte 400 mil hızla kudurarak saldıran 72 metre yüksekliğindeki en büyük tsunaminin dövdüğü yerlerde kuruyan ağaçlar birer hayalet gibi o günü anlatır gelip geçenlere… Seward’a giderken göreceğiz; bulunduğu yerden 350 metre denize kayan köy, sular yükseldiğinde gözden kaybolur. Depreme denizde yakalanan balıkçıların tsunami sırasında deniz tabanını gördükleri hâlâ konuşulur.” Parkta dolaştıktan ve Şaman’ın anlattıklarından sonra Anchorage’da büyük şirketlerin politik ve malî ilişkilerini kullanarak bu kadar yüksek, hem de cam kaplı binalar dikmesine şaşıp kalıyorum. İnsan her yerde insan. Güç ve para, vatandaşının can güvenliğine çok önem verdiğini iddia eden bir ülkede bile olsa Tabiat’a meydan okumaktan çekinmiyor.

 

Alaska’nın cesur pilotları için her yer pisttir. Kar, buz, deniz, göl, yol, tundra... Veya buradaki gibi bir nehir.

Deli Dolu Pilotlar

Şaman’la dolaşırken yolumuz bir göl kıyısına düşüyor. Sanki göl değil liman. Ama havalimanı… Hood Gölü’nde 1,100 uçak var. Tek veya iki kişilik uçakların marinadaki gibi iskelelere bağlandığı gölde yaz aylarında günde 600 iniş kalkış oluyormuş. “Bu küçük uçaklar Alaska’nın sanki bir simgesi oldu,” diyor Şaman. “Kızaklarımızın yerini aldı neredeyse… Eyaletin her yerine uçarlar. İster yaz ister kış. Siste, yağmurda, fırtınada, tipide, gece ya da gündüz… Her tür yolcu; kâşif, madenci, ormancı, polis, suçlu, maceraperest, fotoğrafçı, turist… Ve her cins yük; ilaç, yiyecek, kitap, kızak, köpek, dinamit, silah, mühimmat… Yeter ki bedeli ödensin.

1920’li yıllarda vahşi Alaska’nın tamamını karadan terbiye edemeyeceğinin anlayan Beyazlar derme çatma uçaklarla -40oC’de açık kokpitte, haritasız, hatta havaalansız uçmayı göze alabilen deli dolu pilotlara güvenmiş. Gözleri o kadar pekmiş ki onlar için düz her yer bir havaalanı olmuş: Deniz kıyısındaki dar  kumsal veya nehirdeki kum bankı… Ya da deniz, göl, nehir… Hatta kar, buz veya buzul… Geniş tekerlekler, kayaklar ve kızaklar üzerinde… Bugün en ücra köşedeki Alaskalının eli ayağıdır uçaklar. İtiraf edeyim ki bizim bile çok işimize yarıyorlar ama taşıdıkları iyilik ve kötülüklerle Alaska’nın çehresinin ciddi biçimde değiştiğini de görmek gerek.” 

Eyalette 600 havaalanı, 3 bin pist, 120 deniz uçağı üssü, 290 ticarî uçak şirketi, 8 bin pilot var. Bu da yaklaşık her 100 kişiden birisinin uçuş ehliyetine sahip olması demek. Sınava girme yaşı 16! ABD’nin en büyük askerî hava üslerinden biri de burada.

Turizmin Parlattığı Yıldız

Gün ilerledikçe Anchorage kalabalıklaşıyor. Dünyanın her yanından gelen meraklılar basıyor caddeleri. Kalabalıktan uzaklaşma zamanının geldiğini fısıldıyorum Şaman’a. Aynı fikirde: “Her ne kadar Alaska’nın gelirinin yüzde 85’i petrolden kaynaklansa da bugünlerde Alaska’nın yıldızını turizm parlatıyor. Turist sayısı burada yaşayanların sayısından daha fazla: Her sekiz kişiden birisinin turizm sektöründe çalıştığı eyalette mayısla eylül  arasında Ketchikan, Juneau, Sitka, Skagway ve Seward gibi şehirlerin temel dayanağı turizm; balina gözlem turları, av sporları, kara, nehir ve hava turları, hediyelik satışı… Karada çok az altyapı çalışması gerektirdiği için gemilerle yapılan turizm hayli çekici ama denizbilimciler yolcu gemilerinin ve tur teknelerinin balinalar üzerindeki olumsuz etkisinden bahsediyor bugünlerde. Çünkü balinalar gönderdikleri ve yakaladıkları seslerle görüyorlar ve o ses dalgaları pervane gürültüsüyle kirlendiğinde körleşiyorlar. Ne birbirleriyle haberleşebiliyor ne de avların yerini saptayabiliyorlar. Artık turizm iyi mi kötü mü sen karar ver.”

Denize kaçma zamanı…

DİPNOTLAR

1. 8 nolu tarak makinesinin 1928-1959 yılları arasında ürettiği altın miktarı 233,2 ton.
2. 6,194 metre.
3. İskandinavya’nın kuzeyinde yaşayan Laponlar Kuzey Işıkları’nın kutup tilkilerinin kuyruklarıyla ateşi karıştırarak göğe sıçrattığı kıvılcımlardan oluştuğuna inanır.
4. Diğeri 1916’da Meksikalı devrimci Pancho Villa’nın Columbus’u iki günlüğüne işgal etmesidir.
5. Birincisi 16, 3 metreyle Kanada’nın Atlantik kıyısında, Kaptan Joshua Slocum’un doğduğu Bay of Fundy’de.

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *