ırtına bugün İzlanda’yı yerinden söküp okyanusa sürüklemek istiyor sanki. Dün gezdiğimiz yerlerdeki huzuru gördükten sonra adamcağızın söylediklerinin burada yaşandığına inanmak zor. Ne yazık ki feribot iskelesinde karşılaştığımız Gustaf’tan öğrendiklerimizle yetinmek zorundayız. Çünkü Heimaey Adası’na yapılan seferler iptal edilmiş. Oysa gidebilsek 1973’teki o patlamanın izlerini görmek ilginç olacaktı. Hayalimiz okyanusun soğuk sularına düşünce ısınmak için Gustaf’la iskeledeki kantine dalıyoruz. Westmannaeyjar Adaları içinde yaşanan tek yer olan Heimaey’de oturan Gustaf, adaların yanardağ patlamalarına yabancı olmadığını, hatta varlıklarını sualtındaki bir yanardağa borçlu olduklarını söylüyor.
Tabiat, rüzgâr ve su biçimindeki elleriyle yontarak binlerce yıllık ömrün son demlerini yaşayan buzları her dakika bir başka şekle sokuyor.
23 Ocak 1973 gecesi rüzgâr 12 kuvvetinde esiyordu, Atlantik kudurmuştu. Senede birkaç kez olur böyle. Burnumuzu değil limandan, evlerimizden bile çıkaramıyorduk. Yıllardır adadaki her şeyi sakin sakin seyreden Eldfell Yanardağı da sanki fırtınadan cesaret almış gibi saat 01.45’te coştu. Önce yer sarsıntıları… Sonra gırtlağını temizlemek ister gibi öksürmeye başladı. Neler olduğunu görmek için dışarı çıktım. Ağıldaki koyunlar delirmişti sanki. Saldım hayvancağızları. İlk şoku atlatınca başı dertte olanların yardımına koştum. Herkes gibi… İnsanlar suyla ateş arasında sıkışıp kalmıştı. Cesur kaptanlar olmasa ya tutuşan adada kavrulacak ya da kuduran denizde boğulacaklardı. Kötü hava yüzünden geceyi limanda geçiren balıkçılar kadınları, çocukları, hasta ve yaşlıları kaçırmak için gözlerini kırpmadan denize açıldılar. Benim gibi sağlam olanlarsa adada kalıp kayaları bile tutuşturan ateşle mücadeleye girişti. En kötüsü lavın limana yönelmesiydi. İzlanda’nın en önemli balıkçı filolarından birini okyanusun öfkesinden koruyan tek limanı ele geçirmesi sonumuz olurdu. Ülke için de iyi olmazdı. Çünkü İzlanda’da tutulan balığın yüzde 20’si burada avlanır.
Neyse, itfaiyeciler kızgın lavın önünü en büyük düşmanı suyla kesmeye karar verdi. Borularla denizden taşınan suyla soğutulan lavdan oluşan 30 metre yüksekliğindeki set, limana 175 metre kala ateş nehrinin içindeki şeytanî gücü durdurmayı başardı. Bu arada 400 bina lavın sıcak pençesinden kurtulamadı ama neyse ki sadece bir kişi hayatını kaybetti. Tanrıya şükür, yanardağın öfkesi çok sürmedi. Yatışır yatışmaz canımızı dişimize takıp her yeri kaplayan süngertaşını, cürufu ve külü dozerle, kepçeyle, kürekle, hatta ellerimizle temizledik. Çünkü altında kalanlar tarlamızdı, yatak odamızdı, masalımızdı, şarkımızdı, belleğimizdi, geleceğimizdi. Bilir misin, İzlanda’da kimse yanardağ patlıyor, deprem oluyor, fırtına kopuyor diye mızırdanmaz; toprağını, denizini terk etmez. Çünkü burası vatanımızdır.”
Sabır, dayanıklılık, azim; İzlandalının hamurunun unu, tuzu, suyu… O patlamadan sonra Kuzeyin Pompei’i adını alan Heimaey’i göremesek de Gustaf’ın 30 yıl önceki geceyle ilgili anlattıklarıyla avunuyoruz.
“Avrupa’nın En Genç Adası
Balıkçıyı dinlerken fark etmemişim; bizim gibi adaya gidemeyen başkaları da gelmiş masaya. Bir tanesi, “O gün su ateşi yendi ama 1963’te tersi olmuştu. Heimaey Adası’nın açığında avlanırken su tutuştu. Deniz sanki alev kusuyordu. Üst üste yığılan lavın genişleyerek denizi ele geçirdiğini gördük. Ateş suya inatla direniyordu. Sonunda da galip geldi. O an Avrupa’nın en genç adasının doğumuna tanıklık ettiğimizin farkında değildik. Bizimkiler yeni adaya İskandinav mitolojisindeki Ateşler Ülkesi Hükümdarı Surtur’un Adası anlamına gelen Surtsey adını verdi.” Adam konuşurken İzlanda’nın doğumu gözümün önüne geliyor. Su ve ateşin milyonlarca yıldır bitmeyen mücadelesi… Bibba daldığım hayallerden uyandırıyor: “Sohbet güzel ama daha görülecek çok yer var.”


Kukuletalı
Yine çayırlar, yine sağlık fışkıran atlar… Uzakta dağlar; kiminin tepesi karlı, kiminin dumanlı. “Manzaranın huzurlu göründüğüne aldanmayın,” diyor Bibba, “Cehennemin Kapısı’na yaklaşıyoruz. Son 500 yıldaki yanardağ patlamalarının üçte birinin İzlanda’da olduğunu söylesem inanır mısınız? İşte şu arkada görünen en ünlülerinden Hekla. Kukuletalı anlamına gelen adını zirvesinde sürekli asılı duran uğursuz görünümlü buluttan alır. 1104’teki patlamada püskürttüğü kül adanın yarısından fazlasını etkiledi. Arazi yaklaşık bir metre kalınlığında kül ve süngertaşıyla kaplandı. 1300 yılındaki patlamadaysa geceyle gündüz birbirine karıştı. Sonrasında insanlar Hekla’ya Cehennemin Kapısı adını taktı. Hakikaten de kraterden cehenneme inildiğine inanıyorlardı. Bazıları beddua ederken ‘Hekla’ya kadar yolun var!’ diyordu. Bu inanış ancak 1750’de iki öğrencinin kratere inip sağ salim geri dönmeleriyle yıkıldı. Dağın 1947’deki kükremesi de çok can yaktı: 27 kilometre yüksekliğe ulaşan dev bir duman şemsiyesi. Sel, zehirli gaz ve Rusya’ya kadar uzanan küller… Telef olan hayvanlar, yıkılan çiftlikler, kuruyan ekinler…”
Yanardağlar Tanrısı Vulcan’ın, tanrılar için zırh ve silah ürettiği atölyesini Etna’nın altından buraya taşımış olabileceği aklıma geliyor. Yanımızda Dante’ye cehennemde rehberlik yapan Vergilius olmadığı için Hekla’dan bir an önce uzaklaşmak için gaza basıyorum. Bibba somurtuyor: “Yeraltının bizimkilerden sorulduğu bu topraklarda benden âlâ rehber mi olur? Nereden çıkardın Vergilius’u, Mergilius’u?” Bibba’nın zihnimi okuduğunu anlayınca düşünürken bile dikkatli olmaya karar veriyorum.
Gündüzü Geceye Çeviren Dağ
Rehberimiz, “Kıyıda ateş nasıl suyla savaşıyorsa şu karşıda da buzla savaşır,” derken bir başka dağı işaret ediyor. “Eyjafjallajökull’u duymuşsunuzdur.” 2010’da neredeyse Kanada’da mahsur kalmamıza neden olacak dağı nasıl duymam. Sanki havayolu şirketlerini, milyonlarca yolcuyu günlerce diken üstünde oturtan o değil. Öylesine masum görünüyor ki… Bibba’ya kulak verelim: “Buzla kaplı dağların patlaması çok güçlü olur. Yükselen magma kalın buz tabakasının altına gelir dayanır. İşte orada buzla ateşin savaşı başlar. İlk başlarda buz magmayı soğutup dondurur. Oluşan tıkaç yarığın ağzını kapatır. Ama ateş vazgeçmez; bir kere niyet etmiştir gün yüzü görmeye. Alttan bıkmadan sıkıştırır ve bir süre sonra buz erirken tıkaç da dipten gelen basınçla suyun içinde yavaşça yükselir. İncelen buz sonunda kırılır ve sıkışan gaz patlayarak göğe savrulur. Hemen ardından da magma infilak eder. Bu ani patlama ve soğuma sonucu kül püskürür. Tıpkı 2010’da olduğu gibi. Dokuz kilometre yükseğe çıkan külün Kanada’dan Türkiye’ye kadar hava sahasını kapatmasını kimse beklemiyordu. Bu, II. Paylaşım Savaşı’ndan sonra hava trafiğine inen en büyük darbe oldu.”
Buzla kaplı dağların patlaması o kadar güçlü olur ki 2010'da Eyjafjallajökull patlamasında olduğu gibi 9 km yükseğe kadar çıkabilen küller çok geniş bir alanda hava trafiğini durdurabilir.
Kazan
Eyjafjallajökull’u tepesindeki buzlarla baş başa bırakıp yola devam ediyoruz. Bir süre sonra yolun iki yanı göz alabildiğine çölleşiyor. Bibba, etrafa saçılmış iri kayaların gün ışıyınca yeraltına kaçmayı beceremeyen ve donan troll denen talihsiz cinler olduğunu söylüyor. Sert rüzgâr, kumları önüne katıp sürüyor. Rehberimiz solumuzdaki dağı gösteriyor: “Myrdalsjökull Buzörtüsü’nün altındaki yanardağın adı Katla, yani Kazan. Geldiğimden bu yana 13 kez patladı. 1918’deki patlamada buzların erimesi sonucu oluşan çamur seli önüne çıkan her şeyi yok ederek koştu denize.” Yaklaşık 25 kilometre sonra çölün yerini bir lav örtüsü alıyor. Düğümlü, kırıklı, atkılı, köprülü simsiyah bir yüzey. Ölüm ve Yeraltı Tanrıçası Hela, hüküm sürdüğü yeraltını sanki yeryüzüne taşımış. Cüppesinin rengi kadar siyah saçlarıyla karşımıza çıkmasından endişe ediyorum bir an. Bibba, buz ve okyanus arasında sıkışan İzlanda’nın güney kıyılarının patlamalar sonucu meydana gelen sellerle her seferinde yeniden şekillendiğini; koyların dolduğunu, tepelerin aşındığını, yeni burunların ortaya çıktığını söylüyor.
Simsiyah lav bir süre sonra yerini zümrüt rengindeki çayıra bırakıyor. Şu Hazine Odası sürprizlerle tıka basa dolu. Volkanik arazinin zamanla nasıl yeşerdiğini soruyorum Bibba’ya. “Silene acualis adındaki liken, toprağını yoktan var eder. Rüzgârla gelen sporlar lavlara yapışarak güçlü kökler salar. Sonra birbirlerine sarılıp yastık haline gelir ve havadaki en ufak nemi sünger gibi emerler. Cansuyuna kavuşan liken, iğne yaprakları sayesinde çok az su kaybeder. Ölen bitkiler zamanla çürüyerek humusa dönüşür ve üzerinde yenileri çıkar. Toprağını kendi yaratan liken, yaşama sevincini minik pembe yapraklarla taçlandırır. Sonra gelsin kumotları, yavşanotları, sıçankulakları… Ve kızılardıçlar, alsırtlı çulluklar, kar çinteleri…” Lavlara meydan okuyan minicik bir liken sayesinde yaşamın yeniden uç verdiğine inanmak zor. Yüzümdeki ifadeyi görünce Bibba bozuluyor: “Bana inanmıyorsan dağa, taşa, çayıra sor,” deyince akan sular duruyor. Neyse ki her seferinde ölüm bir kez daha yeniliyor hayat denen o renkli cümbüşe. Yoksa ne olurdu dünyanın hali, diye düşünmeden edemiyorum.
Tarih Sayfaları
Katla Yanardağı’nı örten Myrdalsjökull İzlanda’nın dördüncü büyük buz takkesi1. Onun arabayla ulaşılabilen buzul dillerinden biri de Solheimajökull. Bu kadar yakınına gelip de görmemek olur mu? Beş kilometrelik bozuk yolun kenarındaki manzara bir patlamanın ardında bıraktıklarını gözler önüne seriyor: Tefra denilen kaya parçacıkları, volkanik kül ve tozlarla kaplı bir sel yatağı. Depremölçerler tehlikenin çok yakınına sokulduğumuzu hissettiriyor. Yol bitiyor ve buzulun eriyerek geri çekilmesi sonucu ortaya çıkan vadinin kenarından tırmanmaya başlıyorum. Bozuk zeminde yürümek kolay değil. 800 metrelik tırmanıştan sonra buzul karşımda. Fransız buzulbilimci Claude Lorius’nun ifadesiyle ‘Tarihin sayfaları; ilk sayfaları en derinde yazılı’ olan dev kitaplardan biri… Elimi uzatsam kapağını açabilecek kadar yakınım. Sürüklendiği zeminden bulaşan kül ve cüruf, kitabın binlerce yıllık cildini kirletmiş. Katla’nın azizliği…
Ses çıkarmadan peşimden gelen Bibba, Katla’nın gelecekte İzlanda’nın başına en fazla iş açacak yanardağ olduğunu söyleyince sayfaları karıştırma niyetinden vazgeçiyorum. İnerken Bibba, sadece son 10 yılda bile buzulun birkaç yüz metre geri çekildiğini söylüyor. Vadiyi dolduran cilalı taşların arasından süzülen ince dere sanki buzulun gözyaşları.

Yıkanan Tabiat
Anayolda bir süre ilerledikten sonra Bibba tekrar sapmamızı istiyor. Kendimizi tıka basa dolu bir otoparkta buluyoruz. Ortalık turist kaynıyor. Ve çayırın üzerinde rengârenk çiçekler gibi açan çadırlar. Bibba, Skogafoss adındaki şelalenin döküldüğü 60 metrelik yarın bir zamanlar deniz kıyısı olduğunu söylüyor. “Efsaneye göre bölgeye ilk yerleşen Vikinglerden biri sandığa koyduğu altınları şelalenin arkasındaki mağaraya saklamış. Adamın ölümünden sonra civarda yaşayanlar sandığı bulmuş ama o kadar ağırmış ki çekerken kulplarından biri kopmuş. Sonra da sandık birdenbire kaybolmuş. Suçu tabii yine cinlere, perilere, cadılara atmışlar. Nedense bizim parayla pulla, altınla yakutla işimiz olmadığını anlamak istemez şu insanoğlu. Aslında biraz tarih okusalar vaktiyle ülkeyi Danimarka kralına karşı cinlerin koruduğunu öğrenirler. Kanıtı İzlanda’nın bugünkü devlet armasında. Kahraman dört cin armanın köşelerini süsler.”
Ortalık kalabalık ama Tabiat Ana bundan hiç rahatsız değil; kimseyi umursamadan şelalenin köpüklü sularında yıkanıyor. Sonra da yemyeşil çayıra uzanıp hasis İzlanda güneşinin altında saçlarını kurutuyor. Ziyaretçilerle koyun koyuna…

Taşlaşan Dev
Sonraki durağımız için anayoldan bir kez daha sapıyoruz. Denizbörülceleriyle, beşparmak otlarıyla sulak alanın içinde yaklaşık yarım saat yol aldıktan sonra bir zamanlar ada olan Dyrholaey adlı burna ulaşıyoruz. Masmavi okyanusun kıyısında kuzgun kadar siyah ve parlak bir kaya, tek başına… Bibba, efsaneye göre bunun taşlaşan bir dev olduğunu söylüyor. Atlantik’in aşındırmaya doymayan dalgalarının önünde önce çakıla, giderek kuma dönüşmeyi bekliyor, çaresiz. Ve kıyıda milyonlarca yıl boyunca devin etinden beslenen kömür kadar siyah kumsal uzanıyor.
Daha sonra denize biraz da kibirle tepeden bakan fenerin yanına çıkıyoruz. Hemen altımızda 120 metrelik uçurum ve altı oyulmuş devasa kayalar. İnsanın başı dönüyor. Hem yükseklikten hem Kuzey Atlantik’in beslediği dev dalgaların yonttuğu bazalt heykellerin etkileyici güzelliğinden… Lavları kaplayan tundranın altına açtıkları daracık tünellerde yaşayan denizpapağanlarının biri kalkarken diğeri iniyor. Bibba aydınlatmayı sürdürüyor: “Tek eşli olan bu kuşlar adlarını rengârenk gagalarından alır ve dünyadaki denizpapağanlarının yüzde 60’ı üremek için her nisanda İzlanda’ya gelir. Yılın büyük bölümünü açıkdenizde geçiren bu akıllı ama sakar, sevimli ama tuhaf kuşların sualtında çok iyi yüzmesi nedeniyle bir zamanlar balıkla kuş karışımı yaratıklar olduğu düşünülürdü. Gagaları yalnızca üreme döneminde renklenir. Yavruları da tam kumbalıklarının üremek için İzlanda kıyılarına sokulduğu dönemde yumurtadan çıkar. Anne babalar yakaladıkları kumbalıklarını yutmaz, gagalarına sıkıştırırlar. Hem de 8-10 tanesini birden. Yükleri ağır olduğu için zor kalkarlar. İnerken de yere dokunur dokunmaz birkaç takla atarlar. Milyonlarca denizpapağanı takvime işaretlenmiş gibi 15 Ağustos’ta oyuklarıyla vedalaşır. Kışı nerede geçirdiklerini kimse bilmez.”

Ağız
İzlanda mutfağının hâlâ başköşesinde oturan denizpapağanlarıyla istemeden vedalaşıyoruz. Babbi bugün sanki felaket habercisi. Cadılığı mı depreşiyor yoksa? “30 kilometre kuzeyimizde adı ‘Ağız’ anlamına gelen kötü şöhretli bir başka yanardağ var: Laki. 1783’teki patlaması insanoğlunun o güne kadar tanık olduğu en büyük patlamaydı. O yıl Laki 15 kilometrelik bir alanda irili ufaklı 135 kraterden kustu içindeki öfkeyi. Uzunluğu 60 kilometreye ulaşan lav nehri sekiz ay boyunca kurumak bilmedi. Kül ve sülfürik asit yüzünden İzlanda nüfusunun yüzde 20’si yani 9 bin insanın yanısıra hayvanların üçte ikisi öldü. Ada yoksullaştı ve nüfusun yarısından fazlası dilenci oldu. Kuzey yarıküreyi kaplayan kül, güneş ışığını uzun süre engelledi. Sıcaklıkların düşmesi ve asit yağmurları sonucu Avrupa’daki bütün tarlalar kurudu. Hatta bazı tarihçiler Fransız Devrimi’nin fitilini Laki’nin ateşlediğini bile iddia eder.
O patlama sırasında adanın kuzeyindeydim, dostlarım anlattı: Cehennem ateşine benzeyen lav her yeri ele geçirdikten sonra şu ilerdeki kiliseye doğru ilerlemeye başlamış. Cemaat dehşet içinde beklerken rahip yüksek sesle dua okuyormuş. Lavlar tam da kilisenin bahçesine girerken donunca mucizeyi rahibe bağlamış insanlar. Lavın son gücünü tam orada tükettiğini düşünemeyen İzlandalılar her yanardağ patlamasından sonra ‘nefesi kuvvetli’ rahipten medet umar olmuş. Lavların nerede donacağını iki kere doğru kestiren rahip üçüncüsünde Latince bilmeyen lavla karşılaşmış. Tutuşan cübbesini sırtından atarak can havliyle kaçan adamı o günden sonra gören olmamış.” Bibba rahibin başına gelenleri ağzı kulaklarında anlatırken günün yorgunluğu yavaş yavaş çöküyor. Geceleyeceğimiz yere ulaşıyoruz. Kirkjubaerklaustur Köyü lavla buzul arasında bir vaha. Otların yeşillenmeye, şelalelerin akmaya doymadığı bu kasaba Vikinglerden önce gelen İrlandalı keşişlerin inzivaya çekildiği yer. Yüksek tepenin kuytusunda serpilen ağaçların arasında çağıldayan dere mineral yüklü sularıyla toprağı besliyor. Ve keçilerin bile zor yürüyebileceği dik yamaçta dört beş koyun… Kimin bunlar, nasıl çıktılar oraya, nasıl inecekler? Sorularım umurlarında bile değil.
Bibba istediği kadar buradaki yanardağların tarih denen nehrin yatağını değiştirdiğinden, iklimi tersyüz ettiğinden, binlerce can aldığından dem vursun bana kalırsa bu haliyle burası Cehennem’in değil olsa olsa Cennet’in Kapısı. Haydi, ben yanılıyorum diyelim. Milyonlarca denizpapağanı, binlerce Viking, onlarca İzlandalı keşiş de mi yanıldı? Sonuncuyu söyleyince Bibba damarına basılmış gibi yüzüme dik dik bakıyor…


Manto Sorgucu
Sabah Bibba’nın neşesine diyecek yok. Dikiz aynasına takılı zincirin ucunda gülerek sallanıyor. Keyfini neye borçlu olduğunu soruyorum. “Nasıl olmam?” diyor. “Bizim ellere geldik; alfurların, cinlerin, buz cücelerinin, kar devlerinin yatağına; Vatna Buz Takkesi’ne… Hangi buzu, kayayı kaldırsan altından bizden biri çıkar.” Neden yine gözümün önüne terfi ettiğini soruyorum. “Alıştım, artık sizlerden rahatsız olmuyorum.” Ağzım açık kalıyor. “Şaka, şaka. Dedim ya, burası bizim eller. Dostlar her zaman sallandığım ayna yerine arkada oturduğumu görürse itibarım zedelenir. Sanırım zaten siz de bana alıştınız.” “Bibba, alışmak ne demek, sensiz yapamıyoruz!”
Bir süre sonra Bibba kenara çekmemizi söyleyip solumuzdaki buz kaplı zirveleri işaret ediyor. “İşte karşımızda dünyanın üçüncü büyük buz takkesi; 8,300 km2 alana sahip Vatnajökull’un üzerine yılda 4-5 metre kar yağar. Ama insanoğlu daha çok tüketmek için ürettikçe küremiz ısınıyor, o da hızla eriyor. Kimsenin de umurunda değil. Senin bile. Durmamıza rağmen motor hâlâ çalışıyor! Egzozdan çıkan karbon zerrecikleri buzların her saniye biraz daha erimesine neden oluyor.” Kıpkırmızı olup hemen kontağı kapatıyorum. Bibba sürdürüyor: “Oysa Vatnajökull yalnızca dünya için değil İzlanda için de çok önemlidir. Güneye eğik buz yüzeyinin yansıttığı güneş ışınları kıyıdaki dar kara parçasını ısıtır, yaz adanın diğer bölgelerine göre daha sıcak, uzun ve yağışlı geçer. Öte yandan da Vatnajökull’un üstünü örttüğü hâlâ aktif bir sürü yanardağın pusuda beklediğini unutmamak lazım. İzlanda’nın varlığını borçlu olduğu manto sorgucunun tam üstündeki Gırtlak anlamındaki Kverkfjöll içlerinde en tehlikelisidir.”

İzlanda bir kez daha şaşırtıyor. Yemyeşil çayırların yerini birdenbire kum ve çakıldan oluşan gri bir arazi alıyor. Solumuzda bize doğru dilini uzatan buzuldan sağımızdaki denize kadar göz alabildiğine… Bibba anlatıyor: “Burası dünyanın en büyük buzul tortusudur. Yani buzulun yeryüzünden tırnaklarıyla kazıyıp söktüğü mil, kum, çakılın biriktiği yer. Buzulun can verdiği nehirler ve patlamaların neden olduğu seller hiç yorulmadan taşır bunları. Sel dediysem bildiklerine benzemez. Onlar da ateş nehirleri gibi önüne geleni yutar. 1996’da olduğu gibi… 29 Eylül sabahı Vatnajökull’u sarsan depremde yerkabuğu buruştu, kırıştı, altüst oldu ve aynı gün yarıldı. Gelişmeleri endişeyle izleyenler ertesi gün buzu delerek fışkıran buharın gökte oluşturduğu 10 kilometrelik sütuna şahit oldu. Biliminsanlarının kaygısıysa Grimsvötn Kalderası’nın eriyen buzun suyuyla dolmasıydı. Su seviyesinin yükselmesiyle üstündeki buz barajının bir yerden patlaması kaçınılmaz olacaktı. Korkulan 5 Ekim’de başa geldi. Birkaç saat içinde 3 milyar ton su sel oldu, aktı. Hem de takkeden kopardığı bina büyüklüğündeki buzdağlarını sürükleyerek. Önüne çıkanın vay haline. Yol üstündeki köprülerin kibrit çöpü kadar hükmü olamadı.” Uzun zamandır aklıma takılan soruyu soruyorum: “Yanardağların bazısı sakin sakin püskürüyor, bazısıysa patlıyor. Neden?” “Aklında olsun, yanardağ buzla kaplıysa patlar, değilse püskürür,” diye cevaplıyor İzlanda’daki her şeyin uzmanı Bibba. Keşke hava koşulları uygun olsaydı da yolun kenarındaki toprak pistin başında bekleyen küçük uçaklarla buz takkesini yakından görebilseydik.
Doğal bir engelle karşılaşmadığı için hızı kesilmeyen rüzgâr köprüden geçerken arabamızı savuruyor. İncecik kum ve minik taşların kaportaya çarpmasıyla çıkan sesler ürkütücü. Yağmur başlayınca iyice yavaşlıyoruz. Az sonra karşıdan gelen cesur bisikletlilere rastlıyoruz. Kum ve rüzgârın dokuz değil sanki doksan dokuz kuyruklu kırbacından kaçmaya çalışıyorlar. Biraz ilerde köprünün altında dolaşan iki kişi görüyoruz. Bibba, adamların derinliklerdeki define sandıklarından taşan akik, yeşim gibi değerli taşları aradıklarını söylüyor.


Sergi
Yağmur artarken sel yatağı yerini kum tepelerine bırakıyor. Bibba tekrar heyecanlanıyor. “Biraz sonra göreceklerini bilsen sen de…” Yaklaştıkça tepelerin ardından buz parçaları fışkırınca hak veriyorum. Hemen park edip Jökulsarlon, yani Buz Lagünü’nün kıyısına iniyoruz. İçi buz parçası dolu opal bir kâseye benziyor. Arka planda lagünün kaynağı Breidamerkur Buzulu. Kıvrana kıvrana dağdan iniyor. İrili ufaklı buzların, buzdağlarının arasında turist gezdiren tekneler dolaşıyor. Bibba’nın anlattıklarına göre buzul küresel ısınma nedeniyle küçülünce 1932 yılında 600 metre derinliğindeki lagün çıkmış ortaya. Sığlığa oturan bazı buz parçaları kaçınılmaz sonu bekliyor. Bazıları da başlarına geleceklerden habersiz suyun içinde bir oraya bir buraya süzülüyor. Ama hepsi sonunda yaklaşık 100 metre boyundaki dar kanaldan okyanusa çıkıyor. Buzuldan kopan bir parçanın denize ulaşması beş yılı buluyormuş. Tabiat, rüzgâr ve su biçimindeki elleriyle yontarak binlerce yıllık ömrün son demlerini yaşayan buzları her dakika bir başka şekle sokuyor. Kanalı takip edip deniz kıyısına iniyoruz. Tabiat Ana, çakıl kaplı kıyıda bu sefer dalgaları kullanarak biçimlendirdiği nadir eserlerden oluşan bir sergi açmış. Hiçbiri diğerine benzemeyen, irili, ufaklı buzdan heykellerden oluşan nefes kesici bir sergi… Kimi incecik, kimi şeffaf, kimi oyuk… İçlerinde binlerce yıllık geçmişi saklıyorlar. Ziyaretçiler çıtırdayarak iç çeken, gözyaşı dökerek eriyen heykellerin birinden diğerine koşturuyor. Deniz de çığlık çığlığa. Sumrular, eriyen buzun taşıdığı minerallerle zenginleşen suda beslenmeye gelen balıkları yakalamak için çılgınlar gibi dalıyor. Foklarsa hem buzun tadını çıkarıyor hem balıkların…


Buz Cüceleri
Kendimizden geçmiş sergiyi dolaşırken Bibba uzaktan akrabası olan buz cücelerinin düğününe katılmak için kısa süreliğine izin istiyor. “Hazır buraya kadar gelmişken…” Eğer arzu edersek ve ürkmezsek konukseverliklerini bize de göstermek isteyeceklerinden emin olduğunu ekliyor. Bir buz parçasının önüne geliyoruz. Merdivenlerde konukları karşılayan parmak kadar iki cüce. Bibba tanıştırıyor: Siyah damatlıkları içinde yanakları al al olan bıyıklı Nils ile sarı saçlı, beyaz gelinlikli Mist. Kutladıktan sonra Bibba önümüze düşüyor. Onlar için belki koca bir mağara ama bizim için el kadar bir oyuk. Birkaç adımda kendimizi içerde buluyoruz. Biz mi küçüldük yoksa oyuk mu genişledi, anlamadan… İçersi bir âlem. Mağaranın tavanına ters yerleştirilmiş masaların etrafında onlarca cüce, cin, cadı… Garson olduğunu düşündüğümüz bir cüce tepsi içinde kavanozlar ve ince uzun şişelerle geliyor. Kavanozların içinde kımıl kımıl kurtlar. Kar kurtlarının en makbul çerezler olduğunu söyleyerek ikram ediyor. Şişelerinse ağızlarından duman tütüyor. Tam dudağıma değdirirken Bibba müdahale ediyor. “Sakın ha! Sek sülfürik asit siz ölümlülere göre değil,” diyerek elimden kapıyor, tek yudumda yuvarlıyor.
O dilini şapırdatırken biz de kuş yüzgeçleri, balık gagalarından yapılan çalgılarla ilginç sesler çıkaran orkestrayı ağzımız açık dinleyerek salonda dolaşıyoruz. Sivrisinek kanı emerek eğlenen yumurcaklar buzdan tabağın içinde ikram edilen at dışkısını çomaklayarak bulduklarını ağzına atan yaşlı cadı; duvara dikine asılı kanepenin lavla dolu döşemesinde sızan ihtiyar cüce!.. İzlanda’ya gelip de böyle bir âleme dalacağım kırk yıl düşünsem aklıma gelmezdi. Bibba yanımıza uğrayıp gördüğümüz garipliklerden rahatsız olup olmadığımızı soruyor. Okyanusun ortasındaki bu huzurlu adanın cadısı dünyanın birçok yerinde insanın kurdunun insan olduğunu; sivrisinek kanı yerine birbirinin kanını içtiğini; neredeyse asit kadar tehlikeli genleriyle oynanmış gıdalar tükettiğini; milyonlarca göçmenin, sığınmacının çöplükleri çomakladığını; gelişmiş ülkelerde bile evsiz barksızların granit kaldırımlara serdikleri mukavvalar üzerinde ömür tükettiklerini nereden bilsin? Nikâh şekeri olarak dağıtılan gelin ve damat şeklindeki iki anahtarlığı alıp genç çifte mutluluk diliyor, vedalaşıyoruz.

Yaklaşık bir saat sonra Höfn’e ulaşıyoruz. Kasaba uzun zamandır gördüğümüz ilk büyük yerleşim. Bibba burasının güney kıyısında yer alan az sayıdaki limandan biri olduğunu ekliyor. Balıkçı Anıtı’nı ziyaret ettikten sonra gemilerin yanına giderken Bibba anlatıyor: “Bakmayın tenhalığına. Yaz olduğu için gemilerin çoğu tersanede. Kış gelince filonun önemli kısmı burada toplanır. Bildiğin gibi balıkçılık ülkenin ana gelir kaynağı. İzlanda’da toprak ne kadar kısırsa etrafındaki deniz tam tersine bir o kadar bereketlidir. Çünkü Kuzey Atlantik’in en zengin balık avlakları adanın batısıyla güneyindedir. Besin yüklü dip akıntıları kıta sahanlığına çarparak burada yüzeye çıkar. Baharın güçlü ışığı fitoplanktonlarları coşturur. O kadar çok ürerler ki denizin rengi değişir. Ana besin kaynağını bulan zooplanktonlar bayram eder o zaman, çılgınca çoğalırlar. Ringa, kumbalığı, pisibalığı, morina dâhil 66 çeşit balık da larvalarının rahatça beslenmesi için mikro canlıların zengin bir çorba haline getirdiği bu sulara akın edip yumurta döker.”
Deniz çığlık çığlığa. Sumrular, buzun getirdiği minerallerle zenginleşen sudaki balıkları yakalamak için çılgın gibi dalıyor. Foklarsa hem buzun tadını çıkarıyor hem balıkların…
Fenerin Ağzından
Bibba’nın anlattığına göre İzlanda’da balıkçılık çiftçilikle hep el ele yürümüş. Önceleri balıkların kıyıya yaklaştığı aylarda sandallarla olta balıkçılığı yapılırmış. Çiftçiler de işçilerinin bir kısmını çiftliğin kışlık gıda ihtiyacını karşılamak üzere ava gönderirmiş. Balıklar kıyıdan uzaklaşınca sandallar açıkdenize uygun olmadığından herkes eve dönermiş. Tabii denizin gümüşleriyle birlikte… O yıllarda sandalların küçüklüğü nedeniyle fırtına kılığında gelen Azrail yüzünden ölüm hayli fazlaymış.
Limanda dolaşırken mendireğe çıkıyoruz. Niyetimiz fenerin altında dinlenirken sohbete devam. Bibba tam anlatmaya başlayacakken yukardan seslenen biri “Dedemin anlattığına göre,” diyerek lafı ağzından alıyor. Bibba, “Hangi haddini bilmez o?” derken kıpkırmızı kesiliyor. “Sakin ol lütfen,” diyor ses, “Ben deniz feneri. Bildiğiniz gibi gece gündüz denizi izlerim. İzin ver de İzlanda balıkçılığının geçmişini ben anlatayım.” Bibba’dan sonra deniz feneri… Bakalım daha kimler, neler dile gelecek, diye düşünürken Bibba, “Kaç yaşındasın ki geçmişi biliyorsun,” diye azarlıyor. Dimdik duran fenerin altta kalmaya niyeti yok: “Belki gencim ama çocukken fok ve balina yağıyla balıkçılara yol gösteren dedem anlatmıştı. Sonra da petrolle ışıtan babam. Müsaade et, denizle ilgili olanları ben anlatayım. Eminim sen geceleri insanları ürkütürken gözden kaçırdığın çok şey olmuştur. Hem konuğumuz meraklıya benziyor, eksik bir şey kalmasın istersen.” Bibba’ya göz kırpınca çaresiz izin veriyor: “1800’lerden itibaren balıkçı teknelerinde küreğin yerini yelken almış. Daha büyük tekneler, daha çok mürettebat, daha uzaklar… O kadar çok balık avlanırmış ki ambara sığmayanları ipe dizer, arkadan çekerlermiş. Kimi zaman da küpeştelerden taşan balık kayığın dengesini bozarmış. O zaman avlarıyla birlikte balıkçılar da Atlantik’in midesini boylarmış.
İzlanda’nın özerkliğini kazandığı 1874’te güverteli tekne üretimi başlamış, limanlar inşa edilmiş. İki direkli yelkenlilerden oluşan balıkçı filolarıyla avlanma bütün yıla yayılmış, çok miktarda ringa ve balina yakalanmış. 20. yüzyılın başında gemilere makine takılmasıyla balıklar kaçacak delik arar hale gelmiş. Stokların azalmasına aldırmayan balıkçılar av çılgınlığını sürdürmüş. İzlanda ekmeğini artık taştan değil denizden çıkarıyormuş. Derken gümüşün kokusunu alan yabancılar belirmiş adanın etrafında. Makinenin gücünü arkalarına alıp gelen İngiliz, Hollanda, Belçika, Almanya, Finlandiya, Sovyetler Birliği, Japonya, İsveç, Norveç ve tabii Danimarka balıkçı gemilerinin 10 mili bulan ağlarıyla, 20 bin oltalı paraketeleriyle adanın burnunun dibinden yakaladıkları balık miktarı İzlandalıların tuttuğundan fazlaymış. İkinci Paylaşım Savaşı sırasında bağlı olduğu Danimarka Nazilerin işgali altındayken 1944’te yapılan referandumla bağımsızlığını ilan eden İzlanda münhasır ekonomik bölgesini 1958’de 12 mile çıkarmış.


İzlanda’nın özerkliğini kazandığı 1874’te güverteli tekne üretimi başlamış, limanlar inşa edilmiş. İki direkli yelkenlilerden oluşan balıkçı filolarıyla avlanma bütün yıla yayılmış, çok miktarda ringa ve balina yakalanmış. 20. yüzyılın başında gemilere makine takılmasıyla balıklar kaçacak delik arar hale gelmiş. Stokların azalmasına aldırmayan balıkçılar av çılgınlığını sürdürmüş. İzlanda ekmeğini artık taştan değil denizden çıkarıyormuş. Derken gümüşün kokusunu alan yabancılar belirmiş adanın etrafında. Makinenin gücünü arkalarına alıp gelen İngiliz, Hollanda, Belçika, Almanya, Finlandiya, Sovyetler Birliği, Japonya, İsveç, Norveç ve tabii Danimarka balıkçı gemilerinin 10 mili bulan ağlarıyla, 20 bin oltalı paraketeleriyle adanın burnunun dibinden yakaladıkları balık miktarı İzlandalıların tuttuğundan fazlaymış. 2. Paylaşım Savaşı sırasında bağlı olduğu Danimarka Nazilerin işgali altındayken 1944’te yapılan referandumla bağımsızlığını ilan eden İzlanda münhasır ekonomik bölgesini 1958’de 12 mile çıkarmış.
1972’de 50 mile çıkardığında ben de artık gemilere yol gösteriyordum. Ekmek tekneleri boş kalan ülkeler itiraz edip Lahey Uluslararası Adalet Divanı gitti. Divan yabancıları haklı bulunca tekrar avlanmaya geldiler. Ordu ve donanmaları olmasa da inatçı İzlandalılar vazgeçmeye niyetli değildi. Sahil Güvenlik gemilerini gönderdiler yabancıların üzerine. İngilizlerin dışındakiler çekildi. Yılların sömürgecisinin harp gemileriyse bekçi köpeği gibi balıkçılarını korumaya çalıştı. İzlandalılar bu cömert avlaklar sorununu hayat memat meselesi yaptı. Savaşı bile göze aldılar. Her türlü gözdağına rağmen İngiliz balıkçılarının ağlarını kesmekten geri durmadılar. Yaklaşık bir yıl süren Morina Savaşı sırasında İzlanda NATO’dan çıkmak ve Keflavik’teki üssü kapatmakla tehdit etti hasmını. Soğuk Savaş’ın ısındığı yıllarda SSCB’nin eline koz vermek istemeyen NATO’nun da baskısıyla taraflar 1973 Ekim’inde uzlaştı. İzlanda’nın üzerinde hak iddia ettiği sınır 50 mil olarak kaldı; İngiltere hem av miktarını yüzde 20 azaltmayı hem de daha küçük balıkçı gemileriyle avlanmayı kabul etti. İki yıl sonra, 1975’te stokların tükenmek üzere olduğunu savunan İzlanda dünyada ekonomik bölgesinin sınırlarını 200 mile çıkaran ilk ülke oldu. Aynı yıllarda balığıyla, balinasıyla, temizliğiyle okyanusları korumak gerektiği insanoğlunun kafasına dank edince hem İzlanda rahatladı hem balıklar. Alınan sıkı önlemlerle çeyrek yüzyılda balık tekrar bollaştı.
Bugün İzlanda’nın balıkçılık filosunda irili ufaklı 2 bine yakın tekne var. Hepsi de modern balık bulucular ve seyir cihazlarının yardımıyla yıl boyu avlanıyor. Örneğin bir mevsim kumbalığı avlayan gırgırcılar takip eden aylarda ringaya geçiyor. Ya da morina avlayan trol tekneleri sonraki aylarda pisilerin peşine düşüyor. Ardından kızıl kayabalıklarının. İlerleyen aylarda da uzak sularda morina ve karidesin… Sırası gelmişken, İzlandalıların en fazla avladığı balık morina. İkinci sırayı son yıllarda suların ısınmasıyla kuzeye çıkmaya başlayan uskumrular alıyor.


20. yüzyılın başında senede yaklaşık 200 bin ton balık yakalayan İzlandalı balıkçılar şimdilerde yılına göre 1 ila 2 milyon ton arasında değişen miktarda balık avlıyor. Onların sayesinde ülke 2000’li yıllardan itibaren Avrupa’nın zenginleri arasında yer alıyor. Herhalde bu kadar büyük kazan da pişen balık çorbasında bizim de tuzumuz var,” derken sanki fenerin göğsü kabarıyor2.
Teşekkür edip rüzgârla baş başa bırakıyoruz onu. Gün yavaşça solarken Djupivogur adlı balıkçı köyündeki otelimize ulaşıyoruz. Ağacın çok az olduğu bir adada kütüklerden inşa edilmiş bir otelle karşılaşınca şaşırıyorum. Bibba malzemenin 1905’te ta Kopenhag’dan getirildiğini söylüyor. Ama benim için Hazine Odası’nı gezerken gün boyu gördüklerim daha değerli. Yorgunluğu kapıda bıraktıktan sonra Tabiat’ın elinden çıkma birbirinden parlak, değerli takılardan birisini boynumdan çıkarırken öbürünü takarak aldığım hazla dinlenmeye çekiliyorum.
DİPNOTLAR
1. Büyüklüğü 700 kilometrekare, kalınlığı 750 metre.
2. Balıkçılık GSYİH’nın yaklaşık % 10’unu sağlıyor. İhracatın miktar açısından %41’i, parasal açıdan % 26’sı balık ürünü. İşgücünün % 5,3’ü balıkçılıkla ilgili işlerde çalışıyor.
Leave a Reply