KUZEYBATI GEÇİDİ'NİN KİLİTLERİ ( BÖLÜM 1 )

Kuzeybatı Geçidi’nin Kilitleri

G

rönland’ın başkenti Nuuk’tan ayrıldıktan sonra Kanada’ya ait Baffin Adası’na gitmek için aşmamız gereken 400 mil genişliğindeki Davis Boğazı’ndayız. Okyanus neredeyse 12 saattir 101 metrelik gemimiz Ocean Adventurer’la kedinin boğmadan önce patileriyle oynadığı fare gibi oynuyor. Rüzgâr’ın öfkesinin neye benzediğini görmek amacıyla gün doğarken kamara perdesini açıyorum. 6-8 metrelik dalgaların ak köpükleri boğazın karanlık sularını beyaza kesmiş. Yolcuların çoğu öğlene kadar ortalarda görünmüyor. H. Melville’in ‘yenilmez pehlivan’ adını taktığı deniz tutması sırtlarını yere getirmiş olsa gerek. Büyük bir özgüvenle yelkenci olduğunu söyleyerek gemi doktorunun dağıttığı önleyici ilacı reddeden can yoldaşım da yok ortalarda. Tecrübeli bile olsa her denizcinin bir sınırı olduğunu unutmuş olmalı! Kimleri pişman etmemiş ki deniz?

19. yy.'da Inuit ile el sıkışan Beyaz Adam yalnız gelmemişti. Grip, tüberküloz, zatülcenp, kızamık, çiçek gibi hastalıkları cübbesinin içinde saklayan Azrail de yanındaydı.

Yalpalayan geminin ayağımın altından kayıp gitmesi işten değil. Bu yüzden koridorlarda ve merdivenlerde üç nokta kuralına sıkı sıkı uyarak zar zor köprüüstüne çıkıyorum. Daha önce seyahat ettiğim büyük yolcu gemilerinin aksine seyir şartları çok kötü olmadığı sürece onların yaklaşık üçte biri uzunluğundaki bu gemide yolcuların köprüüstüne çıkmasına izin veriliyor. Zaten yolcu sayısı o gemilerin ortalama 2,500 yolcu kapasitesiyle kıyaslanamayacak kadar az; sadece 101. Köprüüstünde konuklara ayrılan bölümde görevlilerle sohbet edilebiliyor, tabii meşgul değillerse. Gemide 12 de rehber var. Tarih, bitkibilim, hayvanbilim, okyanusbilim, yerbilim, toplumbilim, insanbilim, sağlıkbilim… İçlerinden ikisi Inuit. Biri Nunavut, diğeri Labrador’dan. Hepsi de koltuklarında üç karpuz taşıyacak kadar yetenekli; uzmanlık alanlarında bilgi veriyor, sunum yapıyor, şişme botları kullanıyor, karaya çıkıldığında güvenliği sağlıyor, çevirmenlik yapıyor, ihtiyacı olanların yardımına koşuyorlar.

Gözüm rüzgârölçerde. Ekranda düzenli olarak 40 knotlar okunuyor. Kaydedilen en yüksek değerin 73 knot olduğunu görünce gece geminin gıcırdayan ahşap bir yalı gibi durmadan inlemesinin nedeni anlaşılıyor. Serdümen dikkatini dalgaları sancak baş omuzluktan karşılamaya vermiş. Rüzgâr’ın öfkesinin denizi ne hale getirdiğini seyrederken kutup fırtınakuşu da denen bir fulmarın kanat çırpmaya bile gerek duymadan 10 knota yakın hızla giden gemimize eşlik etmesini hayretle izliyorum. O da, sizin bu sularda ne işiniz var, der gibi bakıyor. Köprünün aralık olan penceresinden, nice hayaller kurduran, kurdururken canlar alan Kuzeybatı Geçidi’ni arayan kâşiflerin dümen suyunu takip ettiğimizi söyleyince gözleri açılıyor. Yaklaşıp , “Bu havada mı?” diye soruyor. “Aklından hiç çıkarma! Burası Boreas’ın kopup geldiği, Kutup Yıldızı’nın demir attığı yerdir. Hem kuzeyde çok buz var. Kutup şenliğine hazırlanmaya başladılar bile,” diye uyarıp yine kanat dahi çırpmadan pruvadan geçip serpintilerin arasında kayboluyor. Karşıdan esen fırtına değil hafif esinti sanki. O kadar rahat!

Davis Boğazı; 6-8metrelik dalgaların gemilerle kedinin fareyle oynadığı gibi bir yer.
Ocean Adventurer adlı gemimizde hava koşulları kötü olmadığı sürece yolcuların köprüüstüne çıkmasına izin veriliyor.

Anahtarlar

Tabiat Ana’nın, Kutup Bölgesi’nden sorumlu tuttuğu çocuğu Soğuk’u merak ediyorum. İkinci kaptan güvertede gezindiğini söylüyor. Fakat hava koşulları dışarı çıkmamı engelliyor. Gemi neredeyse her dalgada baş vuruyor. Camlardaki silecekler köprüüstüne kadar ulaşan serpintiyi temizlemeye yetişemiyor. Bir ara pruvada dolaşan biri gözüme ilişiyor. Bizim Soğuk! Yaka bağır açık, cebinden sarkan gümüş kösteği işaret parmağına dolayıp açarak uzaklara bakıyor. Keyfi yerinde. Nasıl olmasın? Dışarısı 0oC. Tam onun havası. Panodaki hava raporuna bakıyorum; ilerleyen saatlerde Tabiat Ana’nın bir diğer çocuğu Rüzgâr’ın öfkesinin yatışacağı yazılı. Nihayet!

Seyir cihazlarına göz atarken ahşap bir kutu dikkatimi çekiyor. Eski denizcilerin pusula, sekstant gibi kıymetli malzemelerini koydukları cinsten; işçiliği temiz, maun. Ukraynalı kaptana içinde ne olduğunu sorunca, “Anahtar,” diyor, “Kuzeybatı Geçidi’nin anahtarı. Geçidi arayan kâşiflerin hepsi, Soğuk’un vurduğu buzdan kilide uyacağını düşündüğü bir anahtarla çıktı sefere. Ama Soğuk aklına estiğinde kilidi değiştirdiğinden o anahtarların hiçbiri işe yaramadı. Bu da benim kilide uyacağını umduğum anahtar. Dilerim muhtaç olmayız.” Göstermesini rica ettiğimde, “Zamanı geldiğinde,” diyor. Tuhaf! 

Öğleden sonra Rüzgâr sakinleşse de yaklaşık 20 saattir kaldırdığı deniz gemimizi hırpalamayı sürdürüyor. Bir rehber buzdağlarını güneye sürükleyen akıntıya girdiğimizi söylüyor. Sis bastırınca birkaç yüz metre ötesini görmek mümkün olmadığından gemi mecburen yol kesiyor. Nihayet güverteye çıkmamıza izin veriliyor. Hafiflese de üşüten Rüzgâr’dan korunmak amacıyla kendimi kıç güvertesine atıyorum. Bayrak gönderinin yanında küpeşteye dayanan Soğuk uzaklara bakarak ıslık çalıyor. Bir yandan da ucunda anahtar olan kösteği sallıyor. Hayda! Bugün bahtımız anahtarlardan açılmış. Şaşırdığımı gören Soğuk açıklıyor: “Çocukluğumdan beri yanımdan ayırmadığım sandıklarım var. Çocukların oyuncaklarını sakladıkları sandıklar gibi. İçinde de Tabiat Ana’mın oynamam için verdiği dans eden ışıklar, batmayan güneşler, seraplar, yalancı güneşler, geceler boyu ufuk hattının altına inmeyen dolunaylar, tipi, kar, buzullar, buzlalar, buzdağları var. Yaz gelince bazılarını, kış geldiğinde de diğerlerini çıkarır oynarım. Bu da o sandıklardan bu bölgeye ait olanın anahtarı.” 

Oceanus Innavigabilis

“Daha Davis Boğazı’nda bu kadar zorlandıysak 16. yüzyılda küçücük gemileriyle gelenler kim bilir ne hale gelmişlerdir,” deyince Soğuk, “Değil 16. yüzyıl, 19. yüzyılın gelişmiş balina gemileri için bile kolay değildi koşullar. Av bolluğu nedeniyle balinacıların cennete benzettiği boğazı bir gecede cehenneme çevirirdim. Gemilerini dev kerpetenlere benzeyen buzlarla gafil avlar, güçlü karinalarını incecik camı kırar gibi çıtır çıtır parçalardım,1” diye övünüyor.

“Kâşiflere gelince… Biliyor musun, Kuzey Atlantik’e gelen öncülerin en ilginçleri 6. yüzyılda öküz derisi kaplı küçük teknelerle kuzey rüzgârlarının ötesindeki Kutsal Adalar’ı arayan İrlandalı rahiplerdi. İçlerinden biri bu sulara çok yerinde bir isim verdi: Oceanus Innavigabilis yani Seyre Elverişsiz Okyanus. Rahiplerden sonra buralarda Vikinglerden başka dolaşan olmadı. Onların da amacı geçit değil yaşayacak yurt bulmaktı. Ne zaman ki Güney Amerika Papa’nın da onayıyla Portekiz ve İspanya arasında 15. yüzyılda parsellendi2, güneyden umudunu kesen ve Çin ile Hindistan’daki baharat ve altının parlak gücüne doğrudan kavuşmak isteyen diğer Avrupa ülkeleri dikkatlerini kuzeyde bulmayı umdukları geçit üzerinde yoğunlaştırdılar. Dönemin coğrafî bilgilerine göre önlerinde iki seçenek vardı. Geçidi ya Amerika’nın kuzeyinde arayacaklardı ya da Asya’nın kuzeyinde3.

Kolomb’un farkında olmadan Yeni Dünya’yı keşfinden sonra zengin Doğu’ya giden geçidi bulabileceğine inanan ilk denizci olan John Cabot 1497’de yola çıkmıştı. Onu Corte-Real Kardeşler, Sebastian Cabot, Giovanni da Verrazzano, Esteban Gomez, Jacques Cartier takip etti. Aralarında çil çil şöhret peşinde olanların yanı sıra keşfedecekleri topraklardaki vahşilere(!) dinlerini öğreterek kendilerini cennetin kapısını açmaya adayanlar da vardı. Açık konuşmak gerekirse özellikle Portekiz ve İspanya’nın Güney Amerika’yı nasıl sömürdükleri, oralarda yaşayanları nasıl zalimce yok ettikleri ayyuka çıkınca Kuzeybatı Geçidi’nde adaların arasındaki boğazlara buzdan döktüğüm kilitleri vurmaya başladım. Birini açsalar diğerini açamıyorlardı. Deniz kazaları, ölümler, iflaslar birbirini takip etti, lâkin hiçbiri önlerini kesmeye yetmedi.

1569'da Kuzeybatı Geçidi'nin açıkça görüldüğü bir atlas çizen meşhur Flaman haritacı Gerardus Mercator (solda), yukarıdaki resmi de yapan çağdaşı bir başka Flaman haritacı Jodocus Hondius ile birlikte.
Zengin Doğu’ya giden geçidi bulabileceğine inanarak 1497’de yola çıkan John Cabot’un Newfoundland’ın başkenti St. John’s’taki heykeli.

Bakire Kraliçe’nin Denizcileri

1569’da Flaman haritacı Mercator, Kuzeybatı Geçidi’nin açıkça görüldüğü bir atlas çizmişti. İngilizler de benzer haritalar çizince geçit sayesinde Doğu’nun Meyveleri’nin daha ucuza mâl olacağına ikna edilen Bakire Kraliçe I. Elizabeth’in buyruğuyla İngiliz kaptanlar yeni anahtarlar döktürerek yollara düştü. Bu boğaza adını veren John Davis de onlardan birisiydi4.

Kaptan Davis döneminin iyi denizcilerindendi. 1585’te masraflarını Londralı tüccarların karşıladığı ilk seferine çıktı. Bir ada olduğunu anlamadığı Grönland’a Issız Topraklar adını verdikten sonra ileride kendi adını taşıyacak boğazı aştı. Ardından da şimdi adı Baffin olan adaya geçti. Kuzeybatı Geçidi’nin girişi olduğuna inandığı Cumberland Boğazı5 ve çevresinin haritasını çıkarıp İngiltere’ye döndü6. Ertesi yıl çıktığı ikinci seferde boğazı tekrar aradı ancak bulamadı. 1587’deki üçüncü seferde de geçidi keşfedemedi ama yazdığı kitaplarla ve sekstantın öncülerinden olduğu kabul edilen Davis kuadrantı adı verilen navigasyon aletiyle denizcilerin ufkunu genişletti. İngiltere’yle İspanya arasında başlayan savaş Kaptan Davis’in bir kez daha bu sulara gelmesini engelledi. Onu İngiliz Bylot, Hollandalı Barents, Danimarkalı Munk ve diğerleri takip etti. Ellerinde dosdoğru harita olmadığından bir yere gelince hepsi tıkandı. Tabii ben de elimden geleni ardıma koymadım: Sıkışınca başvurduğum sisle, tipiyle neresinin kara, neresinin deniz olduğunu anlamalarını zorlaştırdım,” derken Soğuk hınzırca gülüyor. “Ayrıca hiçbirinin de vurduğum kilitlere uygun anahtarı yoktu.”

Akşamüzeri Kanada’ya ait Baffin Adası’na yaklaşırken hava kalıyor ve sis azalıyor. Güneye doğru son yolculuklarına çıkan  buzdağları bir süre sonra başlarına geleceklerden habersiz. Mağrur bakışlarla gemimizi süzüyorlar. Pehlivanın acıyıp bıraktığı yolcular da teker teker ortaya çıkıyor. Birisinin kolu alçıda. Zavallı adam ağır yalpada düşerek kolunu kırmış. Büyük talihsizlik… Herkesin gerektiğinde helikopterle tahliyesini sağlayacak sağlık sigortası olsa da yıllardır bu yolculuğun hayaliyle yaşayan adamcağız ağrı kesicilerle acının üstesinden gelmeye karar vermiş.

Güneye doğru son yolculuklarına çıkan  buzdağları bir süre sonra başlarına geleceklerden habersiz mağrur bakışlarla gemimizi süzüyorlar.

İnsan Fulmar Misali

Sabah gözümüzü Baffin Adası’nda açıyoruz. İnsan fulmar misali; bir bakıyorsun Grönland’dasın, bir bakıyorsun Kanada’da. Gri hava Pangnirtung adındaki köyün üzerine çökmüş. Kanada’ya giriş işlemlerinin yapılmasını beklerken güverteye çıkıp fiyortta beslenen grönland balinalarını seyrediyoruz. İtinayla hazırlanmış masadaki mükellef yemeği ağır ağır yiyerek tadını çıkaran gurmelere benziyorlar.

Sırtını dağa yaslayan köyün nüfusu yaklaşık 1,500. Kuzey Kutup Bölgesi’nde yazın son günü olan 31 Ağustos’ta hava sıcaklığı yaklaşık 4oC olduğundan Soğuk’un suratı asık ama yine de bizi yalnız bırakmıyor. Köyün çekirdeğinin Hudson’s Bay Kumpanyası tarafından 1921’de kurulan ticaret üssü olduğunu söylüyor7. “Burada yaşayanlar yaklaşık 4 bin yıl önce Kuzey Kanada’ya yerleşen Thule ve Dorsetlerin soyundan geliyor. 20. yüzyıl başına kadar kabileler halinde adaya dağılmışlardı. Yılda bir kez buraya uğrayıp kürkleri, derileri teslim eder; ihtiyaçlarını alır, giderlerdi. İlk karşılaştıkları Beyaz Adamlar kumpanya çalışanları değil, 1838’de gelen balina avcılarıydı. Onlar sayesinde içki, tütün, silah, bıçak ve balta gibi aletlerle tanıştılar. Ve tabii ticaretle de… Gemilerde miçodan kaptana kadar herkes birkaç günde zengin oldu. ‘Kürk ve denizgergedanı dişlerini dağ gibi yığdılar Beyaz Adam’ın önüne. Inuk, kendisi için sıradan bir nesne olan nefis mavi tilki kürkünü bir bıçak karşılığında verirken gözünü kırpmıyordu. Yerli kadın ABD’de 100 dolara alınamayacak kutup ayısı postundan yapılmış pantolonu birkaç sentlik renkli mendille takas etmeye razıydı. Bir başkası iğne karşılığında kürklü eldivenlerini verirken kârlı iş yaptığını sanıyordu. Şişman genç 90 dolarlık denizgergedanı dişini 9 sentlik iki teneke kutuyla değiştirirken eşinin bunları görünce ne kadar mutlu olacağını düşündüğünden ağzı kulaklarına varıyordu’8

Yıllardır dünyanın en güç iklim koşullarında hayatta kalmayı başaran ve kendilerine İnsanlar diyen Inuit ile el sıkışan Beyaz Adam yalnız gelmemişti. Soğuk algınlığı, tüberküloz, zatülcenp, kızamık, çiçek gibi hastalıkları cübbesinin içinde saklayan Azrail de yanındaydı. 1920’de Anglikan Kilisesi’nin açılmasıyla Inuitin atalarından kalma inançlarının yerini Hıristiyanlık aldı. 1962’de çıkan salgında kabilelerin çoğunda köpekler telef olunca ava gitme imkânları kalmadığından kumpanyanın buradaki üssüne sığındılar.”

Gemimiz Ocean Adventurer'ın izlediği rota.
Grönland balinalarının bolluğu nedeniyle balina avcıları Davis Boğazı’nı cennete benzetirmiş. Rotterdam Tarih Müzesi. Anonim.

Altbezi Gevşerse!

09.45’te giriş işlemlerinin tamamlanmasının ardından karaya çıkarken Soğuk bu köyde yapılan halkoylamasıyla alkollü içkinin yasaklandığını hatırlatıyor. İçip ısınmak amacıyla dahi yanımızda taşımamalıymışız9. İndiğimiz kumsaldan köye yürürken karşımıza çıkan yerliler gülümsüyorlar. Çocuklar uzaydan gelmiş yaratıklar gibi bakıyor bize. Haksız da değiller. Avladıkları fokların yağıyla kavrulan bir Kutup Bölgesi köyüne yolcu gemisinin gelmesinden daha sıra dışı ne olabilir?

Köye yaklaşırken Soğuk’un kardeşi azizlik yapıp bir anda esmeye başlıyor.  İnsanlar, “Sila!” diye bağırarak kendilerini korunaklı bir yere atarken Soğuk, Hıristiyan olsalar da yerlilerin tek tanrılı din öncesi inançlarının hâlâ etkisinde olduklarını söylüyor. Özellikle yaşlıların… “İnananlara göre Sila sizin hava olarak tanımladığınız güçlü bir ruhsal varlıktır. Durmadan biçim değiştirir, pusu kurar, öldürür, diriltir… Yaşlı bir şamandan duymuştum. Çocukken Sila dev gibi bir bebekmiş. Annesi bir gün açık arazide dolaşırken sırtındaki başlığa benzer torbada taşıdığı Sila’yı düşürmüş. Bir süre sonra bebeği başka kadınlar bulmuş. Yaşıtlarına kıyasla hayli iri olan çocuktan korkan kadınlar üstüne çıkıp tepinmeye başlamışlar. Kadınların elinden zar zor kurtulan çocuk gökyüzüne kaçarak İnsanların başına dert açan hava olmuş. Takmaktan bir türlü vazgeçmediği altbezini gevşettiğinde rüzgâr eser, kar yağarmış. O zaman şamanın göğe uçup onu yatıştırması ve altbezini sıkıştırması gerekirmiş. Avcılar da Sila’ya çok önem verir. Acımasızlığından korktuklarından dikkatli davranır ve karşısına tek başlarına çıkmak istemezler. Çünkü Sila isterse 240 km hızla eser ve köpekleriyle birlikte hepsini toz gibi savurur. Bir daha da gören olmaz hiçbirini. Laf aramızda bu bölgede kardeşim Rüzgâr bazan aniden ve cidden çok güçlü ortaya çıkar.” 

Baffin Adası’ndaki Pangnirtung köyünde yaşayanlar yaklaşık 4 bin yıl önce Kuzey Kanada’ya yerleşen Thule ve Dorsetlerin soyundan geliyor.

İnsan Gırtlağındaki Tabiat

Rüzgâr neyse ki işi uzatmıyor da hayat normale dönüyor. Doğru halkevine… Köy sakinleri toplanmış bizi bekliyor. Kültürlerini tanıtmaya gırtlak şarkılarıyla başlıyorlar. Karşılıklı iki kadın birbirlerinin kollarını tutup yavaşça dönerek ağızları yarı kapalı, dudakları oynamadan gırtlaklarını titreterek kesik sesler çıkarıyorlar. Rehberimiz bu şarkıları kocaları ava giden kadınların eğlenmek için söylediklerini, birisi nefessiz kalana ya da gülüp pes edene kadar devam ettiklerini anlatıyor. Bazı annelerse bebeklerini bu şarkılarla uyuturlarmış. Gösteri bittiğinde şarkıcılardan biri kartavuklarının tıkırtısını, böceklerin çıtırtısını, dalgaların şıkırtısını, yağmurun pıtırtısını yani Tabiat Ana’nın seslerini taklit ettiklerini söylüyor. Köylülerden biri akordeon çalmaya başlayınca önce yerliler başlıyor dansa, ardından da ellerinden tutup kaldırdıkları konukları. Saatin nasıl geçtiğini kimse anlamıyor. Halkevinden çıkınca gruplar halinde Inuit sanatçılarının çizimlerini basan matbaayı ve dokuma işliğini geziyoruz. Herkes karınca kararınca yerel ekonomiye katkıda bulunuyor. 

Çıkışta Soğuk’la buluşup dolaşmaya başlıyoruz. Grönland’ın rengârenk ve derli toplu yerleşimlerine hiç benzemiyor burası. Köyün plansız, dağınık olması dikkatimi çekiyor. Soğuk, Kutup Kanada’sında çoğu yerin böyle olduğunu söylüyor: “Yadırgamamak, kınamamak gerek. İnsanlar sizin anladığınız anlamda yerleşik düzene geçeli ancak 50-60 yıl oldu.” Alaska’da, Yukon’da, Grönland’da olduğu gibi toprağın üst tabakası sürekli donuk olduğundan binalar burada da zemine yerleştirilen pabuçlar üzerinde inşa edilmiş. Altta kalan boşluklar tel örgüyle kapatılmış. Soğuk, bunun kutup ayılarına karşı önlem olarak yapıldığını söylüyor. Küresel ısınma yüzünden son yıllarda deniz geç donduğundan aç kalan hayvanlar yerleşim alanlarına iniyor, çöpleri karıştırdıktan sonra da evlerin altındaki korunaklı yerlere sığınıyorlarmış. Bunu ancak tel örgülerle engelleyebiliyorlarmış.

Pangnirtung'daki halkevinde gezginlerle yerliler kol kola dans ediyor.
Yerli kadınlar Pangnirtung’daki dokuma işliğinde çalışarak yerel ekonomiye karınca kararınca katkıda bulunuyor.

Yeraltındaki Canavarlar

Soğuk’a permafrost olarak bilinen hiç çözülmeyen toprak tabakasının kalınlığını soruyorum. “Aslında toprak demek yanlış,” diye cevaplıyor. “Toprak, kum, çakıl, kaya, su ne varsa donar. Kuzey yarıkürenin yaklaşık dörtte biri bu karakterdedir. Bu bölgede kalınlığı 3,5 m’yi bulur. Kuzeye çıktıkça 1 km’ye ulaşır. Yazın sadece üstte 30-100 cm kalınlığındaki aktif katman denen tabaka çözülür. O kadarı da tahmin edersin ki temel atmaya yetmez. Ama son yıllarda çözülen tabakanın kalınlığı arttı. Sıcak’a baksana! Garip çözülmesin de ne yapsın? Bu hem sizin için felaket demek hem benim için. Çünkü donuk tabakanın içi bitki ve hayvan ölülerinden çıkan ve milyonlarca yılda biriken büyük miktarda karbonla dolu10. Her bir derecelik ısınmayla permafrostun erimesine bağlı olarak bir yılda açığa çıkan karbondioksit adlı canavar, yeryüzünde tüketilen fosil yakıtların atmosfere saldığının dört-altı katı büyüklüğünde. Daha birkaç yıl öncesine kadar oran iki-üç kattı.

Permafrostta karbondioksitten 25 kat tehlikeli bir canavar daha yaşıyor: Metan gazı. Bu sera gazı da açığa çıkmaya görsün. Yandı gülüm keten helva. İşte o zaman küresel ısınma durdurulması neredeyse imkânsız bir döngüye girecek. Çözülme iyice hızlanacak ve daha çok sera gazı salınacak. Tabiat Ana’mızın milyonlarca yılda özene bezene yarattığı, dünya iklimi için çok önemli olan buzörtüleri, buzullar eriyecek. Korkarım kardeşim Sıcak bayram ederken ben de sizin gibi ama ne yazık ki büyük ölçüde sizin hatalarınız yüzünden cehennemlerden cehennem beğeneceğim. Ha, unutmadan söyleyeyim: Permafrost sadece karada olmaz. Egemen olduğum Son Buz Çağı’nda yeryüzündeki suyun büyük kısmı buza dönüştüğünden deniz seviyesi düşmüş, taban açığa çıkmış, zemin de donmuştu. Bugün bile Kuzey Kutup Okyanusu’nun altında yaklaşık 100 m kalınlığında permafrost tabakası var.”

Inuite göre hayvanlar hayatın bir parçasıdır. Kendilerini onlarsız düşünemezler. Nasıl hava, su, ışık olmadan yaşayamazlarsa hayvanlar olmadan da yaşayamazlar.

Avlanmak Öldürmek mi?

Gemiye dönerken balıkçıların denize açılmaya hazırlandığını görüyoruz. Bir an acaba geldiğimizde bizi karşılayan balinaların peşine mi düşecekler diye endişeleniyorum. Soğuk, Kanada’da balina avlamak o kadar da kolay değil,” diyor. “Burada da Grönland’daki gibi kota var ve kurallar çok sıkı. Kutup Bölgesi’nde avlanmanın yalnızca öldürmek değil, İnsanların yaşadığı ortamla aralarındaki sayısız ilişkiden biri olduğunu aklından çıkarma. Bu onlar için hayatta kalmak amacıyla yapılan doğal bir davranış, hatta bir görevdir. Kendilerine, ailelerine, köydekilere karşı sorumluluklarını yerine getirmek için yapılması zorunlu bir görev…

Beyaz Adam’la Inuit arasındaki temel farklardan biri de sizin kendinizi hayvanların dünyasından soyutlamanızdır. Bunu siz çevrenizdeki diğer birçok şey gibi hayvanları da birer nesneye dönüştürerek yaparsınız. Oysa Inuite göre hayvanlar hayatın bir parçasıdır. Kendilerini onlarsız düşünemezler. Nasıl hava, su, ışık olmadan yaşayamazlarsa hayvanlar olmadan da yaşayamazlar. Aslında bu yaklaşım, yaşadıkları doğal ortamı oluşturan her nesne için geçerlidir. Kar, buz, rüzgâr, deniz, dağ, dere, göl gibi… Onlarla olan ilişkilerinde çok dikkatli, hatta ürkektirler. Çünkü altlarındaki buz hiç beklemedikleri bir anda kırıldığında suya düşebilir veya buzuldaki bir yarığa yuvarlanabilirler. Fırtına uzun sürerse günlerce ava çıkamaz, açlıktan ölebilir, donabilirler. Ya da bir morsun dişleriyle veya bir kutup ayısının pençeleriyle yüz yüze gelebilirler. Eskimoloji’nin Babası Knud Rasmussen’in bir şamanla konuşmasına şahit olmuştum. “Neye inanırsınız?” sorusu üzerine şaman, “Biz inanmayız. Korkarız,” demişti.

Gri gökyüzü, tepeleri kar kaplı ürkütücü dağlar, doruklarda esen buz gibi rüzgârlar... Ama garip bir huzur var havada. Yoksa insan eli değmediği için mi?

Botlara binerken Soğuk, uzun karanlık gecelere hazırlanan köye uğrayan son geminin bizimki olduğunu söylüyor. Akşamüstü Kekerten Adası’na ulaşıyoruz. Bölgede yaşayan Inuit kabileleri ‘kuyrukları ve yüzgeçleriyle iri denizler kaldıran balina gemileri’  ile ilk kez burada karşılaşmış. Ada 1857-1923 yılları arasında balina avcılarının ileri karakol olarak kullandığı ve kışladığı yermiş. Karaya çıkmak yasak olduğundan botlara binip kıyıya yakın dolaşıyoruz. Yağmur ve rüzgâr balinacılardan geriye kalanların ancak birazını uzaktan görmemize izin veriyor.

Gökyüzünün grisi gittikçe koyulaşıyor, yağmur hızlanıyor. Bizim gibi ılıman kuşak insanları için ne kadar sıra dışı bir dünya; göz alabildiğine taş çölleri, karlı dağlar ve doruklarda delirmişçesine esen buz gibi rüzgârlar… Ama garip bir huzur var havada. Yoksa insan eli değmediği için mi?

DİPNOTLAR

1. 19. yüzyılın ilk yarısında Davis Boğazı’nda yılda ortalama altı gemi buzlara teslim oluyormuş. Hatta 1821’de 11, 1835’te 19 gemi boğazda son yolculuklarına çıkmış.
2. 7 Haziran 1494 tarihli Tordesillas Antlaşması.
3. Sonraki yıllarda ilkine Kuzeybatı Geçidi, diğerine Kuzeydoğu Geçidi adı verilmiş.
4. Diğerleri Martin Lok ve Martin Frobisher.
5. John Davis, aslında bir körfez olan ve finansörlerinden birisinin adını verdiği Cumberland’a ‘geniş boğaz’ anlamına gelen ‘sound’ demeyi tercih etmiş.
6. İlk keşif seferleri sezonluk planlanır ve malzemeler buna göre stoklanırmış. Yaz sonunda gemiler bağlama limanlarına geri dönermiş.
7. Kuzeybatı Geçidi’ni aramak, kürk ticareti yapmak, Hudson Körfezi’nin etrafındaki toprakları yönetmek üzere İngilizler tarafından 1670’te kurulan ve faaliyetini hâlâ sürdüren şirket, İngilizce konuşulan ülkelerde kurulan en eski anonim şirkettir.
8. Dr. Frederick Albert Cook’un notlarından.
9. Inuit halkının bünyesi alkole dayanıksız olduğundan Kutup Kanadası’ndaki yerleşimlerin bazılarında halk oylamasıyla içki tüketimi yasaklanmış.
10. Permafrost, ortalama sıcaklık 0 derece ve altındaki bölgelerde oluşuyor ve iki yıldan fazla donuk kalan katmana deniyor. Permafrostun Kuzey Yarıküre’de kapladığı alan 2019 itibarı ile 23 milyon kilometrekare. Biliminsanlarına göre permafrost atmosferdekinin iki katına yakın bir miktar olan 1.600 gigaton karbonu içinde muhafaza ediyor.

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *