qi Buzulu seferi dönüşünde doğru hastaneye… Muayene eden doktor kaşındaki derin yaranın dikilmesi için canyoldaşımı hemşireye gönderiyor. İşinin ehli genç kız dikişleri atarken sohbet ediyoruz. Hastanede sürekli cerrah bulunmadığından acil ve ağır vakaları helikopterle başkent Nuuk’a gönderiyorlarmış. Danimarkalı anneyle Afrikalı babanın kanını taşıyan hemşire mahrumiyet bölgesindeki ücretler yüksek olduğundan yaz aylarında çalışmak için gelmiş Grönland’a.


Elmas Tozu
Sancılanan buzulun attığı çığlık geceyi bölüyor. Canhıraş sese bakılırsa doğan buzdağı hayli gürbüz. Çok geçmeden bir çığlık daha. Annenin işi zor. Kolay mı ikiz doğurmak? Ya üçüzse… Dayanamayıp balkona çıkıyorum. Rüzgâra kapılan bulutsuz gece görünmeze doğru sürükleniyor. Gökyüzüne elmas tozu dökülmüş sanki. Yıldızları seyre dalmışken Soğuk yanı başımda bitiyor: “Grönlandlılar Beyazlar’ın misyonerleriyle tanışana kadar dünyanın gökten düştüğüne, içinden de kadınların, erkeklerin, çocukların, köpeklerin ve diğer canlıların çıktığına inanırdı. Yaşlı bir kadından duymuştum: Dünya gökten düştüğünde güneş hiç doğmadığından her yer karanlıkmış. Bu yüzden de ölüm Grönland’ı bulamıyormuş. Doğal olarak insan sayısı artmış, adaya sığmaz olmuşlar. İnsanlar iyice yaşlanmalarına, elden ayaktan kesilmelerine, hatta kör olmalarına rağmen bir türlü ölmüyorlarmış. Bir gün denizden gelen muazzam bir dalga yaşlıların çoğunu alıp götürmüş fakat ada hâlâ kalabalıkmış. Derken yaşlı bir kadın, ‘Dünya gözüyle bir kez bile olsa ışık görsem ne iyi olur,’ demiş. O an doğan güneşin yardımıyla ölüm adanın yerini kolayca buluvermiş. Göğe taşıdığı yaşlılar da birer yıldız olmuş.” Tabiat Ana’nın gök kubbenin gerdanına serpiştirdiği elmas tozları pırıl…
Sancılanan buzulun attığı çığlık geceyi bölüyor. Canhıraş sese bakılırsa doğan buzdağı hayli gürbüz. Sonra bir çığlık daha. Annenin işi zor. Kolay mı ikiz doğurmak?
Minyatür Ruhlar
“Aslında Inuit kültüründe ölüm öyle çok da korkulan bir şey değildir,” diyor Soğuk. “Onlara göre vücuttaki bütün organ ve eklemlerde parmak büyüklüğünde, insana benzeyen bir sürü minyatür ruh bulunur. Ruhlar bedenden bir süreliğine ayrılıp dönebilirler. Örneğin geceleri görülen rüyalar ruhun bedenden ayrılmasıdır. Eğer içlerinden biri uzun süreliğine ayrılırsa o organ hastalanır. Ruhlar büyüyle çalınabilir de. İşte o zaman da insan hastalanır. İyileştirmekse şamanın işidir. Eğer ruhu geri getirmekte zorlanırsa başka bir canlının, örneğin bir hayvanın veya bir bebeğin ruhunu hastaya taşır. Ruhların en önemlileri gırtlak ve kasıktakidir. Çünkü ‘İnsanlar’ için şarkı söylemek ve üremek her şeyden önemlidir. Ölüm esnasında ruhlar birleşerek bedenden ayrılır ve yeni doğan bir bebeğe geçerler.
Grönland’ın doğusunda yaşayanlara göre insanı oluşturan üçüncü bir öğe daha vardır: İsim. Doğumdan sonra bedene giren ismin insanla bütünleştiğini kabul eder ve uğursuzluk getireceğine inandıklarından isimleriyle hitap edilmesinden korkarlar. İsmi sorulacak olursa aileye yakın birisinin, örneğin ikinci derece bir akrabanın veya komşunun cevap vermesini beklerler. Ölümden de beter olduğuna inanılan uğursuzluğun korkusu bazı kabilelerde o kadar büyüktür ki ölenin ismini kimse ağzına almak istemez. Hatta aynı ismi taşıyan iki arkadaştan biri ölürse diğeri ismini değiştirir. Ayrıca yeni doğan bebeğe, yakın zamanda ailede ölen birisi varsa mezarında rahat etmesi ve yeteneklerinin, iyi huylarının aktarılabilmesi amacıyla onun adı verilir. Eğer yoksa hayvanların bedeninde dolaşan bir isim alınıp çocuğa verilir. Anüsten çocuğun bedenine girerek yukarı çıkan isim boyun bölgesindeki ruhun yanında yerini alır.
Grönland’da hele kışları karanlık ve maalesef biraz da benim yüzümden hayatta kalmak hiç kolay değildir. Bazıları bu şartları göğüslemekte çok zorlanır. Onlar için yaşamanın yükü ölümden ağır bastığında intihar çözüm olarak kabul edilir. Geçenlerde rastladığım bir şaman, ‘Hayat hiç bıkmadan ağır sorunlarla karşıma çıkıyor. Hepsi de benden güçlü,’ diye halinden şikâyet ediyordu. Aslında ‘İnsanlar’ın ruh halini anlatıyordu. Adanın kuzeyinde hayat daha da zordur. ‘Neşe ve keder, ölüm ve doğum bıçak sırtındadır. Yamyamlık, yeni doğan bebeği öldürme, kıskançlık, intikam, kötü ruhlar ve yaşam sevinci harman olmuştur.’
Üşüdüğümü hisseden Soğuk içeri girip yatmamı öneriyor. Bense büyüleyici kuzey ışıklarını görmek umuduyla biraz daha kalmak istiyorum. Ağustos’un kısa gecelerinde bunun pek kolay olmadığını, eğer denk gelirse camı tıklatacağını söylüyor. Inuit kültüründe kuzey ışıklarının ölü doğmuş çocukların ruhlarını temsil ettiğini ekleyince içim cız ediyor.
Kalkınca ilk işim şehri gören camdan bakmak. O da ne? Gelgit akıntısıyla Disko Körfezi’nde ne kadar buz parçası varsa Ilulissat’ın önündeki koya sürüklenmiş sanki. Zıpkın atsan suya düşmeyecek! Arada bir yankılanan tüfek sesine benzer sesler sessizliği yırtıyor. Cüssesi küçük buz parçalarının kırılırken çıkardığı sesler… Bir an önce limana inmek istesem de kapıda bekleyen Soğuk önce otelin arka tarafına gitmemizi öneriyor. Patika bizi tepenin üstüne sıralanmış, çatılarında küçük pencereleri olan ilginç kulübelerin olduğu yere götürüyor. Otelin Kuzey Işıkları’nı seyretmek isteyen konuklarına tahsis ettiği yerlermiş. Sıcacık odada rengârenk ışıkların tül gibi dalgalanmasını seyretmenin tadına eminim doyulmaz.
Limana gittiğimizde balıkçılar kışın kendilerine hayatta kalmanın yolunu açan buza söyleniyor. Mendireği aşıp içerde biriken iri buz parçalarının teknelerini sıkıştırıp ceviz gibi kırmaması için telaşla önlem almaya çalışıyorlar. Bazıları makineye yol verip eğer varsa yakındaki düz buz parçalarının üzerine çıkararak teknelerini kurtarmaya çalışıyor. Düz buz bulamayanlarsa ellerindeki gönderlerle ümitsizce buza karşı savaşıyor.

Her şeyleri Balina
Balıkçıları buzla mücadeleleriyle, limanı da fabrikanın saldığı ağır balık kokusuyla baş başa bırakıp çarşıya gidiyoruz. İlk durak balıkhane. Hayran olduğum görkemli canlının bedeni tezgâhta paramparça… Yüzümün asıldığını gören Soğuk, “Tasalanma,” diyor. “Balina avı konusunda Beyazlar’dan çok daha dikkatlidirler. Anlamaya çalış. Rüyalarında, masallarında, sohbetlerinde, dedikodularında, şakalarında hep balina vardır. Binlerce yıllık beslenme alışkanlıklarını değiştirmelerini beklemek haksızlık olur. İhtiyaçlarından fazlasını avlamazlar. Ilulissat sakinleri yıllık iki balinalık kotaya titizlikle uyar.” Soğuk’un açıklamalarına rağmen 18 metreyi aşan boyu, 100 tonu bulan ağırlığıyla cüsse açısından mavi balinanın ardından ikinci sıraya yerleşen grönland balinalarının canının insan eliyle alındığını düşününce içim yine de tuhaf oluyor. 200 yılı geçen ömürleriyle en uzun yaşayan memeli olan bu balinaların kansere yakalanmamalarını bahane ederek başta Japonlarla Norveçliler olmak üzere bazı uygar(!) ülkelerin ‘bilimsel av’ gerekçesinin arkasına saklandıklarını bildiğimden kızgınlığımı saklayamıyorum.
Yerlilerin balina eti yemesini haklı göstermeye çalışan Soğuk, “Inuit hiç sebze yemez, istese de yiyemez,” diye beni rahatlatmaya çalışıyor. “En fazla, kısa yaz döneminde bir görünüp bir kaybolan melekotu, karahindiba, kuzukulağı, kargaüzümü, yabanmersini gibi bitkileri yerler. Onlar da her yerde olmaz. Buna rağmen hastalanmazlar. Çünkü yaşamsal vitaminleri fokların, morsların, balinaların karaciğerlerinden, beyinlerinden, yağlarından alırlar. Bu canlıların avlanmasına karşı çıkanların anlamadığı tam da budur. Hayvanları satmak değil, hayatta kalmak için avlarlar. Avların zerresi boşa gitmez. Hem yiyecek olurlar hem giysi, barınak, uyku tulumu… Bir de bakmışsın kızak: ‘Örneğin üç tane kutup alabalığını dizip ren geyiği postuna sarar, dondururlar. Al sana kızağın bir ayağı.’ Avın bir damla kanını bile ziyan etmezler. Eğer içmezlerse yapışkan olarak kullanırlar.
Bana kalırsa Inuiti suçlayan Beyazlar dönüp de kendi yaptığının hesabını vermeli. 1972’de bir keşif ekibiyle Grönland’a gelen, burada yerleşip evlenen ve bir Inuk gibi yaşayan Japon Ikuo Oshima’dan duymuştum. Gelişmiş ülkelerin neden olduğu çevre felaketinin en büyük kurbanlarının Inuit halkı olduğunu söylüyordu. ABD ve Kanada’nın başta haşere öldürücüler olmak üzere birçok kimyasalla Kuzey Kutup Okyanusu’nu kirlettiğinin artık kanıtlandığını anlatıyordu. Bu sularda yaşayan fok ve kutup ayılarının vücutlarındaki kimyasallar yüzünden Inuit kadınlarının sütlerinin Kuzey Amerikalı annelerinkinden beş katı zararlı madde içerdiğini ekliyordu.”
Yan Yatmış Dağ
Balıkhaneden çıkıp kentin eteklerine gidiyoruz. Etrafta hiç ağaç yok. Nasıl olsun? Çoğu yerde toprak yok ki… Olan yerdeyse incecik bir tabaka halinde. Deniz seviyesinde olmamıza rağmen ancak dağların yüksek kesimlerine özgü çançiçekleri, taşkıranotları, yakıotları, yabansümbülleri, kurtpençeleri, düğünçiçekleri ve likenler gözüme ilişiyor. Arada bir de papatyalar… ‘Grönland sanki dinlenmek üzere uzanıvermiş yuvarlak hatlı bir dağa benziyor.’ Yuvarlaklığını kalın buzul tabakasının kabuğunu sabırla törpülemesine borçlu bir dağ… Soğuk, bitkilerdeki hayat belirtisinin yalnızca kısa süren yaz mevsiminde görüldüğünü söylüyor. O da buz örtüsünün elini uzatamadığı kıyılarda. Ada en azından şimdilik adını aldığı yeşili inkâr ediyor. Kartları yeniden karan iklim değişikliğinin buraya neler getireceği belli mi olur? Bir zamanlar adada sekoya gibi sıcak kuşak ağaçlarının yetiştiğini düşünürsek… Belki bin, belki on bin yıl sonra, kim bilir?


Balina Yağıyla Kilise
Yolumuz bir kiliseye düşüyor. Soğuk, Zion’un Kilisesi’nin Lutheryenlere ait olduğunu söylüyor. “Cemaatin 200 fıçı balina yağı parasıyla 1777-1779 yılları arasında deniz kıyısında inşa ettiği kilise o tarihlerde Grönland’daki en büyük yapıydı. 19. yüzyılın sonunda bir süre hastane olarak kullanıldı. 1929’da da buraya taşınarak büyütüldü.”
Söz kiliseden açılmışken Soğuk’a ‘İnsanlar’ın Hıristiyanlık öncesi inançlarını soruyorum: “Onlara göre iki dünya vardı: Biri alt, diğeri üst dünya. Yeryüzü ve denizler alt dünyadaki sütunların üzerinde dururdu. O dünyaya denizlerdeki mağaralardan ve dağlardaki yarıklardan girilirdi. Üzeri gökyüzüyle çevrili olan üst dünyadaysa dağlar, vadiler, göller vardı. Ölenler bu iki dünyadan birine giderdi. Kahramanlar, yaşarken acı çekenler, boğulanlar, doğum sırasında ölenler alt dünyada bolluk ve mutluluk içinde yaşarken üsttekine giden cadılarla kötüler soğuk ve açlıktan kıvranırlardı.
Bazıları dünyanın hâlâ görünmeyen tabiatüstü varlıklar tarafından yönetildiğine inanır ve onların etkisinde kalarak acıktıklarını, seviştiklerini, korktuklarını, saldırdıklarını kabul ederler. Bu varlıklar yalnızca şaman gibi özel yetenekleri olan insanlara görünür.” Geliştiğini iddia eden toplumlarda bile hâlâ inanç sömürücüleri fink attığından Soğuk’un anlattıklarını yadırgamıyorum. Devam ediyor: “Tek tanrılı dinlerin hışmına uğramadan önceki -ilkel sıfatıyla aşağılanan- bütün toplumlarda olduğu gibi Inuit de Tabiat Ana’nın yarattığı her şeyin canlı olduğuna inanırdı. ‘İnsanlar, hayvanlar, böcekler gibi dağlar, buzullar, nehirler, göller, taşlar da canlıydı. Hatta kullandıkları silahlar, eşyalar bile… Kendileri de dâhil olmak üzere her şeyin içinde onu yöneten bir varlık yani inua olduğunu kabul ederlerdi. Bazıları hâlâ inanır.”

Vahşi Kim?
“At gözlüğü takan misyonerler adaya geldiklerinde düzen ve disiplinden yoksun, cahil, merhametsiz, özetle vahşi yaratıklarla karşılaştıklarını düşündüler.” Nüktedan, barışçıl, sakin tabiatlı vahşiler! “Birisine kızsalar dahi ‘İnsanlar’ sözcükleri dikkatle seçer, karşılarındakine yalancı bile dememek için olabilecek en hafif ifadeyi bulmaya çalışırlar yahut konuşmayarak cezalandırırlar onu. Yerliler arasında bırak kavgayı, ağız dalaşı bile yok denecek kadar azdır. İlk gelen Avrupalı denizciler aralarında kavga ettiklerinde ‘birbirlerine insan gibi davranmıyorlar,’ dediklerini kulaklarımla duydum. Inuit halkının dağarcığında yalancı, hain, hödük, zorba gibi kelimeler yoktur. Küfrü Beyazlar getirmiştir adaya. Ayrıca hırsızlık, yalan hiç hoş karşılanmaz. Borçlarına çok sadıktırlar. Yaşadıkları zor koşullar onları sorunları büyütmeden, eldeki olanaklar çerçevesinde çözmeye itmiştir. Bu dillerine, müziklerine, masallarına, giysilerine, evlerine, hatta yiyeceklerine bile sinmiştir. Sadelik, yaratıcılık, sağlamlık yaşamlarının temelini oluşturur. Kültürlerine, geçmişlerine sımsıkı bağlıdırlar.
Inuit halkının dağarcığında yalancı, hain, hödük, zorba gibi kelimeler yoktur. Küfrü Beyazlar getirmiştir adaya. Ayrıca hırsızlık, yalan hiç hoş karşılanmaz. Borçlarına da çok sadıktırlar.
Yaşamaktan zevk alan, canın değerini bilen ‘İnsanlar’ çocuk gibi neşelidir. Dost canlısı Inuite göre yalnızlık mutsuzlukla eş anlamlıdır ve çok tehlikelidir. Onu en çok mutsuz eden şeyse yakınındaki birisinin çektiği yokluk ve açlıktır. Bu yüzden elinde ne varsa bölüşür. Konukseverlik en büyük özellikleridir. Aç veya kar fırtınasına yakalanmış bir yabancı evin şartları uygunsa istediği kadar kalabilir. Bu düşman için dahi geçerlidir. Konuk evden ayrılırken de yanına mutlaka azık verilir. Aslında yaşadıkları ortamın onlara kazandırdığı bir özelliktir bu. Gün gelip benzer durumda kaldığında başını sokabileceği bir yere onun da ihtiyaç duyacağını aklından hiç çıkarmaz.
Grönlandlılar o kadar hassastır ki yazın ailesini ve malzemeleri tekneye yükleyip ava çıkan bir Inuk kamp yeri ararken kıyıda çadırların olduğu bir yer görürse yaklaşır ve sessizce bekler. Eğer kıyıdakiler görmezden gelirse başka yer aramaya koyulur. Ancak, ‘Hadi gelin! Burada teknenizi çekecek, çadırınızı kuracak uygun yerler var,’ derlerse karaya çıkar.” Soğuk’un anlattıklarından sonra düşünmeden edemiyorum: Acaba Grönlandlılar mı vahşi yoksa bu sıfatı onlara yakıştıranlar mı?

Eskimolojinin Babası
Sohbet sürerken bordo renkli bir evin önüne geliyoruz. Soğuk, “Kapalı ama yine de size bu evi göstermek istedim. Kar ve sis, buz ve kayadan oluşan Grönland’ı keşfe çıkanlar arasında ayrı bir yeri olan, damarlarında Inuit kanıyla 1879’da doğan Knud Rasmussen’in evi burası,” diye anlatıyor. “Babası Danimarkalı bir papaz, annesi yarı Danimarkalı yarı Grönlandlı bir kadındı. Inuit masallarıyla büyüdü küçük Knud. Elinde kırbaç ve buz, kızak üzerinden hiç inmezdi. Erkeklerin av dönüşünü dört gözle beklerdi. Foklar, morslar, balinalar bölüşülürken avcıların maceralarını can kulağıyla dinlerdi. 12 yaşında kendi kızağıyla tek başına çıktığı uzun gezilerde buzun ruhunu hissetmeye, tanımaya başlayınca dost olduk onunla. Okuldan hiç hoşlanmazdı, adeta sürünerek giderdi. Gönlünce kürek çekmeyi, avlanmayı hayal ederek yazın gelmesini iple çekerdi.



Babası Danimarka’ya tayin edilince görüşemez olduk fakat gelip gidenlerden haber alıyordum. Adadan biraz da zorla koparılan Knud’un mutsuz olduğunu söylüyorlardı. Durmadan yağmur yağan Kopenhag’dan hiç hoşlanmıyormuş. Liseyi zar zor bitirmiş. Üniversiteyi ise yarım bırakmış. Tiyatrolarda ve operalarda çıktığı küçük rollerde başarısız olunca gazeteciliğe soyunmuş. 1900’de yerlilerle ilgili edebî malzeme toplamak amacıyla bir gazete adına İzlanda ve İsveç’e gitse de aklı hep Grönland’daymış.
Aradığı fırsatı 23 yaşında bulabilmiş. Bir etnoloğun isteği üzerine Inuit kültürünü incelemek amacıyla 1902’de yapılan keşif seferine katılınca tekrar bir araya geldik. Çok mutluydu. Dostlarına ‘Bana köpeklerimi ve kışı verin, gerisi sizin olsun,’ derdi. En kısa zamanda döneceğine söz vererek ayrıldı buradan. Danimarka’da notlarını kitaplaştırmış ve o yıllardaki adlarıyla Eskimolar üzerine konferanslar vermiş. 1908’de varlıklı bir Danimarkalı işadamının kızıyla evlenmiş. Ancak birkaç ay geçince eşi Dagmar kocasının aslında Grönland’la evli olduğunu fark etmiş. Çünkü Knud çoğunlukla buradaydı. Ara sıra da evine gidiyordu. 1910’da bir arkadaşıyla kuzeybatı Grönland’da yerli dilinde Fok Kalbi anlamına gelen Ummanaq’da Thule adını verdiği; dükkânı, deposu, reviri, bayrağı olan bir üs kurdu. Amaçlarından biri yerlilerin mallarını değerinde satabilmelerini sağlamaktı. Diğeriyse Grönland’ın kuzeyi üzerinde ABD’nin ve Norveç’in hak iddia etmelerini engellemekti1. Thule ayrıca diğer kâşiflere, arkeologlara ve coğrafyacılara da açık bir bilim üssüydü.
Dünyadaki diğer insanlardan kopuk yaşayan Inuit halkının gerçek kimliğini anlatmasından ötürü Knud Rasmussen Eskimolojinin Babası ilan edilir.
Şöhret düşkünü ve bilinmeyeni keşfeden ilk kişi olma saplantısındaki birçok kâşiften farklıydı Knud. Ömrünü Inuit halkının sadece çiğ etle beslenen vahşi yaratıklar olmadığını ve kendilerine özgü bir kültüre sahip olduklarını Beyazlar’a anlatmaya adadı. ‘Başkalarının Grönland ve orada yaşayanların üzerine döktüğü taşları kaldırmaya’ çalışıyordu. 1933 yılına kadar çıktığı yedi keşif seferinde ‘İnsanlar’ın köklerini, geçmişlerini, göç yollarını, yaşam biçimlerini, inançlarını inceledi; efsaneleriyle, öyküleriyle, şarkılarıyla, resimleriyle kendilerini anlatmalarını sağladı. Yaşadıkları yerlerin haritasını çizdi, biyolojik ve etnografik araştırmalar, arkeolojik kazılar yaptı2. Tarih öncesi insanlar olarak tanımlanan, Buz Çağı yaşam tarzını sürdüren avcılar olan ve dünyadaki diğer insanlardan kopuk yaşayan Inuitin gerçek kimliğini anlatmasından ötürü de Eskimolojinin Babası ilan edildi. Knud Rasmussen yedinci seferinde yerlilerin geleneksel yiyeceklerinden kivioqtan3 salmonella kapınca apar topar Danimarka’ya götürüldü. 21 Aralık 1933’te 54 yaşında yaşama veda ettiğini duyan Inuit halkını görmeliydin. Göz pınarları günlerce kurumadı.”
Otele dönerken adada geçireceğimiz son gece üzerimize çöküyor. Elmas tozları yine parıldıyor. Gökyüzünü hayranlıkla seyrettiğimizi gören Soğuk vaktiyle şahit olduğu bir anısını anlatıyor: “Bir keresinde Avrupalı bir kâşif Inuit avcılarının kurduğu kampta geceliyordu. Karanlık bastırınca teleskopunu kurup gökteki yıldızları yeryüzüne indirmeye çalıştı. Avcılar kahkahalarla gülünce kâşif nedenini sordu. İçlerinden biri yıldızlara, aya gitmek için böyle araçlara gerek olmadığını söyledi ve ekledi: ‘Şamanlar istedikleri zaman oralara giderler.’” Ne yapsam da bir şamanın kuyruğuna takılsam diye düşünürken otele geliyoruz. Gece birkaç kez kalkıp gökyüzüne bakıyorum, boşuna; Ay ve yıldızlar ayakta lakin kuzey ışıkları bu gece de uykuda.
Sabah yolcu etmeye gelen Soğuk’a Grönland’a doyamadığımızı söylüyorum. “Acele etseniz iyi olur. Geç kalırsanız Grönland’ı bir daha bu halde görmeniz mümkün olmayabilir,” deyince boğazım düğümleniyor. Sessizce vedalaşıyoruz.



Dünya Büyük
Pilot içimden geçeni hissetmiş gibi uçağı Ilulissat Buzfiyordu üzerinden uçuruyor. Kısa süre sonra da buz örtüsü görünüyor. Uçsuz bucaksız… Yanımda oturan dişlerinin çoğu dökülmüş güleryüzlü Inuk’a, “Hiç buz örtüsünün üzerine çıktın mı?” diye soruyorum. “Hayat olmayan yerde ne işim var? Yalnızca intihar etmek isteyenler gider oraya,” deyince ürperiyorum. İnsan yaşamına uygun iklim koşullarının oluşmasına sağladığı büyük katkıyla dünyadaki canlılara hayat veren dev buz örtüsünün hayata son verilecek yer olarak düşünülmesi ne yaman çelişki. Yükü ağır zavallının…
Üzerinde uçmakla bitmeyen buz örtüsünün ne kadar büyük olduğunu söyleyince “Dünya kadar değil,” diyor. “Çocukken anneannem bir masal anlatırdı: Aynı yerde yaşayan iki genç çift bir gün sohbet ederken erkeklerden biri ‘Dünya büyük,’ demiş. Öbürü ‘Evet, ama ne kadar büyük? Kızakla ne kadar gidersen git her taraf buzla kaplı,’ diye konuşmuş. İkisi aynı anda ‘O zaman araştıralım, bakalım,’ demiş. Hemen kızakları hazırlayıp ters yönlerde yola çıkmışlar. Yaz gelip de buzlar eriyince kışın gelmesini bekliyormuş her iki çift de. Zaman hızla geçiyor fakat bir türlü karşılaşamıyorlarmış. Derken iki çiftin de çocukları olmuş. Yıllar birbirine bağlanırken çocuklar büyümüş. Evlenecek yaşa geldiklerinde yollarına çıkan kabilelerdeki gençlerle hayatlarını birleştirmişler. Her geçen yıl iki ailedeki bireyler çoğalırken kızakların sayısı da artıyormuş. Bir zaman gelmiş, ailelerin kurucusu erkekler yaşlılıktan kızakları süremez, eşleriyse giysi dikemez, yemek hazırlayamaz olmuşlar. Yine de çıkış amaçlarını unutmuyor, durmadan yola devam ediyorlarmış. Bütün işi gençler yapıyormuş artık.
Nihayet her iki grup da çok uzakta birer nokta görmüşler. Noktalar yavaş yavaş büyümüş ve sonunda birleşmişler. Kızaklardan inen yaşlı çiftler torunlarının elinden tutup yürümeye başlamış ve karşı karşıya gelmişler. Gözleri artık görmediğinden birbirlerini ancak seslerinden tanıyabilmişler. Kucaklaşmanın ardından erkeklerden biri, ‘Dünya çok büyük,’ demiş. Diğeri de ‘Evet, yola çıkarken tahmin ettiğimizden de büyükmüş,’ dedikten sonra dördü de ölmüş.” Anneannenin masalı belki orada bitmiş lakin Grönland masalı bitecek gibi değil…
DİPNOTLAR
1. O tarihlerde Grönland’ın güneyi Danimarka’ya bağlı olsa da kuzeyin kime ait olduğu konusunda belirsizlik varmış. Knud Rasmussen, Robert Peary’nin keşif seferleri sonunda ABD’nin, Otto Svendrup adındaki kâşifin işlettiği bir fok avlama istasyonu nedeniyle de Norveç’in bölgede hak iddia edebileceğinden endişelenmiş ve Thule’ye Danimarka bayrağı dikmiş.
2. Thule adı verilen keşif seferlerinin en meşhuru 1921-1924 yılları arasında yaptığı beşincisidir. Bu seferde Grönland’dan kızakla yola çıkan Rasmussen yaklaşık 38,600 km kat ederek Bering Boğazı’na kadar Kuzey Amerika’daki her Inuit kabilesini ziyaret etmiş.
3. Kivioq yaygın alk denilen bir denizkuşunun fok bağırsağına doldurularak iki ay çürütüldükten sonra yenilen, adada çok sevilen bir yiyecek.
Leave a Reply