DÜNYANIN TEPESİNDEKİ ADA: GRÖNLAND (BÖLÜM 4)

El Değmemiş Tabiat

B

itmek bilmeyen Grönland masalının devamını dinlemek için üç yıl beklememiz gerekiyor. Kuzey Kutup Çemberi’nin hemen kuzeyinde yer alan Kangerlussuaq Havaalanı’na doğru alçalırken altımızda Grönlandlıların Büyük Buzul dedikleri buzörtüsünün sonsuz ve ıssız ışıltısı göz alıyor.Adanın diğer yerlerine göre hem daha ılık hem de Kuzey Amerika’yla Avrupa arasında yakıt ikmaline uygun orta nokta olduğundan II. Paylaşım Savaşı sırasında ABD’liler tarafından inşa edilen havaalanına iniyoruz. Büyük uçakların kullanabildiği adadaki uluslararası tek havaalanı.İlk gelişimizde olduğu gibi uçağın kapısı açıldığında bizi karşılayacağını sandığımız Soğuk ortalarda yok. Merdivenlerden inerken ılık hava yüzüme çarpınca nedenini anlıyorum. Gemiye binmek üzere limana giderken Grönland’da görmeye pek alışkın olmadığımız yeşil çayırlar şaşırtıyor. Yerel rehber yaz aylarında taze çayırların tadına bakmak isteyen çok sayıda rengeyiğinin bölgeye geldiğini söylüyor. O zaman avcılar da burada kamp kurarmış. Avladıkları geyikleri bir yandan yer, bir yandan da kış için kuruturlarmış.

Rehberimiz adadaki yaklaşık 58 bin kişinin1 yüzde 90’ının batı kıyısında yaşadığını söylüyor. Doğu kıyısındaysa kutuptan gelen güçlü akıntının taşıdığı buz kütlelerinin gemi ulaşımını zorlaştırması yüzünden az sayıda insan yaşıyormuş.

Rehber, “Üzerinde ilerlediğimiz karayoluna bakıp da her yere yol olduğunu sanmayın,” diyor. Grönland’da toplam uzunluğu sadece 150 km olan karayolunun 40 km’si Kangerlussuaq’taymış2. Buradakini de bir zamanlar araçlarını buzörtüsünün zor koşullarında denemek isteyen bir Alman üretici yaptırmış. 500 kişinin yaşadığı kent 120 mil uzunluğundaki Kangerlussuaq Fiyordu’nun dibinde, 3 milyar yıllık kayaların arasında küçücük… Yarım saat sonra kutup koşullarında sefer yapabilecek şekilde hazırlanmış yolcu gemimizle buluşuyoruz.

 

Yolcuların Kangerlussuaq Fiyordu'nda bekleyen gemiyle buluşmak üzere botlara binişi.

Erken yenen akşam yemeğinin ardından gemi fiyordun koyu derinliğinden açıkdenize doğru ilerlerken güvertede Grönland’ı tekrar görebilmenin tadını çıkarıyoruz. Günbatımına yakın hava soğuyunca beklediğim sesi duyuyorum; eski dost Soğuk. Nefesiyle ürperiyorum ama istediği kadar üşütebilir, titretebilir, dondurabilir… Yeter ki anlatsın bize dünyanın tepesindeki adayı, Grönland’ı.

Soğuk, biraz da meraklı gözlerle çoğu insana göre itici bile olan kaya, kar, buz ve etrafı fırtınalı denizlerle kaplı Grönland’a bir kez daha neden geldiğimizi soruyor. Bir çırpıda buzdan heykelleri, sarayları, nehirleri, çölleri; buzdan arta kalan yerlerde bulabildiği bir avuç bile sayılmayacak toprağa tutunmaya çalışan bitkileri; onlarla ve birbirleriyle beslenmeye çalışan az sayıda hayvanla dünyanın en zor koşullarında yaşamlarını sürdürme konusunda belki de yeryüzünün en başarılı ‘İnsanlar’ını sayıyorum. Daha ne olsun?..

İki Kardeş

Güneş batarken dolunay yükseliyor. Soğuk’un anlattığına göre Grönlandlılar, delikanlı Ay ile kız kardeşi Güneş’in eskiden aynı evde yaşadıklarına inanırlarmış. Efsane bu ya, her gece Güneş’in yatağına bir erkek gelir ama kim olduğunu bir türlü söylemezmiş. Meraktan kıvranan Güneş dayanamamış ve erkeğin kim olduğunu öğrenmeyi kafaya koymuş. O gece ellerine sürdüğü yağ lambasının isini gelen gence sarılarak sırtına bulaştırmış. Sabah olunca kardeşinin beyaz rengeyiği kürkünün sırtındaki el izlerini görünce acı gerçeği anlamış. Utancından ve kızgınlığından ne yapacağını bilemeyen Güneş göğüslerinden birini kesip, “Madem bedenimden bu kadar hoşlanıyorsun, al bununla yetin!” diyerek Ay’ın önüne fırlatmış ve kapıyı çarpıp elindeki meşaleyle göğe uçmuş. Peşinden de avucunda köz halindeki yosunlarla hem pişman hem vurgun Ay… O gün bu gündür ikisi de gökyüzünde ayrı evlerde otururlarmış. Ay’ın yüzeyindeki lekeler o geceden kalan is lekeleriymiş. Dünyaya inip hâlâ aşk peşinde koştuğundan Inuit kadınları Ay’lı gecelerde tek başlarına dışarı çıkmazlarmış. Inuit halkına göre Ay soğuk havadan da sorumluymuş. Eline aldığı dev mors dişini bıçakla yontarak yeryüzüne kar serpermiş.

Yeryüzünün en zor koşullarında hayatta kalmayı başaran bitkilerin, hayvanların ve ‘İnsanlar’ın adası: Buzdan çölleri, nehirleri, sarayları ve heykelleriyle Grönland...

Tabiat Ana’nın Gösterisi

Sohbet koyulaşırken dolunayın sudaki yansıması fiyord boyunca uzuyor. Soğuk’la güvertede dolaşıyoruz, bir aşağı bir yukarı. Bizim gibi taze Grönland havası soluyan birkaç kişi daha var. Bir ara göğün küçük bir kısmını örten bulutlar aydınlanıyor. Şehir ışıklarının yansıması gibi fakat yakınlarda yerleşim yok ki. Soğuk’a gösterince gülümsüyor, “İşte yıllardır görmeyi umduğun gösteri, kuzey ışıkları,” diyor. “Inuit inanışına göre Cennet’e giden yolda ölülere rehberlik eden ruhların taşıdığı meşalelerin ışıkları…” ‘Böylesine güzel bir olayı görüp de hayran olmamak mümkün değildir,’ diyen Antarktika kâşifi Robert Scott’a selam gönderiyorum. Karanlık gökyüzü, ipleri hızla çekilen dev bir perde gibi dalgalanıyor ve yeşil kuzey ışıkları sahne alıyor. Geniş yaylar halinde titreyerek alevleniyor, parlıyor, dalgalanıyor, soluklaşıyorlar… Derken nabız gibi atarak göğün kubbesine doğru fışkırıyor, sonra başka bir yerde alevleniyorlar. Tabiat Ana’nın ilahî sanat gösterisi… Huşu içinde seyrediyoruz.

Gökyüzü ipleri çekilen dev bir perde gibi dalgalanıyor ve kuzey ışıkları geniş yaylar halinde titreyerek alevleniyor, dalgalanıyor. Tabiat Ana’nın ilahî sanat gösterisi… Fotoğraf Arman Ersev.

Soğuk, kuzey ışıklarının en güzel 60o ve 70o  kuzey enlemleri arasında izlendiğini söylüyor. Bulunduğumuz konum tam o aralıkta. “Ama uzaydan görünüşleri bir başkadır. İmkânın olsa da astronotlar gibi yukarıdan bakabilsen. Hıristiyan ressamların azizlerin kafasının üstüne yerleştirdiği kutsal halelere benzerler. Aslında ışık gösterisi senede ortalama 200 gün sahnelenir fakat sadece bugünkü gibi bulutsuz havalarda izlemek mümkün olur. Eylül ile nisan arasında görülseler de en uygun aylar şubat ve marttır.

Vikinglerin ateş ve demir işleri tanrısı Volkan’ın demir döverken saçılan kıvılcımların neden olduğunu söylediği kuzey ışıkları yerden yaklaşık 100-300 km yükseklikte oluşur. Güneşteki patlamalar sonucu solar rüzgârlarla gelen elektronlar atmosferin üst tabakalarındaki oksijen ve nitrojen atom ve moleküllerine çarpınca ışık biçiminde açığa çıkan enerjiyle görünür hale gelirler. Elektronlar dünyaya yaklaştıklarında merkezi Manyetik Kutup olan manyetik sahanın kontrolüne girer ve düz hat şeklindeki rotalarından saparak auroral oval denen bir hattın üzerinde toplanırlar.”  Yaklaşık iki saat sonra ışıkların rengi sarıya dönüyor, ardından da perde kapanıyor3. Yatağa uzandıktan sonra ışıklar kamaranın karanlık tavanında bütün gece hafif bir tül gibi titreşmeye devam ediyorlar.

 

Evighed Fiyordu'nun girişindeki adadaki balıkçı köyü Kangaamiut Köyü'nün nüfusu sadece 296.

Gece yol alan gemi ertesi gün öğlene doğru 46,6 mil uzunluğundaki, ortalama 700 m derinliğindeki Evighed Fiyordu’nda iki koyun birleştiği yerde demirliyor. Etrafımız yüksekliği 2 bin metreyi bulan dik dağlarla çevrili. Zirveyse zirve, buzulsa buzul, fiyortsa fiyort… İşte Grönland! Tabiat Ana’nın el değmemiş hali.

Vaktiyle buzulun oyduğu ve denize kavuştuğu koya gitmek üzere botlara biniyoruz. Eski buzul yatağının yan duvarlarını oluşturan sarp kayalıklar yavruları henüz göç edecek kadar büyümemiş karaayaklı martılarla dolu. Gagalarında kutup morinalarıyla yuvaya dönen ana babalarını gören yavrular çığlık çığlığa. Denizle bağı çoktan kopan buzuldan doğan dereciklerin taşıdığı pudra inceliğindeki alüvyon karaya çıktığımız yeri kaplamış. Belki de ıssız koya ayak basan ilk Beyazlarız. Bir zamanların kâşifleri gibi… Onlardan farkımız bulup sömürdüklerimizle değil gördüklerimizle, hissettiklerimizle zenginleşme tutkusu.

 

Yazın besin açısından zengin soğuk sularda üremek için gelen kara ayaklı martılar. Yavruların ana yiyeceği kutup morinaları.
Buzuldan doğan dereciklerin taşıdığı pudra inceliğindeki alüvyonun içindeki ölü martı burada da yaşamla ölümün el ele gezdiğini anlatıyor adeta.

Tek başıma kalmak istediğimden gruptan uzaklaşıp içerdiği mineraller nedeniyle süt beyazı renkte akan dereciklerin arasında dolaşıyorum. Anlattıkları binlerce yıllık masalları dinlerken kendimden geçiyorum. Dalıp gitmişim… Bizi kutup ayılarının merakından korumak için tüfekle nöbet tutan rehberlerden biri telaşla yanıma gelip uyarıyor. Buzula yaklaşırken kaptandan telsizle rüzgârın arttığı haberi gelince geri dönüyoruz. Botumuzu kullanan rehber geminin etrafında çırpıntıda sallanarak sıra beklemektense diğer koydaki, denizle henüz ilişkisi kesilmemiş buzula götürüyor. Üzerinden dökülen şelaleler buzulun yaşam enerjisini sinsi sinsi tüketiyor sanki. Rüzgâr gittikçe artarken telsizden sıramızın geldiğini duyuyoruz. Küçük buzdağlarının arasından dönerken sırılsıklam oluyoruz. İçimize işleyen Soğuk o kadar mutlu ki!.. Bakışlarından belli.

Issız koya ayak basacak belki de ilk Beyaz Adamlar gemiden kıyıya şişme botlarla on kişilik gruplar halinde taşınıyor.
Gezginler karaya çıktığında silahlı rehberler kutup ayısı saldırısına karşı gözcülük yapıyor.

Güçlü Varlık

Üşüyen içimizi yemekhanede ısıtıp tekrar güverteye çıkıyoruz. Fiyordu kuşatan dağın kuytularında tutunan kar kristalleri kendilerini fırtına şiddetine ulaşan Rüzgâr’ın elinden kurtaramıyor, zirveden zirveye savruluyorlar. Güverteyi arşınlayan Soğuk’un yanına gidiyorum. Gemideki iki Inuit rehberden biri olan Nunavutlu (Kanada) Johnny Isaaluk’la sohbeti koyulaştırmış. Bizim sadece sesimiz ve bakışlarımız içine gömüldüğümüz polar giysilerden dışarı çıkabilirken Johnny’nin yakası bağrı açık. Belli ki o da en az Soğuk kadar rahat. Inuit halkı için ‘İnsanoğlunun en zor şartlara bile uyabilen güçlü bir varlık olduğunun kanıtıdır,’ diyen Nansen’i saygıyla anarken Soğuk, Norveçli kâşifin ‘Başkalarının hayatının sona erdiği yerde onlarınki başlar,’ dediğini hatırlatıyor. “O, hayatta kalabilmek için avın ne zaman nerede olduğunu bilmeli, nasıl davranacağını hissetmeli; vurduğu avı gerektiği gibi temizlemeyi, yemek yapmayı, derileri sepilemeyi becerebilmeli,” diye de ekliyor. “Bununla da yetinmemeli. Derilerden giysi, ayakkabı, eldiven, başlık dikebilmeli; soğuğa, açlığa ve yorgunluğa dayanabilmeli; can dostu köpekleri iyi yetiştirebilmeli, yönetebilmeli, besleyebilmeli, hatta onların veterineri olabilmeli; kızağını kendi yapıp onarabilmeli; gözleriyle sisi, karı ve karanlığı delebilmeli. Buzun, suyun ve havanın dilini anlamalı; kar veya buzdan kafasını sokacak bir ev yapabilmeli… Kısacası becerikli, güçlü ve sabırlı olmalı.

Fakat Beyaz Adam’ın gelişiyle her şey allak bullak oldu. Avrupalılarla karşılaşan bütün yerlilerin başına geldiği gibi onlar da varlıklarını tehlikeye düşürecek sorunlarla karşı karşıya kaldı. İlk başta Beyaz Adam’dan aldıkları metal bıçak, zıpkın gibi aletler hayatlarını kolaylaştırmış gibi görünse de balinacılar Inuitin önemli besin ve yakacak kaynaklarının çoğunu yok etti. Örneğin taze et ihtiyaçlarını karşılamak amacıyla rengeyiklerinin soylarını neredeyse tükettiler. Balinacıların giderken bıraktıkları tüfekler de Inuitin başına bir başka bela oldu. Eskiden zıpkınla koydaki fokları sessizce avlayabilirken tüfek patlayınca hayvanların hepsi korkup kaçtığından yalnızca birini avlayabildiler. O da batıp kaybolmazsa. Oysa zıpkına bağladıkları fok idrar kesesinden yapılma şamandıra sayesinde hayvanı takip edip ölse bile kolayca denizin koynundan çekip çıkarabiliyordu. Zamanla zıpkın kullanma becerilerini de kaybettiler. Kötü havada tüfekle denize açılamadıklarından aç kaldılar.

Birçok kuzey ülkesinde olduğu gibi Grönland’da da yalnızlığın tetiklediği duygusal rahatsızlıklar nedeniyle alkol bağımlılığı ciddi bir sorun.

Beyaz Adam’ın yanında getirdiği çiçek hastalığı ve difteri adındaki belalar o güne kadar yaşadıkları bütün felaketlerin pabucunu dama attı. Bedenler bunlara karşı kendisini nasıl savunacağını bilmediğinden birçok kabile yok oldu. Bir de içki. Birçok kuzey ülkesinde olduğu gibi yalnızlığın tetiklediği duygusal rahatsızlıklar nedeniyle alkol bağımlılığı çok ciddi bir sorun haline geldi. Çünkü genetik olarak Inuitin bünyesi alkolü parçalayacak amino asiti yeterince üretemez4. Sırası gelmişken yalnızlık kadar uzun karanlığın da alkol bağımlılığına ve intihara neden olduğunu söylemeliyim5.” Herman Melville’in ‘Grönland’da geceler o kadar uzun sürer ki bir bebeğin tam anlamıyla bir günlük olduğunu söyleyene kadar bebek üç aylık olur,’ dediği aklıma geliyor.

Soğuk’a bir Inuk kadar dayanıklı olmadığımı hatırlatmanın zamanı. Hem geç oldu hem üşüdüm, yoruldum. Ayrılırken dokundurmadan edemiyor: “Beyaz Adam gelene kadar Grönlandlılar kendilerini zamanın dar kalıplarına sokmak nedir bilmezdi. Saat kaç, günlerden ne, hangi yıl… Hiçbiri umurlarında değildi. Acıktıklarında avlanır; canları istediğinde şarkı söyler, dans eder, sevişirlerdi; uykuları geldiğinde de uyurlardı. Haydi, iyi geceler!”

Dünyanın en küçük ve en kuzeyindeki başkent: Nuuk.

En Kuzeydeki Başkent

Sabah gözümüzü adanın başkenti Nuuk’a yaklaşırken açıyoruz. Alelacele bir şeyler atıştırıp güverteye çıktığımızda “İşte, karşınızda dünyanın en küçük ve en kuzeydeki başkenti6,” diyor Soğuk. Toplu konutlarda uzun süre karanlık ve kasvetli havada yaşamak zorunda kalan yaklaşık 18 bin kişinin hayatını bir nebze olsun canlandırmak için olsa gerek Ilulissat gibi burada da evlerin bir kısmı rengârenk boyanmış. Adının yerli dilinde ‘Burun’ anlamına gelmesinin nedeni kentin derin bir fiyordun girişindeki burunda kurulu olması. Gemi iskeleye yanaştıktan sonra yerel rehberler bizi halsizleşen Soğuk’tan devralıyor. Çünkü sıcaklık 7oC. Grubumuza eşlik eden yerli genç kızla parlamento  binasına giriyoruz. Toplantı salonu Danimarkalılar tarafından Nuuk’un 1728’de Godthåb adıyla kuruluşunu hikâye eden tablolar, dokumalar ve yerel sanatçıların eserleriyle süslenmiş. Adalıların ‘sanat’ın karşılığı olarak kendi dillerinde kullandıkları kelimenin anlamı ‘tuhaf görünen şeyler yaratmak.’ Sabuntaşından, kemikten, deriden ‘tuhaf’ şeyler üretmekte hakikaten üzerlerine yok. Bunları yaratırken yaban hayattan ve ruhlar dünyasına ait inançlarından esinleniyorlarmış. Rehber, Nuuk’ta her kış Inuit sanatçılarının buzdan heykeller yaptıklarını anlatıyor. Tabiat Ana’dan esinleniyorlar belli ki.

Gezginler duvarlarında başkentin kuruluş öyküsünün yerel sanatçılar tarafından yapılmış resimlerle anlatıldığı Grönland Meclisi'nde.
Bir zamanlar sırtlarında fok, yunus taşıyan Grönlandlılar şimdi beton ve cam binalar taşıyor!

Şamandan Papaza

Parlamentodan çıkıp 15 dakikalık yürüyüşle bir kiliseye geliyoruz. Rehber 1849’da inşa edilen kilisenin adının ‘Kurtarıcımız Kilisesi’ olduğunu söylüyor. Önündeki tepenin üzerinde de boğazına kadar ilikli Lutheryen tarzı giysiler içinde kurtarıcıları! Rehber, heykelin rahip Hans Egede’ye ait olduğunu söyleyince mağrur bakışlar anlam kazanıyor. Grönland’daki çivileri yerinden oynatan din adamı kendisiyle ne kadar gurur duysa az! Taş Devri insanları gibi yaşayan vahşi ve kâfir Inuit halkına hangi yolun doğru olduğunu gösteren ilk misyoner olduğu için…

Heykeli yakından görmek amacıyla tepeye tırmandığımda Soğuk yanı başımda bitiyor. Kabanımın yakalarını kaldırırken anlatmaya başlıyor: “Balinacılıktan iyi gelir elde eden ülkelerin adaya gittikçe daha fazla ilgi göstermesinden rahatsız olan Danimarka-Norveç kralının imdadına bu misyoner yetişti. Hans Egede hükümetten aldığı destekle 3 Temmuz 1721’de Nuuk yakınındaki bir adada Bergen Kumpanyası’nı kurarak koloninin ilk adımını attı. Kazandığı parayla Hıristiyanlığı yaymayı planlayan Egede kendisiyle gelen 45 kişiyle çalışmaya başladı. Vikinglerden miras kalması muhtemel Hıristiyanlığın izlerini aramaya koyulan misyonere yerliler önceleri yardımcı oldular. Fakat Danimarkalıların misafir değil ev sahibi olmaya geldiklerini anlayınca uzaklaştılar.

İnatçı Hans Egede pes etmedi; dillerini öğrendi, onlarla birlikte yaşamaya başladı. Isınmak ve fok derisinden yapılmış ıslak giysileri kurutmak için kandillerde ve ocaklarda yakılan balina yağının, derileri tabaklamak için kaplarda biriktirilen idrarın, çürümüş etin mide kaldıran kokusuna sabırla dayandı. Kaldığı iglolarda veya çadırlarda etrafında çırılçıplak dolaşanlara, onların hayatının bir parçası olan bitlere, insanların kemikten yapılmış bıçaklarla sıyırdıkları terlerini veya sümüklerini yemelerine tahammül etti. Ama Hıristiyanlığın en küçük izine bile rastlayamadı. Bunun üzerine kendisini Inuit kavmini kâfirliğin kış gecelerine benzeyen koyu karanlığından kurtarmaya vakfetti. Hastalanan yerlileri iyileştirmeye başlayarak o güne kadar ‘İnsanlar’ın ana direğini oluşturan şamanların etkisini azaltmaya çalıştı. Tedavileri sayesinde güven kazandıkça onları şeytanın yardımcıları, ayinler sırasında söyledikleri şarkıları şeytan şarkıları ilan etti. Kutup ayısının idrar torbasının bir kasnağa gerilerek yapılan ve yerlilerin birbirleriyle, atalarıyla ilişki kurmalarını sağlayan; hastalıkları tedavi ederken, yas tutarken, eğlenirken kullandıkları qilaat denen geleneksel müzik aletini yasakladı. Onun yerini koroyla söylenen ilahilerin almasını zorunlu tuttu.”

Taş Devri insanları gibi yaşayan vahşi ve kâfir(!) Inuit halkının doğru yolu bulması için zor kullanmaktan çekinmeyen misyoner Hans Egede. Diğer adıyla Grönland Havarisi.

Grönland Havarisi

“Güvenle birlikte güç de kazanan Hans Egede Grönlandlıları daha kolay yönetebilmek için Beyaz Adam’ın en meşhur taktiğini uygulamaya başladı: Aralarındaki dayanışmayı zayıflatmak amacıyla akrabaların büyük aileler halinde bir arada yaşamalarını yasakladı. Oysa ellerinin altında taş, kemik, deri ve sürüklenerek gelen ağaç parçaları dışında hiçbir malzeme olmayan ‘İnsanlar’ın dünyanın en zor koşullarında hayatta kalabilmeleri için akrabalar arasındaki dayanışma hayatiydi. Evler ayrılınca bir arada yaşamanın yararları da uçtu gitti. Artık her aile kendi başının çaresine bakmak zorundaydı. Daha fazla çaba, tehlike ve yorgunluk. Inuit onu hayatta tutan deriyi, kürkü ve yağı içki, sigara, kahve, ekmek, incik boncuk, gereksiz süs ve giysi karşılığında Beyaz Adam’a kaptırınca üşüyüp hastalandı, evi bütün kış karanlıkta kaldı.

Egede zamanla daha da ileri giderek yaz aylarında yerlilerin köyden ayrılarak av kampı kurmalarını engelledi. Kışın mikrop yuvası haline gelen evlerin üzeri bu yüzden açılıp havalandırılamayınca ve temizlenmeyince bulaşıcı hastalıklar arttı; yakınlardaki avlaklar aşırı av nedeniyle bereketini kaybetti. Adadaki binlerce yıllık düzen çökerken açlık ve yoksulluk çeken insanlara yardım edecek tek kurum kalmıştı ayakta. Kilise sonunda istediğini elde etmişti.

Grönland’daki ‘cehennemlikleri’ yola getirmeye bir süre sonra Alman Protestan misyonerler de talip oldu. Avrupa’dan getirdikleri dua kitaplarının ve yiyeceklerin arasına karışan griple kızamık Inuit halkını bir kez daha kırıp geçirdi. Salgınlar 1738’de Egede’nin karısına ayrıcalık tanımayınca pes eden misyoner eşinin cansız bedenini de alıp adayı terk etti. Kilise tarafından Grönland Piskoposu olarak atansa da bir daha adaya adım atmadı ve kendisini misyonerlerin eğitimine adadı. 1758’de ölen Hans Egede yaşadığı dönemde çabalarının meyvelerinin toplandığını göremese de Avrupa kültürünün ve Hıristiyanlığın Grönland’a yerleşmesindeki başarısından dolayı bugün Tanrı’nın ona layık gördüğü mekân her neresiyse orada Grönland Havarisi olarak anılmanın tadını çıkarıyor olsa gerek.

Soğuk ve Verimsiz

Belki hatırlarsın, Ilulissat’a geldiğinizde şehri Jacob Severin adlı tüccarın kurduğundan bahsetmiştim. Bergen Kumpanyası’nın iflasının ardından kral Grönland’la yapılacak ticaretin tekelini ona verdi. Ama tüccar karakterli Hollandalılar pes etmedi. Hatta bir senede 70 gemi gönderecek kadar ileri gittiler. Bunun üzerine Severin yabancı gemilerin adaya gelişini yasakladı. Bu karardan hoşlanmayan Hollandalılar silahlarla güçlendirilmiş beş gemi gönderdi. Fakat Severin de boş durmuyordu. Limana silahlandırılmış yedi gemi yerleştirdi. Yasağın uygulamaya başlandığı geceyarısı Severin’in gemileri ateş açınca Hollandalılar teslim oldu. Danimarka-Norveç hükümeti bu zaferin onuruna yerleşimin adını Jacobshaven olarak değiştirdi, yani Yakup’un Limanı.”

“Gün geldi Severin de pes etti. Kötü hava koşulları, denizyolunu tıkayan buzlar, salgınlar el ele verip ticaretin en önemli dürtüsü olan kârı yok etmişti. Bunun üzerine Danimarka hükümeti 1776’da Grönland’ı yabancılara kapattı ve adanın dış dünyayla bütün ilişkilerini yürütmek üzere Grönland Kraliyet Ticaret Kumpanya’sını kurdu. Ada, Kuzey ve Güney olarak ikiye bölündü. Kumpanyanın açtığı mağazaların genel müdürleri bu bölgelerin aynı zamanda idarî amiri oldu. Çalışanlarsa kolluk gücü… Grönlandlılar bu sefer de kendisini tanrı yerine koyan kumpanya idarecilerinin ve onların peygamberleri gibi davranan misyonerlerin eline düştü. Gecenin bir yarısında veya sabahın köründe kalkıp kiliseye gelmeyene para cezası ve dayak en yaygın terbiye yoluydu. ‘İnsanlar’ Beyaz Adam’a paçayı kaptırmışlardı bir kere.

DİPNOTLAR

1. Ocak 2020 nüfusu.
2. Ulaşım adanın kuzeyinde kışın kızakla, yazın kayakla sağlanıyor. Güneyde ise arazi taşıtları, helikopter ve feribot ana ulaşım araçları.
3. Zaman zaman yeryüzündeki enerji dağıtımını etkileyebilen kuzey ışıkları bilimsel olarak ilk kez 18. yüzyılda adı keşfettiği kuyrukluyıldızla anılan astronom Sir Edmund Halley tarafından açıklanmış. Elektronlar atmosfere girip oksijen ve nitrojen atom ve molekülleriyle çarpışınca enerjilerinin bir kısmını onlara aktarıyor ve bunların enerjileri flüoresanların içindeki neon molekülleri gibi ışığa dönüşüyor. Sarı ve yeşil ışıklar üst tabakalardaki oksijen atom ve molekülleri tarafından yayılırken alt tabakalarda oluşan koyu kırmızı, mor ve mavi ışıklar nitrojen atom ve molekülleri tarafından yayılıyor.
4. Grönland’da içki satışı belirli saatler arasında yapılıyor ve çok pahalı. Hafta sonlarıysa satışı yasak.
5. Grönland dünyada intihar oranı en yüksek yer.
6. Grönland 1979’da yapılan referandumla yerel hükümet tarafından yönetilme hakkına kavuşmuş. 2009’da Danimarka’dan özerkliğini kazanan adanın dışişleri ile savunmasını Danimarka üstlenmiş. Ada üç idarî bölgeye ayrılmış: Batı Grönland (Kitaa), Doğu Grönland (Tunu) ve Kuzey Grönland (Thule). Yaşayanların yüzde 90’ı Inuit, yüzde 8’i Danimarkalı. Yüzde 2’si de diğer ülke vatandaşları.

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *