AMİRALİN KARISI OLMASA...

ANIT GEMİ: HMS VICTORY-2

AMİRALİN KARISI OLMASA…

Amiralini yitiren Victory karalar bağlar. Nelson’un cenaze töreninde Emma’dan sonra en fazla o gözyaşı döker. Kısa süre sonra Donanma Komutanlığı, yılların ve savaşların hırpaladığı Victory’nin ciddi bir onarıma ihtiyacı olduğuna karar verir. Doğduğu tersaneye götürülen gemi iki yıl içinde ustaların elinde yeniden doğar. Fakat top sayısı azaltıldığı için rütbesinin ikinci sınıfa indirildiğini öğrenince derin üzüntüye kapılır. Neyse ki 1808 Mart’ında Amiral Saumarez’in sancak gemisi olarak görev başına dönmesi moralini biraz olsun düzeltir. Bu kez Baltık Denizi’ndedir. Ruslara karşı İsveçlileri desteklemek için… Kış gelip de buzlar etrafını sarmaya başlayınca filosunun başında güneye iner. Dönüşte İspanya’da Fransızlara karşı savaşan Britanya ordusunun tahliyesinde görev alır. Ertesi yıl bir kez daha Baltık’a döner ve Rus şehirlerinin ablukasına katılır. 1811 başında Fransızlarla savaşan İspanyollara destek olan Britanya ordusuna takviye askeri birlik taşınmakla görevlendirilir. Ama hiç keyfi yoktur. Nelson’un ardından gözlerinin feri sönmüştür. Trafalgar’dan sonra onu hiçbir görev tatmin etmemektedir. Aynı yıl tekrar Baltık’a gönderilir. Bir adaya yaklaşırken kargalıktaki gözcü iki Danimarka gemisi görür. Ateş açmak için yaklaşırken kaptan son anda adadaki bataryayı fark eder. Yoksa hali haraptır. Victory’nin topları bataryayı imha eder. Küçük de olsa bu başarı onu mutlu eder. Acaba toplarının son kez o gün gürlediğini bilseydi yine de mutlu olur muydu, bilinmez!

Ed molore eicias ratem duciet ut adio omnis alis etum et ommodit, officil il inctat volor aped que voluptate volore laciis dolut aut es des dolupta quae aspit, quis et.

BU KEZ PORTSMOUTH’DA

Victory 4 Aralık 1812’de Portsmouth’a döner. 16 gün sonra mürettebattan kiminin işine son verilir kimi de başka gemilere tayin edilir. Pruvasını ellerinin arasına alıp kara kara düşünürken içindeki sesin başına pek de iyi şeyler gelmeyeceğini söylediğini duyar. İki yıl boyunca liman girişinde bağlı durur. Sadece depo olarak kullanılınca boynu iyice bükülür. Hatta bir ara ona hapishane olmayı bile lâyık görürler. O yıllarda, her sabah idama gidecek mahkûm gibi hurdaya çıkarılma korkusuyla güne başlar. Ve ne zaman sefere çıkan bir gemi yanından geçse eski parlak günlerini hatırlayıp arkasından imrenerek bakar.

1814’te karaya alınınca korktuğunun başına geldiğini düşünür. Etrafını saranların gemi sökümcüleri değil de mühendisler, marangozlar olduğunu görünce içine su serpilir. İki yıl boyunca  tepeden tırnağa elden geçirilir. Baş tarafı daha kullanışlı hale getirilir; ahşap paraçolların büyük kısmı değiştirilir. Parampetlerinin yükseltilerek sağlamlaştırılması ona heybetli bir hava verir. O yıllardaki eğilime uygun olarak süsleri azaltılır, bordası siyaha boyanır. Top lumbarlarının olduğu yerlere geniş beyaz şeritler çekilir.

1816’da denize indirildiğinde dünyalar onun olur. Çünkü top sayısı 104’e çıkarılarak rütbesi iade edilmiştir. Denizlerden denizlere dolaşma tutkusuyla yanıp tutuşur ama bir yıl önce Napolyon Waterloo’da yenilince savaşılacak düşman kalmamıştır. Ülkeyi yönetenler yeni bir düşman bulana kadar sıradan bir gemi gibi ihtiyatta bekleyecektir. 1822’de çürüyen kaplamaları yenilenir, top sayısı 21’e düşürülür. 1824’te yeni bir görev verilir Victory’ye: Portsmouth Üs Komutanı’nın sancak gemisi olur. Ama bu biraz da sanki gönlünü almak için yapılan bir jesttir. Çünkü aslında modern tekniklerle inşa edilmiş Duke of Wellington’un levazım gemisi olarak hizmet etmektedir. Görev görevdir der ses çıkarmaz. Her şeye rağmen denizde olduğunu düşünüp kendini avutur.

Victory’nin planını çizen Sir Thomas Slade.
Victory’nin son kez Portsmouth’a girişi Aralık 1812. Ressam W.H. Bishop.

VICTORIA VICTORY’DE

1831 gelip çatar. O yıl hurdaya ayrıldığının tebliğ edildiği günü unutamaz. Parçalanacak ve ahşabı başka gemilerin yapımında kullanılacaktır. Bunun er ya da geç başına geleceğini bilen Victory’ye esas ağır gelen bu karar alınırken Amiral Hardy’nin, yani Trafalgar’daki komutanının Donanma Komutanı olmasıdır. Neyse ki amiralin duyarlı bir karısı vardır. Bir amiral kızı olan Bayan Anna Louisa Hardy’nin gönlü, Britanya tarihinin en önemli deniz zaferlerinden biri kazanılırken kocasının komuta ettiği sancak gemisinin parçalanmasına razı olmaz. Karısının şiddetli itirazları sonucu amiral kararı imzalamaktan vazgeçince Victory’nin kaderi değişir. Kadirbilir halk bu kararı gönülden destekler.

İleride Britanya Kraliçesi olacak Prenses Victoria’nın 1833’te Trafalgar gazileriyle buluşmak üzere Victory’ye gelmesiyle dikkatler tekrar üzerinde toplanır; halk akın eder. Kraliçe 1844’te bir kez daha gelince yıllık ziyaretçi sayısı 22 bine çıkar. Britanya milliyetçiliğinin sembolü haline gelen Victory ilgi odağı olduğu için hayatından memnundur ama bir süre sonra yorgun kaplamalarının her ayak basanla birlikte daha da yıprandığını fark eder. Çürükler, çatlaklar gemiyi ele geçirmiştir. Hatta 1887’de aniden su almaya başlayan gemi zar zor karaya alınır. Karinası 1888’de on beşinci ve son kez bakırla kaplanır. Ertesi yıl Kraliyet Donanması Haberleşme Okulu’na ev sahipliği yapar. Ziyaretlere açık olmasa da içten içe çürüdüğünün hem kendi farkındadır, hem çalışanlar.

NEPTUNE AMA…

Felaket 1903’te Victory’nin başına durduğu yerde gelir: Yedeklenirken halatları koparak sürüklenen bir gemi tarafından mahmuzlanır. Ne tesadüftür ki geminin adı Trafalgar sonrası onu Cebelitarık’a götüren gemiyle aynıdır: Neptune. Hemen karaya alınır. Amirallik sanki bıkmıştır ondan; yine parçalanmasını önerir. Bu kez de Kral VII. Edward geçmişe sahip çıkınca testerelerin, keserlerin ağzından kurtulur. 1905’te Trafalgar Zaferi’nin 100. yıl kutlamalarında başroldedir. Amiral Nelson’u minnetle anar.

Kralın 1910’da ölümüyle bazı kıymetbilmezler çağdışı kaldığını düşündükleri geminin ömrünü doldurduğunu tekrar dile getirmeye başlar. Parayı yeni gemi yapımına harcamak varken yaşlısını ayakta tutmak için masrafa ne gerek vardır? Tartışmalar sürerken 1910’da, eski çağlarda dünyada denizciliğin nasıl yapıldığını, gemi inşa tekniklerini, denizcilik geleneklerini ve benzer konuları araştırarak denizcilik belleğini diri tutmaya çalışan Denizcilik Araştırma Topluluğu kurulur. Britanya’nın bir zamanlar dünyanın en büyük imparatorluğu olmasını donanmaya borçlu olduğunun da bilincindeki üyelerden oluşan topluluğun gelecek kuşaklara taşımaya çalıştığı gemilerden ilki Victory’dir. Ama Avrupa’da sinirler yine gergindir. Kopacak kıyamete hazırlanmak üzere Amirallik silahlanırken kimse dönüp onun yüzüne bakmaz. Güngörmüş Victory bir kenarda sabırla bekler. Düşündüğü gibi gün gelir I. Paylaşım Savaşı biter. Yaralar sarıldıktan sonra Denizcilik Araştırma Topluluğu nihayet istediğini elde eder. Kraliyet Donanması’nda da oluşmaya başlayan tarih bilinci işi kolaylaştırır. Denizlerde 157 yıl süren maceranın ardından acınacak hale düşen gemi 12 Ocak 1922’de dünyanın çalışır durumdaki en eski kızağı olan 2 numaralı taşkızağa çekilir. Bir armatörün desteğiyle onarım başlar1. Halk da ‘Victory’yi Kurtar’ adı verilen kampanyaya katılarak elini karinanın altına sokar. Tersanedeki marangozlar, armacılar, demirciler, terziler el ele verir, bir kez daha geminin başına üşüşür. Neredeyse onarmadık ahşap, ellemedik halat bırakmazlar. 1928’de Victory ziyarete açılır. Dünyanın birbirini yediği II. Paylaşım Savaşı’ndan Victory de nasibini alır; 1941’de bir Alman uçağından atılan bombayla hasar görür fakat ayakta kalmayı başarır. 1955’te tekrar başlayan en büyük onarım yaklaşık 50 yılda tamamlanır ve gemi nihayet 2005’te Trafalgar Muharebesi zamanındaki görünümüne kavuşur. Artık sadece bir gemi değil anıttır Victory.

Savaşta kıçüstü güvertesi Ressam William H. Overend.

BAŞMÜHENDİSLE

Yaklaşık iki buçuk asır Atlantik’te, Akdeniz’de, Baltık’ta Victory’nin peşinde tersane tersane, liman liman, savaş savaş dolaşmanın yorgunluğu üzerime çökerken gururlu bakışlarla gemiyi seyreden biri dikkatimi çekiyor. Orta boylu, hafif toplu, açık tenli bir adam. Kıyafetine bakılırsa 17. veya 18. yüzyıldan… Geminin kıçına doğru yürüyünce peşinden gidiyorum. O bodoslamaya dikkatle bakarken yanına yaklaşıyorum. Soran bakışlarla bana dönüyor. Mahcup oluyorum ama beni buralara kadar getiren merak yok mu? Tutamıyorum kendimi, kurtulamıyorum ki başıma hep güzel şeyler açan o tutkudan. Tepeden tırnağa süzüp elimdeki not defterini görünce benden önce davranıyor: “Adım Thomas Slade, gemi inşa mühendisi… Merak ettiğiniz şeyler varsa sorun.” Gökte ararken yanıbaşımda bulduğum insan karşımda; geminin planını çizen başmühendis. Bakışlarındaki gururu şimdi yerli yerine oturtuyorum. Anlaşılan Victory’nin peşinde denizlerde çıktığım yolculuk Tarihî Tersane’de sürecek. Nereden başlasam ki? İlk olarak harp gemilerine rüzgârın hükmettiği dönemi en iyi temsil eden ve 1750’den sonra inşa edilenler arasında bugüne ulaşan tek gemi olan Victory’yi nasıl tasarladığını soruyorum. 

“Doğruya doğru. Planını çizerken donanmanın ele geçirdiği Fransız gemilerinin planını esas aldım. Çünkü 1730’dan itibaren onlar gemi karinalarını bizimkilere göre çok daha hidrodinamik formda inşa ediyordu. Bu sayede daha hızlı gidebiliyor, daha iyi manevra yapabiliyorlardı. Benim katkım Fransızların tasarımını bir adım ileri götürmek oldu; dik bir kıç bodoslama tasarlayarak geminin daha iyi dümen dinlemesini sağladım. Ayrıca baş-kıç vurmadan seyretmesine; ikmal yapmadan uzun süre denizde kalmasını sağlayacak depolama kapasitesine sahip olmasına dikkat ettim. Tabii bir de sağlam olmalıydı. Belki bugüne ulaşmasının bir sebebi de bu. Donanma Komutanı’yla buluşmak için buradayım. Restorasyona karar verince lütfedip fikrimi almak istemişler. Daha vakit var buluşmaya. İstersen gemiyi dolaşalım. Ben de son durumu görmüş olurum.” Canıma minnet.

KOMUTA MERKEZİ

O önde ben arkada borda iskelesinden çıkarak lumbarağzından gemiye giriyoruz. “Burası kıçüstü güvertesi. Modern harp gemilerindeki köprüüstünün yerine geçer. Yani komuta merkezi. Komutan gemiyi, subaylar gemicileri ve askerleri buradan yönetir.” Geminin kalbinin attığı yeri dolaşırken güverte kaplamalarına çakılı küçük bir bronz plâket dikkatimi çekiyor. Sir Slade, “Amiral Nelson’un vurulduğu yer,” diyor. Gözümün önüne mahşer yerine benzeyen güvertede o an yaşananlar geliyor; şaşkınlık, telaş, çığlıklar, emirler ve mutlaka korku.

Dümen ve pusula dolaplarının yanından geçip kıçtaki kapalı alana giriyoruz. Komutanın, bazı üstsubayların, filo komutan sekreterinin kamaraları ve yemek salonu da burada. Sonra kıçkasara güvertesine çıkıyoruz. “Gemiler arasında haberleşmeyi sağlayan işaret sancakları buradan yönetilir ve gemideki en tehlikeli yerlerdendir. Bu güvertede çalışan mürettebatın ömrü pek uzun olmaz çünkü açıkta çalışırlar,” diyor Sir Slade.

Tekrar kıçüstü güvertesine iniyoruz. Bordalara yaklaşık 5,5 kiloluk gülleler atan 12 kısa top yerleştirilmiş. Ana direği geçip pruvaya yöneliyoruz. Filikaların etrafından dolaşıp başkasaraya gelince değerli rehberim buradaki kum saati ve kampanayla mürettebata vardiya değişiminin duyurulduğunu anlatıyor. 30 kiloluk gülleler atan kısa menzilli iki güçlü topla 5,5 kiloluk gülleler atan iki top da buraya yerleştirilmiş. Ayrıca tahta bir iskeleyle civadranın arkasında mürettebat helâsının bulunduğu güverteye iniliyor. Gemi bir limana girdiğindeyse firar etmelerini önlemek için bütün askerler burada toplanırmış.

AMİRALİN KAMARASI

Konuşa konuşa dik merdivenlerden iniyoruz. İnsan bir harp gemisinde olduğunu asıl bu güvertede anlıyor. Söz Sir Slade’de: “Burası üst top güvertesi. Her iki bordada yaklaşık 5,5 kiloluk gülleler atan 30 top dizili. Bir bordadaki toplar aynı anda ateşlendiğinde namlulardan çıkan toplam 522 kg. demir düşmanın üzerine Azrail’in orağı gibi yağardı.” Pırıl pırıl toplar o kadar masum görünüyorlar ki siyah namluların kükrediklerinde cehennem zebanilerine dönüştüğüne insan inanmak istemiyor. Hele mürettebatın topları her 90 saniyede bir ateşlemek üzere eğitildiğini öğrenince iyice şaşırıyorum. Her atış sonrası namlunun içi temizlenecek; hartuç, gülle, pamuk tıkaç yerleştirilecek; lumbara itilecek; nişan alınacak; ateşlenecek… Ve hepsi 90 saniyede! Topların üstüne III. George’un monogramı itinayla işlenmiş. Bu güverteye ayrıca marangozun, bakırcının, halatçının ve yelkencinin atölyeleri yerleştirilmiş. Ön tarafta karantinaya alınanların kalacağı kamaralar ve revir var.

Kıça doğru yürüyoruz. Bir kamaranın yanından geçerken başmühendis içerideki yatağın Amiral Nelson’a ait olduğunu söylüyor. İki yıl boyunca her gece uyuduğu -ya da uyuyamadığı- yatak hayli küçük. Gerektiğinde rahatsız olmaması için cibinlik benzeri, amiralin unvanına uygun sarı kordonla süslü kalın bir kumaşla örtülebilen yatak Nelson’un boyuyla orantılı olmalı. Hemen arkasındaki top, amiralin uyurken bile savaş düşlediğinin bir kanıtı sanki. Ayakucundaysa Nelson’a -savaştan vakit bulduğunda- bir eş, bir baba olduğunu hatırlatan son eşi Emma ve gayrimeşru kızı Horatia’nın resimleri asılı. Oradan Nelson’un çalışma masasının bulunduğu, tabanı ince İran halısıyla kaplı gündüz kamarasına geçiyoruz. Yatağı gibi küçük deri bir koltuk, üzerinde haritaların ve paralel cetvelin açık olduğu masası, sekstantı… Ve en arkada koca bir salon. Filosundaki komutanlarla son toplantısını yaptığı masada bir harita; Trafalgar Burnu’nun olduğu paftanın üzerinde günlerce kafa patlatıldığı kenarlarının iyice yıpranmasından belli. Salonun iki yanında kıçtan gelecek saldırılara karşı kullanılmak üzere iki top ustaca gizlenmiş. Rehberim çatışma çıktığında bölmeleri sökülen salonun üst top güvertesine dâhil edildiğini söylüyor.

Victory’nin bugün sergilendiği taşkızakta 1925’teki restorasyonu. Ressam William L. Wyllie.

820 KİŞİ!

Gemide kaç kişi olduğunu soruyorum. “Hayli kalabalıktı,” diyor. “Örneğin Trafalgar Muharebesi sırasında gemide 820 kişi vardı2. Aslında gemi daha az insanla yürütülebilir ama muharebeye girince topları dolduracak, ateşleyecek, savaşacak çok sayıda insana ihtiyaç vardır. Şöyle bir sayalım: İlk başta Amiral Nelson. Gemi komutanı Kaptan Hardy’den sonra bütün işlerden sorumlu yedi üstsubay. Onlardan sonra her biri bir işten sorumlu sekiz subay gelir: Güverte subayı, porsun, topçu subayı, doktor, marangoz, gemi kâtibi, papaz ve aşçı. 21 subay adayı, 42 levazımcı, sekreter ve Amiral Nelson’un maiyetindekiler.

  Gelelim gemicilere: Bütün harp gemilerinde olduğu gibi Victory’de de üç tip gemici vardı: Astsubaylar, usta gemiciler ve gemiciler. En tecrübeliler olan astsubayların sayısı 71’di. Yelkenlerin, armanın triminden ve demirlemeden sorumluydular. Usta gemicilerin sayısı 212 idi. Aralarındaki çevik gençler gabyar3 olurdu. Savaş halinde usta gemicilerin çoğu top başına geçerdi. 193 de gemici vardı. Bunlar verilen her işi yapmakla yükümlüydü. 87 acemiyse tecrübe gerektirmeyen, daha çok kol gücüne dayanan sintine pompalarında, bocurgatlarda, güvertelerin temizliğinde görevlendirilirlerdi. İçlerinden umut verenler gemiciliğe geçerdi. Ayrıca yaşları 12 ile 19 arasında değişen 31 erkek çocuğun çoğu subayların ayak işlerinde kullanılırdı.

Mürettebatın 300’ü kendi iradesiyle maaş karşılığı çalışanlardı. 217’si o yıllarda savaş zamanı yaygın biçimde yapıldığı gibi ticaret gemilerinden zorla getirilenlerdi. Tabii onlara da maaş verilirdi. Ama söylentilerin aksine aralarında hapishaneden getirilen hiç kimse olmadı. Mürettebatın yaklaşık yüzde 40’ı 24 yaşın altındaydı. En genci 12 yaşındaki bir oğlandı. En yaşlısıysa 67 yaşındaki gemi kâtibi.” “Bir de askerler olmalı.” “Haklısın. 4 subay, 142 çavuş ve erden oluşan askerî birlik vardı.” 

ISLIK ÇALAN ADAM

Bir alt güverteye iniyoruz. “Orta top güvertesinde yaklaşık 11 kiloluk gülleler atan 28 top var. Gemicilerle bir araya pek gelmeyen askerler burada yer, içer ve yatardı. Karacı kökenliydi hepsi. Düşman gemileriyle borda bordaya gelindiğinde ön saflarda savaşırlardı. Ayrıca çıkarma harekâtı da onlar tarafından yapılırdı. Gemide başka görevleri de vardı: Örneğin içki ambarı, baruthane, subay kamaraları gibi hassas yerlerde nöbet tutar, çıkması muhtemel isyanlara karşı önlem alırlardı.

Geminin kalbinin kıçüstü güvertesinde attığı sanılır. Oysa sekiz yüz küsur insanın kalbi burada atardı. Çünkü mutfak buradadır. İster amiral olsun ister acemi gemici kimse aşçının uğursuzluk sayılan ıslık çalmasından rahatsız olmazdı. Çünkü bir kişi hem ıslık çalıp hem yemeğin içine tüküremez veya yiyecek aşıramaz. Şaka bir yana, herkes aşçının sağlığına duacıydı. Hastalanırsa ne yaparlardı?

Genellikle aynı yerde görevli mürettebat bir arada, topların arasındaki boşluklarda kemere kirişlerine asılmış masalarda yemek yerdi. İçlerinden biri gemi kâtibinden malzemeleri alır, aşçıya götürüp pişirtir, getirir ve dağıtırdı. Kahvaltı 08:00’de, öğle yemeği 12:00’de, akşam yemeği 16:00’da yenirdi. Gemidekilerin hemen hepsi ağır işlerde çalıştığı için yemek günlük 4.500-5.000 kalori içerecek şekilde hazırlanırdı. Bakma söylentilere, yemekler hiç de fena değildi: Mutlaka her gün ekmek, bira veya şarap ya da rom; haftada dört gün dana veya domuz eti; dört gün baklagil; üçer gün yulaf ezmesi, tereyağı ve peynir verilirdi. İskorbütle de roma limon suyu katarak mücadele edilirdi. Ayrıca dost limanlara uğranırsa veya tedarik gemileri getirirse sebze ve taze et de verilirdi.” 

Topların arasında yürürken beyaz boyalı, dev gibi iki ırgat kafası önümüze çıkıyor. Sir Slade’in söylediğine göre demir atıp almakta, filikaları denize indirmekte ve topları taşımakta kullanılan ırgatların kafalarıymış. Ayrıca kıça subayların ve ikinci kaptanın kamaralarıyla subay salonu yerleştirilmiş.

Alt top güvertesinde toplarla ve birbirleriyle iç içe yatan mürettebatın hamakları.
Gemi komutanı Kaptan Hardy’nin gündüz kamarası.
Cenaze töreninde Amiral Nelson’un naaşını taşıyan filika.

DİPDİBE, KASVETLİ

Alt güvertelere indikçe kasvet çöküyor. İçimin daraldığını hisseden başmühendis, “alt top güvertesi kapalı alan korkusu olanlar için hiç uygun değildir. Bakma şimdi top lumbarlarından ışık girdiğine. Güverteler içinde en zor yaşam koşulları buradaydı. Seyir sırasında lumbarlar mutlaka kapatıldığı için hem havasızdı hem karanlık. Sürekli fener yanardı. Üzerine bir de denizcilerin terini, nefesini koy. Rutubeti kırmak için soba yakılırdı. Tabii duman basardı o zaman her tarafı.

Ağırlık merkezini aşağı çekmek için en ağır topları buraya yerleştirmiştim: Yaklaşık 14,5 kiloluk gülle atan 30 top. 480 denizci burada dipdibe yer, içer, yatar, savaşırdı. Yemek zamanı sayıları 600’ü bulurdu. Kemere kirişlerine asılan hamakların arasındaki mesafe sadece 40 santimdi. Sabah olunca hamaklar içindeki döşekle, battaniyeyle toplanır; şarapnellere, tahta parçalarına veya düşman kurşunlarına siper olması için açık güvertelere yerleştirilirdi. Akşam 20:00’de tekrar yerlerine konurdu. Bir limana uğrandığında burada zor koşullarda yaşayanların firar etmemeleri için gemicilere izin verilmezdi ama her limanda bolca bulunan kaldırım çiçeklerinin gelip gemicilerin gönlünü etmelerine izin verilirdi.   

Kıçta her iki yanda perdeyle ayrılmış bölümdeyse batarya komutanı, teğmenler, astsubaylar, askerî birliğin subayları, papaz ve subay adayları yaşardı. Üst güvertedeki dümen dolabının halatlar ve makaralar yardımıyla kumanda ettiği dümen yekesini de buraya yerleştirmiştim. Şu gördüklerin de sintine pompaları. Dört tane…”

AYAKTA DURMASI BİLE…

Bir merdiven daha iniyoruz, ayakta durması bile zor. Hiç ışık yok. “Burası kontratavlun,” diyor Sir Slade. “Su seviyesinin altındadır. Porsun, marangoz, gemi kâtibi, doktor gibi gemi için çok önemli insanlar zamanlarının büyük kısmını burada geçirirlerdi. Nemli ve havasız kamaralarda uyurlar, gık bile demezlerdi. Alışmışlardı bu hayata bir kere. Çoğu vazgeçip karada iş aramazdı. Onlar denizin zor koşullarında yaşamak için doğmuşlardı sanki.”

Önümüzde bir başka merdiven, yine aşağı… “Burası yaklaşık 1.500 m3 hacme sahip ambar. Gemiye altı ay yetecek erzak ve malzeme burada depolanırdı. Ayrıca direğin ve topların ağırlığını dengelemek için 257 ton pik demir, üstüne de 200 ton çakıltaşı konurdu. Ayrıca güllelerin yanısıra toplardan atılan ve tamamı 100 tonu bulan misket ve çoğunlukla armaya hasar vermek için kullanılan zincir veya demir çubukla birbirine bağlanmış özel gülleler de burada saklanırdı. Şu gördüklerinse porsunun donyağı, katranı, marangozun boyası, beziryağı, aşçının odunu, kömürü… Bu özel bölmeye ise kurutulmuş ve tuzlanmış et, balık, bira, tereyağı konurdu. Silahhane ve fıçılar içinde 35 ton barutun saklandığı baruthane şu karşıdaki bölmeydi. Dikkat edersen kapı tokmakları, menteşeler, kilitler metal bir nesneyle temas ettiğinde kıvılcım çıkmaması için pirinçtendir. Baruthane ayrıca farelerin kemirerek içeri girmemesi için bakır kaplanır ve yangın sıçramaması için alçıyla sıvanırdı.”

Orta top güvertesinde 90 saniyede bir 11 kiloluk gülleler atan toplar.

TABİAT GÜÇLERİ

Sir Slade anlatırken bir yandan da etrafı inceliyor. Ahşaplara dokunuyor, cebinden çıkardığı pertavsızla yakından bakıyor. Bazan memnun oluyor, bazan yüzü buruşuyor. “18. yüzyılda gemiler neredeyse tamamen doğal malzemelerden üretilirdi: Malum omurga, gövde, güverteler, direkler, serenler ağaç olurdu. Yelkenler ketenden, halatlar kenevirden. Bitmeyen yalpalar, baş kıç vurmalar, yıpratıcı fırtınalar malzemelerin zaten kısa olan ömürlerini daha da kısaltırdı. Hele ki söz konusu bir harp gemisiyse; gülleler, patlamalar, yangınlar… 

Victory şimdi yeni bir savaşın içinde. Ama bu seferki öyle topa, tüfeğe karşı değil. Bilinen bütün düşmanlardan daha sabırlı ve güçlü tabiata karşı bir savaş bu. Güneşe, rüzgâra, yağmura karşı… İsveç’in yüzakı Vasa gibi kapalı bir müzede değil ki sıcaklık, nem gerektiği gibi ayarlansın. Açıkta olunca ne kadar özen gösterilirse gösterilsin yağmursuları iğne deliğinden bile olsa sızıyor. Denizde de aynı sorunun olacağını düşünebilirsin ama tatlısuyun neden olduğu sorun farklı. Tuzlusu kaplamaları şişirip sıkıştırırken tatlısu ahşabı koruyan doğal yağların uçmasına neden oluyor. Sonra gelsin çürüme. Biliyor musun, Danimarkalılar dünyanın son pervaneli ahşap firkateyni Jylland’ın (1864) üzerine sırf bu nedenle akşamları tuzlusu püskürtür.

Başka bir sorun da rüzgâr. Sabit durduğu için hep sancaktan aldığı hâkim güneybatı rüzgârı gövdedeki boyayı diğer yerlere göre daha çabuk bozuyor. Bu da yağmursularının içeri işlemesine neden oluyor. Ya güneş! Bazan kavuruyor. O zaman da kaplamalar açılıyor, çatlıyor. Arkasından yağmur yağdığında malum… Sırf bu yüzden Amerikalılar yüzer halde sergilenen USS Constitution’u (1797) her yıl olduğu yerde döndürüyorlar.

Bir de böcekler var. Örneğin meşeye bayılan tosvuran böceği. 1950’lerde perişan etmişti gemiyi. Bunlara karşı gemi ilaçlanıyor. Son zamanlarda bir de mantar sorunu çıktı. Aslında bu dert eskiden de vardı ama bu günlerde iklim değişikliği nedeniyle kışlar daha ılık ve yağışlı geçtiği için mantar çok yayıldı. Nemli yerlere yerleşip ahşapla besleniyor ve hızla yayılıyorlar. Sonuç yine çürüme, zayıflama… 

Yaklaşık 250 yaşındaki bir gemiyi ayakta tutmak hiç kolay değil. Arkadaşlar geminin inşa edildiği yüzyılda kullanılan ağaç, boya, metal gibi malzemeleri belirleyip gemiyi bunlara uygun biçimde restore etmeye özen gösteriyor. Sık sık danışıyorlar ama o yıllarda kullanılan malzemeleri veya benzerlerini bulmak, onları uygulayacak yetenekli ustaları bir araya getirmek kolay olmuyor.”

Başmühendisin işi bitince dışarı çıkıyoruz. İskeleden indikten sonra Sir Slade dikkatle Victory’nin yerleştirildiği taşkızağı inceliyor. “Bir başka sorun da geminin karada olması. Dayaklarla desteklense de, omurganın altına boydan boya beton kaide konsa da gemi rahat değil. Denizdeyken karinasının her yeri denizsuyuyla eşit olarak kavrandığı için yük dağılıyordu. Oysa burada bütün yük desteklenen 22 yere biniyor. Bu yüzden de gemi kendi ağırlığı altında eziliyor. Ahşabın esnemesini engellemek mümkün olmadığından durduğu yerde bel veriyor4, eni genişliyor. Yükü azaltmak için serenler ve topların bazılarını çıkardılar. Önümüzdeki yıllarda gövdeyi daha çok yerinden desteklemek için çelik dayakların sayısının 136’ya çıkarılması planlıyor. Haklılar. Ben de böylece Victory’nin kendisini sudaymış gibi hissedeceğini düşünüyorum. O sırada çakı gibi bir bahriyeli koşarak yanımıza geliyor. Selam verip Donanma Komutanı’nın başmühendisi beklediğini söylüyor. Vedalaşıyoruz. 

Tarihî Tersane’den ayrılmadan yaklaşık 250 yılda 95 amirale sancak gemisi olarak hizmet eden Victory’ye bakıyorum. Varlığını amiralin kıymetbilir karısına borçlu anıt gemi hâlâ görev başında; ziyaretçilere Britanya’nın en parlak deniz zaferi Trafalgar’ı gururla anlatıyor. Tabii kendi baktığı açıdan…

 

KAYNAKÇA

1. HMS Victory, Peter Goodwin. Haynes Publishing, 2015.
2. HMS Victory,  Matthew Sheldon-Andrew Baines. Pitkin Publishing, 2017.
3. Nelson, Colin White- Matthew Sheldon. Pitkin Publishing,2013.
4. Bütün Zamanların Yetmiş Büyük Savaşı, Jeremy Black. Oğlak Yayıncılık, 2006.
5. Forty Famous Ships, Henry B. Culver. Garden City Publishing Co., Inc., 1938.
6. Mavi Uygarlık, Cem Gürdeniz. Kırmızı Kedi Yayınevi, 2015.
7. Osmanlılar ve Deniz, İdris Bostan. Küre Yayınları, 2007.
8. http://www.hms-victory.com/
9. https://www.britishbattles.com/napoleonic-wars/battle-of-trafalgar/
10. http://collections.rmg.co.uk/collections/objects/63228.html

DİPNOTLAR
1- Londra’daki Ulusal Denizcilik Müzesi’nin de en büyük bağışçısı olan bu armatör Sir James Caird’dir.
2- Osmanlı Donanması gemilerinden 1701’de denize indirilen ve 47,3 m boyundaki Kapudâne-i Hümâyûn’da 1.500 mürettebat, 1797’de denize indirilen, 51 m boyundaki Selimiye’de 1.400 mürettebat, 1812’de denize indirilen, 51,5 boyundaki Mahmûdiye’de 1.280 mürettebat vardı.
3- Direk ve serenlerde görev yapan denizciler.
4- Victory yılda 0,5 santim bel veriyor. Bu mesafe son 40 yılda 20 santimi bulmuş.

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *