abah gözümüzü Sam Ford Fiyordu’nda, dik granit dağların kuytusunda açıyoruz. Adını, helikopter kazasında hayatını kaybeden Inuktitut uzmanı Kanadalı dilbilimciden alıyormuş. Güverteye çıkınca Soğuk yanı başımda bitiyor. Ben parkama sımsıkı sarılırken onun yaka bağır meydanda. Kösteğin ucundaki anahtarla kayıtsızca oynarken 68 mil uzunluğundaki fiyordun 1,500 metreyi bulan zirveleriyle dağcıların gözdesi olduğunu söylüyor. Soğuk’u dinlerken Baffin Adası’nın iç kesimlerini kaplayan buzörtüsünden doğan buzullar sırayla boy gösteriyor. Eğimin arttığı yerlerde üzerleri kırış kırış. Biri dışında hiçbirinin denizle ilişkisi kalmamış, yataklarında tepelere doğru çekilmişler. Küresel ısınmanın etkileri o kadar açık ki…
Buzların arasında sıkışıp sürüklenen gemilerin soğuk kamaralarında açlıktan, iskorbütten can verenler; derin uykulara dalıp donanlar; intiharın dipsiz kuyusuna yuvarlananlar… Bine yakın denizci… Kuzeybatı Geçidi uğruna…
Sessiz, Gösterişsiz
Buzullara yakın bir yerde duran gemimiz yavrularını denize salan denizatı gibi karnından çıkardığı botlarla bizi fiyordun karanlık sularına salıyor. Durgun suda uçarak kıyıya varıyoruz. Tundra önümüzde uzanıyor. Sessiz, sakin, gösterişsiz, ıssız… Kapıdaki kışa rağmen sonbahar ışıklarıyla yıkanan tundra rengârenk. Kırmızı, sarı, yeşil, turuncu… Sıçankulakları, kekliküzümleri, kutup süpürgeotları, cüce taşkıranotları, söğütotları, karga üzümleri, ayı üzümleri, likenler basmış ortalığı. Ağına parlak bir böcek takılması hayaliyle kıpırdamadan bekleyen zehirli örümcek. Ya da kozasını örmeye başlamış kutup tırtılı. Ürkerek kaçan bir kar baykuşu, biraz ötede birkaç yağmurkuşu yuvası, kutup tilkisinin donmuş dışkısı… Rehberim, sıcaklığın düşük olması yüzünden tundrada çürümenin çok yavaş olduğunu söylüyor. Ayrıca ölü organik maddelerin ve onlarla beslenen mikroorganizmaların az olması nedeniyle toprak asidik ve besin açısından oldukça fakirmiş. “Dolayısıyla burada ancak şartlara uyum sağlayabilen bitkiler hayatta kalabilir,” diyor Soğuk. “Kutup Bölgesi belki ılıman iklim bölgeleri kadar ışık alır ama sadece yaz aylarında, o da dar açıyla. Ayrıca ışınlar dünyadaki diğer yerlere göre bu bölgenin üzerinde daha kalın olan atmosfer tabakası tarafından süzüldüğünden güçsüzdür. İklim, ağacın ihtiyacı olan sıcaklık ve nem açısından da hasistir. Yüzeyin hemen altında başlayan donuk tabakaysa ağacın hem beslenmesini hem de rüzgâra direnmesini sağlayan köklerin gelişmesini engeller. Bu yüzden en fazla çalı tarzı bodur bitkiler büyüyebilir buralarda.”
Soğuk önümüze çıkan ve bana göre sıradan olan taş yığınlarını göstererek, “Inuitin uzak ataları Dorsetlerin barınaklarının kalıntıları,” diyor. “Olabildiğince yere gömülmüş, duvarları taş ve çatısı fok ya da mors derisiyle kaplı, içine sürünerek girilen alçak yapılar… Dorsetler zamanında burası bereketli av sahalarıydı. Hâlâ da öyle ya… Inuit avcıları baharda buz üzerinde dinlenen mors ve fokları avlar. Yazın denizbuzları arasında denizgergedanı ve sakallı fok, kış gelince de buzun altında ağla fok veya buzda açtıkları deliklerden balık avlarlar.” Inuitin denize bu kadar bağımlı olduğunu bilmediğimi söyleyince Soğuk, “Bırak bağımlı olmalarını aslında deniz çocuğudur onlar,” diyor. “Yazın kayakıyla, kışın kızağıyla denizden beslenir, denizde yaşar, kimi zaman da denizde ölürler.

Söz Inuitten açılmışken, biliyor musun, Inuitin dünyaya bakışı da sizlerden farklıdır. Eskiden kendi ırkı dışındakileri hayvanların farklı bir türü olarak kabul ederlerdi. Çoğunun manevî dünyasında hâlâ çok sayıda görünmez ruh vardır. Bunların bazıları insandır, bazılarıysa hayvan. Kimi kötülük peşindedir, kimiyse iyilik. Hiç beklenmedik anda ortaya çıkıp aniden kaybolabilen ruhları rahatsız etmekten korkan İnsanlar ritüellere çok önem verir. Örneğin avladıkları fokun ruhunu huzura kavuşturmak amacıyla şarkılar söyler ve ağzına su dökerler. Eğer av bir kutup ayısıysa evine tekrar dönebilsin diye kafasını kesip yüzünü karaya doğru döndürürler. Bunları yapmamanın uğursuzluk getireceğine inanırlar. İlginç değil mi?” Hem de ne kadar…
Tundrada dolaşırken Soğuk’a çokça duyduğum göktaşı-demir konusunu soruyorum. Çünkü Beyaz Adam’ın burada demirden yapılma zıpkın uçlarını gördüklerinde ne kadar şaşırdıklarını bir yerlerde okumuştum. “Haklısın, balinacılar geldiğinde çok şaşırdılar,” diyor. “Yerlilerin demir içeren göktaşları bulduklarını nereden bilsinler. Demir Inuit av tekniklerinde hakikaten çığır açtı; akik ve kemiğin pabucunu dama attı.”
Soğuk, buzultaşların birinden diğerine uçarcasına atlarken bizim gibi beton kaldırımlara alışkın olanlar kanadı kırık martılara benziyor. İçimizdeki birkaç doğa yürüyüşçüsü bile zorlanınca gemiye dönmeye karar veriliyor.
Denizdeki Lokomotifler
Gemi hareket ettikten bir süre sonra grönland balinalarıyla karşılaşıyoruz. İçlerinden biri onlara doğru ilerleyen gemimizin ne olduğunu anlamak istercesine yarı beline kadar suyun üstüne çıkıp bize doğru bakıyor. Alt çenesinde, plankton içeren çok miktarda suyu ağzına doldurabilmesini sağlayan etek pilisine benzer oluklar var.
Gözleriyse derinlerdeki basınca dayanabilmesi için minicik, ancak bir öküzünki kadar. Dalarken kadife siyahı sırtını gösteriyor. Balina uzmanı Labrador Inuiti rehberimiz bu hareketi özellikle denizin buzla kaplandığı dönemde açık denizin veya kanalın nerede olduğunu görmek amacıyla yaptıklarını anlatıyor. Yaklaştıkça sayıları artıyor. Kafaları vücutlarının yaklaşık üçte biri kadar olan mübarekler adeta istim salan buharlı lokomotif. Bazısı kuyruk vuruyor, bazısı yüzgeç. Birkaçı da dev gibi vücutlarını kaldırıp kaldırıp suya atıyor. Rehberimiz bu hareketin çiftleşmek isteyen erkek balinanın dişinin dikkatini çekmeye çalışmak; birbirlerine gözdağı vermek; bir tehlike olduğunu haber vermek; ya da keyifli olduklarını göstermek için yaptıklarını söylüyor.
Rehber, diğer balinalardan belirgin biçimde farklı olan nefes deliklerine dikkatimizi çekerek, “Bir hayli çıkıntılı olduklarından kışın deniz donduğunda dar buz çatlaklarından rahatça yüzeye ulaşıp nefes alabilirler,” diyor. “Çok da güçlülerdir. 50 cm kalınlığındaki buz tabakasını kafalarıyla kırabilirler. 1817’de kendisini zıpkınlayan yelkenli gemiyi saatlerce 2 knot hızla peşinden sürüklediği anlatılır.” Rehber, çocukluğunda büyükleriyle çıktığı balina avlarının çok heyecan verici olduğunu söylüyor. Köyde eli zıpkın tutan herkes katılırmış. İlk darbeyi yiyen balina can havliyle bir sürü şamandıra bağlı halatı çekip dalmaya çalışırken avcılar sabırla tekrar su üstüne çıkmasını beklermiş. Göründüğü anda da kovanı rahatsız eden yabancıya saldıran arılar gibi başına üşüşürlermiş. Zıpkın üstüne zıpkın… Pes etmesi saatler sürermiş. Son darbeyle yaşam mücadelesini kaybeden balinayı halatlarla kıyıya çeker, parçalar ve bölüşürlermiş. Köydeki dullar ile yaşlılık veya hastalık nedeniyle ava çıkamayanlar hiç unutulmazmış.

Ne ses, ne bir nefes
Inuit rehber diğer meraklıların sorularını cevaplarken uzaklaşıyorum. Niyetim Soğuk’u bulup Beyaz Adam’ın Kuzeybatı Geçidi macerasının devamını dinlemek. Kardeşi Sıcak rol çaldığından olsa gerek ortalarda görünmüyor. Ben de rehberlerimizden tarihçi olanı bir köşede sıkıştırıyorum. İngiliz’in canına minnet olmalı ki “Kaptan Franklin’den haber var mı?” soruma balinalama atlıyor. “Nerdee!” diyor. “Amirallik sabırsızlık içinde kâşiften gelecek sonraki haberi bekleyedursun zaman adındaki zalim haftaları, ayları, hatta yılları peş peşe öğütürken tık çıkmamış Franklin’den. Tecrübeli bazı kâşiflerin endişelerini iletmelerine karşın uzun süre kılını kıpırdatmayan Amirallik’in çarkları nihayet yavaş da olsa dönmeye başlamış. Sırra kadem basan Franklin’le ekibini bulma göreviyle üç arama kurtarma ekibini 1847 sonunda yola çıkarmayı becermişler: Biri Bering Boğazı’ndan doğuya, ikincisi Lancaster Geçidi’nden batıya giderek, üçüncüsü de karadan arayacakmış. Ama Franklin’den ne ses, ne bir nefes…
İngiliz kaptanın denize açılmasının üzerinden dört buçuk yıl geçtikten sonra umutlar yavaş yavaş sönerken biraz da eşinin hayatta olduğuna inanan Lady Franklin’in ısrarıyla Amirallik altı ekip daha göndermiş. Ayrıca Amerikalılar ve Hudson Bay’s Kumpanyası da aramalara katılmış. Franklin’in başına gelenler dünyada herkesin merakını kamçılarken Lady Franklin ve arkadaşları da giderlerini kendilerinin karşıladığı bir başka ekibi yola çıkarmış. Nihayet 1850 yazında Amirallik’in görevlendirdiği ekiplerden biri1, Franklin’in Beechey Adası’nda 1845-46’da kışladığı yeri bulmuş.”
Kızakla da olsa…
“1850’de hem Franklin’i aramak hem de Kutup Bölgesi’nin haritasını çıkarmakla görevlendirilen ekiplerden birinde kaptanlık yapan İrlandalı McClure, gemisiyle Bering Boğazı’nı aşıp doğuya ilerlemiş. Fakat Victoria ile Bank Adalarının arasındaki Prince of Wales Geçidi’nde buza esir düşmüş. Doğudan gelen Parry’nin 1820 yılında ulaştığı son noktanın hayli yakınında… Kaptan buzlar çözüldüğünde başka rotaları denemiş lakin önü her seferinde buzla kesilmiş. Bir yıl, iki yıl, üç yıl… 1854 Nisan’ında ekibin neredeyse tamamı iskorbütten muzdarip olsa da McClure pes etmemiş. Fırsat buldukça keşfe çıkıyormuş. 7 Nisan’da gemide kalan denizcilerden biri buzun üzerinde siyah bir nokta görmüş. Kızaktakiler McClure ve ekibini karşılama talimatıyla doğudan gelen ve Melville Adası’nda kışlayan Resolute gemisindeki zabitlerden birisiymiş. Bir hafta sonra McClure ve ekibinden sağ kalanlar kızakla Melville Adası’na ulaşmış. İrlandalı kaptan geçidin varlığını kanıtlamış böylece. İngiltere’ye dönüşünde McClure ve ekibi 10 bin poundla ödüllendirilmiş2.” Tarihçiye kaptanın geçidin kilidini açmak amacıyla yanına aldığı anahtarın nasıl bir şey olduğunu bilip bilmediğini soruyorum ama ne kilitten haberi var ne de anahtardan. Şaşkın şaşkın bakıyor. Gözüm Sıcak’tan bunalıp kaçan Soğuk’u arıyor, hâlâ ortalarda yok.

Yamyamlık mı?
Kuzeybatı Geçidi kâşifleri arasında en çok ilgi çeken ve uzun süre haber alınamayan John Franklin’in akıbetini artık ben de merak ediyorum. Soğuk’u bulamayınca cevaplamak yine tarihçiye düşüyor. Anlattığına göre Franklin ve ekibini bulmak için gerek Amirallik gerekse Lady Franklin tarafından 1854’e kadar 36 resmî, özel ve uluslararası sefer düzenlenmiş. Aramalarda farklı yerlerde ekipten artakalan ufak tefek nesneler bulunsa da esas ipucunu bölgede yaşayan Inuit avcıları vermiş. King William Adası kıyılarında, kızak ve bir tahlisiye sandalını çekerek güneye gitmeye çalışan, iğne ipliğe dönmüş 40 beyaz adama rastladıklarını söylemişler. Bazıları da muhtemelen o denizcilere ait ceset ve mezarları gördüğünü anlatmış. Avcılardan alınan bilgiler düğümü yavaş yavaş çözerken Amirallik’i en fazla açlıktan ölen denizcilerin arkadaşlarını yedikleri iddiası rahatsız etmiş. Majestelerine dünyayı sömürmenin yolunu açan kahraman ve gururlu bahriyeliler hiç yamyam olabilir mi? Püsküllü iftira!..
Amirallik Franklin dosyasını kapatmak isterken Lady Franklin satın aldığı Fox adlı gemiyle 1857’de bölgeye yeni bir ekip göndermiş. Koramiral McClintock liderliğindeki ekip Inuit avcıların söylediği yerlerde kurgan benzeri taş yığınlarının altındaki mesajları bulunca Terror ve Erebus’un kışladığı ve terk edildiği yerler, tarihler, Komutan Franklin’in ölümü3, hayatta kalanların canlarını kurtarma mücadeleleri bir bir öğrenilmiş. Gerisi çorap gibi sökülmüş; iskeletler, mezarlar, kızaklar, malzemeler… İzlenen rota ve ekibin başına gelenler aşağı yukarı belli olmuş. Tarihçiyi dinlerken Kuzeybatı Geçidi uğruna can veren bine yakın denizciyi düşünüyorum. Buzların arasında sıkışıp aylarca, hatta yıllarca sürüklenen gemilerin soğuk, rutubetli, loş kamaralarında açlığa, hastalığa, iskorbüte yenik düşenler; derin uykulara dalıp farkına varmadan donanlar; bunalıma girip intiharın dipsiz kuyusuna yuvarlananlar…
Buluntular ekipten bazılarının geçidin o güne kadar keşfedilmeyen son bağlantısı olan King William Adası’yla anakara arasındaki Simpson Boğazı’na ulaştıklarını gösterse de bunun farkında olduklarını kanıtlayan ipuçları bulunamamış. Ama arama ve kurtarma seferleri sonunda hiç olmazsa geçidi birleştiren boğazlar saptanmış. Anlattıklarından artık sıranın bu boğazların tek tek çıkaracağı güçlükleri cesareti, aklı ve fiziğiyle göğüsleyecek kâşifin, ona inanan ekibin, geminin bulunmasına geldiğini sandığımı söylüyorum. Tabii anahtardan bahsetmiyorum. Rehberlerin kendi aralarındaki toplantı saati geldiğinden sohbet yarım kalınca merakım kör kuyuda susuz kalan kova gibi havada asılı kalıyor. Tarihçi giderayak İngiltere’nin dikkatinin Osmanlı ve Fransa’yla birlikte Rusya’ya karşı girdiği Kırım Savaşı’na4 kaydığından geçidi arama seferlerinin askıya alındığını söylüyor.


Biraz kutup havası almak üzere açık güverteye çıkıyorum. Dev buzdolabına dönüştürülmüş yük kutusunun yanından geçerken kapağı aralanıyor ve bizim Soğuk başını uzatıyor. Şaşkınlıkla ne aradığını soruyorum. “Acıktın mı yoksa?” Bizimki melül mahzun… “Şu mendebur kardeşim Sıcak yüzünden düştüğüm hale bak! Gündüz serinlemek amacıyla şöyle bir buzulları dolaştım. Buradakilerin de çoğunun hali içler acısı. Birinin üzerine oturup Sıcak’ın çekip gitmesini bekledim. Ne mümkün, doymuyor ki gözü. Gemiye döndüğümde biraz rahatlamak için aşçıbaşından izin alıp buraya girdim.” Hazır Soğuk’u yakalamışken tarihçinin yarım bıraktığı Kuzeybatı Geçidi macerasının devamını soruyorum. “Bırakalım tarihi şimdi bir yana. Kafam durdu zaten bugün. Adımı sorsan hatırlayacak halde değilim. Biraz nefesleneyim anlatırım. Şimdi denizi, dağları seyret. Şu fulmara baksana! Ne de güzel süzülüyor,” diye savuşturuyor sorumu.
Kutup Bölgesi’ndeki canlıların ana besin kaynağı foklar... Buzda, kayada, karada istedikleri kadar hantal görünsünler suya daldıklarında balerinlere taş çıkartıyorlar.
Rüzgârın Dümeninde
Fulmarlar dalgalara sürtünürcesine uçuşlarıyla Güney Okyanusu’nun albatroslarını andırıyorlar. İkisinin de geniş kanatlarına kıyasla gövdeleri kısa ve tıknaz5. Rüzgârın dümenine geçip süzülüşleri birbirine çok benziyor. Fulmar biraz daha küçük. Kanat bile çırpmadan uzun süre uçmalarına hayran olmamak elde değil. Soğuk, “Dalgalar üzerinde oluşan farklı basınç alanlarını kullandıklarından kanat çırpmadan süzülebilirler. Böylece enerji tasarruf ederek uzun mesafeler katedebilirler. Adının anlamı, saldıran yırtıcılara midelerindeki iğrenç kokulu, yapışkan yağı püskürttüklerinden Norveççe ‘iğrenç martı’dır,” diyor. “Bizi takip etmelerinin nedeni uskurun karıştırdığı suyla yüzeye çıkan besinler. Eskiden balina gemilerini de takip ederlerdi. Av yakalandığında mürettebat gibi onlar da bayram ederdi. Gemiciler kurbanı kesedururken onlar zavallı balinanın yağlarını yutamayacak hale gelene kadar didiklerlerdi. Kuzey Kutup Okyanusu’nun her yerini elekleseler de hep aynı kayalığa gelip yumurtlarlar. Yalnızca bir yumurta… Yavrular da birkaç yıl sonra yumurtasının kabuğunu kırdığı yere gelip yuva kurar.
Inuit için nimettir fulmarlar: Yumurta ve etleriyle karınlarını doyurur; yağlarıyla evlerini aydınlatır; salgılarıyla yaralarına merhem, hastalıklarına ilaç olur6; bit ve tahtakurusu barındırmayan tüyleriyle yataklarını ısıtır; bağırsaklarıyla oltalarına yem olurlar. Altın kadar değerli olduklarından bir zamanlar türleri neredeyse tükeniyordu.” Gemiyle yarışan genç fulmara annesi insanoğlu ile karşılaştığında başına neler gelebileceğini anlatmamış olmalı ki bordamızın bir kol boyu yakınında huzur içinde süzülebiliyor.


Halkalısı, Sakallısı, Balonlusu…
Fiyorttan çıkarken etrafımız birden hareketleniyor. Suyun üzeri birbiriyle yarışırcasına yüzen, atlayan, zıplayan foklarla kaplanıyor. Halkalısı, sakallısı, balonlusu… Kutup Bölge’sinde yağıyla, derisiyle, etiyle, kemiğiyle, bağırsağıyla, siniriyle insanlara olduğu kadar çadırlara, kayaklara, ocaklara, lambalara, giysilere, çizmelere de can veren hayvanlar… Soğuk, fokların derileri ve altındaki kalın yağ tabakası sayesinde kutup şartlarına en iyi uyum sağlayan canlılardan olduğunu söylüyor. Sualtında ihtiyacı olan oksijeni mükemmel dolaşım sisteminden sağlayan foklar eğer insan dâhil yırtıcılar izin verirse 40 yıla kadar yaşarmış. Türüne göre boyları 3 m’ye, ağırlıkları 400 kg’a kadar çıkarmış. İnsanların, kutup ayılarının, katil balinaların, grönland köpekbalıklarının ana besin kaynağı foklar buzda, kayada, karada istedikleri kadar hantal, beceriksiz görünsünler burun deliklerini kapatıp suya daldıklarında Marinski Tiyatrosu’nun balerinlerine taş çıkartıyorlar.
Tabiat Ana’ya Haksızlık
Akşamüzeri fiyorttan çıkan gemimizi görkemli buzdağları karşılıyor. Bulutları kandırıp ortaya çıkan güneşin ışıkları buzdağlarını daha da etkileyici hale getiriyor. Yanımdaki Amerikalı büyük bir tanesini dev katedrale benzetince şaşırıyorum. Sorunca, benzetmesinin nedenini büyük ve görkemli olmalarının yanı sıra çağrıştırdıkları güçlü ışık duygusuna bağlıyor. “Özellikle gotik katedrallerin mimarisinde güneş ışığı etkileyici biçimde kullanılmıştır. Çünkü Tanrı’yla kul arasındaki ilişki ‘ışık’ aracılığıyla kurulur,” deyince insanoğlunun Tabiat Ana’nın hakkını yemeye ne kadar hazır olduğuna hayret etmeden duramıyorum. Adamın katedral dedikleri benim gözümde Tabiat Ana’nın dalgaları, rüzgârı ve zamanı eline alıp şah eserler yonttuğu dev mermer bloklar. Hem de en kalitelisinden… Bakışımın ondan farklı olmasından pek hoşlanmayan adam söylenerek uzaklaşıyor. Belli ki koyu bir dindar. Soğuk ise ikimizden de farklı bir açıdan bakıyor: “Son 10-12 bin yılın belleğidir buzdağları,” diyor. “Kıtlıklar, bolluklar, yanardağ patlamaları, yok oluşlar, tekrar var oluşlar, nükleer denemeler, savaşlar, barışlar… Hepsi kayıtlıdır içinde. Tabii bakmayı bilene, öğrenmek isteyene…” Dokundurmadan da edemiyor: “Buzulların erimesiyle son yıllarda sayıları hızla artıyor, ne yazık ki sizin yüzünüzden…” Gözüm arkalarında bıraktıkları buz parçalarından oluşan ize takılıyor. İçim eriyor…

Ağırlığı Olmayan Tül
Gece tam yatıyorum, kamaranın penceresinde bir tıkırtı… Kim olabilir? Tabii ki Soğuk. Gökyüzünü işaret ediyor. Kuzey ışıkları! Apar topar giyinip doğru güverteye… Avustralyalı yazar Hannah Kent’in anlattıkları gözümün önünde sanki: ‘Işıklardan oluşan dev perdeler rüzgârda uçuyormuş gibi gökyüzünde dalgalanıyor. Gecenin karanlığında top gibi büyüyen menekşe rengi lekelerin üzerine yıldızlar dökülüyor.’ Bu arada Soğuk durup dururken ıslık çalmaya başlıyor, benden de çalmamı istiyor. Nedenini sorunca, “Inuit halkı ıslık çalınca kimin çaldığını merak eden ışıkların yaklaşacağına, tükürdüklerinde de bir araya toplanacaklarına inanır,” diyor. “Onlara göre kuzey ışıkları canlıdır. Tıpkı insan gibi. Dalgalanan bayrağın çıkardığı sese benzer sesleri olduğunu da söylerler. Onlara göre bu sesler yaşayanlarla konuşmaya çalışan ruhların sesidir. Bence hayal ediyorlar. Bırak etsinler, mutlu olacaklarsa…
Biliyor musun, Kızılderililer kuzey ışıklarının top oynamayı çok seven gökyüzü sakinlerinin başlarındaki meşaleler ve bellerindeki gökkuşağı benzeri kemerlerden saçılan ışıklar olduğuna inanır. Kuzey Avrupa’dakiler Inuit kadar romantik, duygusal değildir. Örneğin Finlandiya’daki Laponlar ışıkların gökyüzünde savaşmayı sürdüren ölülerden kaynaklandığını, Rusya’daki akrabalarıysa bir araya toplanan cinayet kurbanlarının ruhlarının birbirlerini bıçaklarken ortaya çıktığını söyler.”
Tabiat Ana’nın gösterisi ne yazık ki uzun sürmüyor. Ağırlığı olmayan tüle benzeyen ışıklar kısa süre sonra solup gidiyor. Ve Inuitin karın, yağmurun ve ölülerin ruhlarının döküldüğü delikler olduğunu düşündüğü yıldızlar gökyüzünü süslüyor.
DİPNOTLAR
1. Kâşif Horatio Austin yönetiminde iki yelkenli, iki de buharlı gemiyle yola çıkan ekip.
2. Amirallik’in 20 bin poundluk ödülün yarısını vermesinin nedeni keşfin gemi yerine kızakla yapılmasıdır.
3. John Franklin 11 Haziran 1847’de King William Adası’nda hayatını kaybetmiştir.
4. Üç yıl süren Kırım Savaşı 1853’te başlamıştır.
5. Yetişkin fulmarların gövde boyu 45-50 cm, kanat genişliği 102-112 cm arasında değişiyor.
6. Yavrusu olan bir fulmarın midesinden yaklaşık yarım litre yağ elde edilebilir. Yavrunun uçmasıyla yağ üretimi sona erer.
Leave a Reply