KUZEYBATI GEÇİDİ'NİN KİLİTLERİ ( BÖLÜM 5 )

Buz Çiçekleri

"N

e o! İnsanat bahçesi mi gezmeye geldiniz? Hiç mi Inuit görmediniz?” dedikten sonra hanım yerel rehberimize dönüyor ve gaklıyor: “Civciv bozuntularına söyle, bir an önce pılılarını pırtılarını toplayıp gitsinler. Beyaz Adam buraya ne zaman ayak bassa başınıza neler geldiğini hatırlamıyor musunuz? Hiç mi akıllanmadınız?” Halkevinden çıkarken kuzgun tünediği karşı binadan bir yandan rehberimizi azarlıyor, bir yandan da sapsarı kabanlarımız nedeniyle civcive benzettiği bizleri... En zor koşullarda bile hayatta kalmayı başaran, dünyada nereye gitsem karşıma çıkan kuzgun için rehber “Bakmayın densize,” diyor ve ekliyor: “Bunların neden kapkara olduğunu bilir misiniz? Hayvanlar yaratılırken kuşlar renk ve desenlerini kendileri seçiyorlarmış. Arkadaş olan kuzgunla kaz da birbirlerini boyamaya karar vermişler. Önce kıskançlığıyla bilinen kuzgun almış eline fırçayı ve arkadaşını kaz yerine koyup çirkin görünmesi için siyaha boyamış. Boyama sırası kaza geldiğinde o da kuzgunu aynı şekilde boyamaya girişmiş. Bundan hiç hoşlanmayan kuzgun kızarak bağırmış. Ürken kaz elindeki kutuyu fırlatınca boya kuzgunun bütün vücuduna bulanmış. Kötü niyetinin cezasını çeken kuzgun ne kadar uğraşsa da boyayı çıkaramamış.O günden beri öfkesi hiç dinmemiş, aldırmayın.”

Pond Inlet'te bizi azarlayan kuzgun.
Gemimiz Ocean Adventurer'ın izlediği rota.

Rehberi dinlerken bir yandan da kuzgunun dediklerini düşünüyorum. Çok da haksız değil sanki. İlk balinacılardan bu yana gelen her Beyaz Adam burada yaşayanlara vahşi yaratıklar gibi davranmış; yetinmemiş küfürlerini, hastalıklarını getirmiş; inançlarını, kültürlerini yok edip kendi dinini, kültürünü dayatmış; bölgenin balina, kürk gibi zenginliklerini yağmalamış; kimyasallarıyla, plastikleriyle, nükleer atıklarıyla okyanusunu zehirlemiş; şimdi de kürenin içinde yanan ateşe odun taşıyarak erittiği buzların sakladığı fosil yakıtların, madenlerin peşinde. Hele bir de Kuzeybatı Geçidi’nin kilidi çözülsün, sen o zaman gör…

Altımızda dalgalanan sanki su değil saten; parlak, kaygan... Üzeri buz çiçekleriyle kaplı; boy boy, biçim biçim… Bazıları durgun gölleri süsleyen nilüferlerin yapraklarına benziyor. Ama daha büyükleri. Deniz donuyor. Nihayet…

Çenesi Düşükler!

Baffin’deki son durağımız Pond Inlet. Rehberimiz eskiden adı Pond’s Bay olan yere ismini 1818’de burada sıkışıp kalan Kaptan Ross’un İngiliz astronom William Pond anısına koyduğunu anlatıyor. O yıllarda bölge balina avcılarının dinlenme ve ‘çenesi düşükler’ diye alay ettikleri yerli halkın kadınlarıyla temel içgüdülerini bastırma yeriymiş1.

Misyonerler 18. yüzyılda din adına Grönland Inuitine yaptıklarını 1929’da Kanada Inuitine yapmışlar. Rahiplerin burada da ilk işleri yerel şarkıları, dansları yasaklamak olmuş. Yerliler ancak 90’ların başında şarkılarıyla birlikte belleklerinin de yitip gittiğini fark edince yaşayan birkaç yaşlı sayesinde kaybettiklerini geri kazanmaya çalışmışlar. 1950’lerin sonunda hükümet dağınık yaşayan kabileleri eğitme ve modernleştirme adı altında asimile etmek amacıyla bir araya toplamaya karar vermiş. Çocukları ailelerinden koparıp rahiplerin yönettiği yatılı okullara götürmekle işe başlamışlar. Pond Inlet de o yatılı okullardan birinin olduğu yermiş. Inuit halkı kendisi açlıktan ölse dâhi elindeki son kırıntıyı yedirdiği, atalarının ruhunu taşıdığına inandıkları kıymetli varlıklarından ayrılmak istemediklerinden mezralarını terk edip Pond Inlet’e gelmişler. 1974’e kadar iskeletini balina kemiklerinden çattıkları, duvarlarını turba kesekleriyle ördükleri, çatısını halkalı fok derisiyle kapladıkları, mors bağırsaklarıyla pencere yaptıkları evlerde yaşamışlar. Daha sonra biraz da dayatmayla, devletin inşa ettiği evlere taşınmışlar. Yaptıkları ilk işlerden biri evdeki tuvaleti kullanmak yerine banyonun tabanına delik açmak olmuş.

 

Duvarları turba kesekleriyle örülü, çatısı halkalı fok derisiyle kaplı geleneksel Inuit evi.

Rehber yaklaşık yarım yüzyılda Inuit halkının modern hayata sağladığı uyumu gururla anlatırken gözümün önüne halkevinde Kanada ulusal marşını önce İngilizce, ardından kendi dilinde duygulanarak okuyan yerli kız geliyor. Beyaz Adam’ın iki kuşakta amacına ulaştığı o kadar açık ki… Nunavut Eyaleti Başbakanı ise hükümetin Kutup Bölgesi’yle ilgili planlarında Inuit halkına hiç yer vermediğinden şikâyetçi: “Kanada’nın parçası olduğumuz için mutlu ve gururluyuz fakat kendimizi önüne birkaç kırıntı atılan zavallı kardeş gibi hissediyoruz.”

Beyaz Adam’dan gördükleri onca kötülüğe rağmen bizleri yine de geleneksel konukseverlikleriyle ağırlamaktan geri durmamışlardı. Halkevinde fok gibi zıplayarak, misk öküzleri gibi itişerek, kutup ayısı gibi koşarak, kuzgun gibi gaklayarak, parmak güreşi ve ağız yırtma mücadelesi yaparak uzun ve karanlık kış günlerinde oynadıkları oyunlardan örnekler sunmuşlardı. Dalgalı denizi, esen rüzgârı, burnunu çeken morsu ya da öten ördeği anlatan şarkılar söylemiş, sesi taşların arasından akan su sesine benzetilen kasnak2 eşliğinde yaptıkları danslarla kültürlerini tanıtmış, şenlendirmişlerdi.

Karanlık kış günlerinde yapılan geleneksel yarışmalardan ağız yırtmaca.
Kanada ulusal marşını içtenlikle söyleyen yerli genç kız.

Inukun Haritası

Kuzgundan yediğimiz azarı sindirmeye çalışırken uzaktan birkaç teknenin denize açıldığını görüyorum. Ava çıkıyorlarmış. Rehbere, “Havanın sert ve sisli olmasına rağmen ava gitmeleri tehlikeli değil mi?” diye soruyorum. “Hayır,” diyor, “Burada avcı eğer havanın düzelmesini beklerse kışın aç kalabilir. Ayrıca av hava dışında da bir sürü etkene bağlıdır: Buzun cinsi, kalınlığı, inceliği; karın türü; ışık, ayın evresi, rüzgârın yönü, suyun ısısı, kıyının şekli; hayvanların göç zamanları, yolları… Şartlar uygun olduğunda hiçbir avcı havanın yağışlı, sisli, rüzgârlı olmasına aldırmaz. Inukun aklı da Beyaz Adam’a göre farklı çalışır. Bütün belirtileri algılama ve yorumlama yeteneği, yediği önünde yemediği arkasında olan rahata alışmışlardan çok daha gelişmiştir. Görsel hafızası çok iyidir. Bölgesindeki her koyu, girintiyi, burnu, her adanın ve fiyordun biçimini, özelliklerini aklında tutar; haritasını karın üzerine veya havaya parmağıyla hatasız çizebilir. ‘Inukun meteoroloji istasyonu kafası, haritasıysa elidir,’ derler buralarda.” Rehber gözünü denizde bir yere dikiyor. Yüzünü buruşturmasının nedenini soruyorum. Uzun sırt yüzgeçleri yüzünden buzun altına giremeyen katil balinaların deniz geç donduğundan iki yıldır ortalıkta fütursuzca yüzgeç gösterdiklerini, yerlilerin temel besinlerinden akbalinalarla denizgergedanlarını kuzeydeki sulara kaçırdıklarını söylüyor. Katil balina yüzgecine benzer bir nesne gördüğünden endişelenmiş. Yanıldığını anlayınca rahatlıyor. 

Bu arada sahilde, teknelerin çekildiği yerden bir duman yükseliyor. Avdan dönenlerin ısınmak amacıyla ateş yaktıklarını düşünüyorum ama rehber nedeninin farklı olduğunu söylüyor: “Bize göre denizin altı dâhil bütün dünya ruhlar gibi tabiatüstü varlıklarla dolu mistik bir yerdir. Ruhları öfkelendirmemek için kara ve deniz hayvanları aynı gün yenmemelidir. Kara hayvanı avlanırken kullanılan silah eğer deniz avında kullanılacaksa mutlaka yosun ateşi dumanıyla arındırılmalıdır. Kıyıdakilerin yaptıkları da bu. Yoksa işleri ters gider.” Anlaşılan birçok yerde olduğu gibi boş inançlar burada da İnsanlar’ın açıklayamadıkları olayları göğüslemelerine yarıyor.

Baffin Adası'ndaki son durağımız yaklaşık 1700 kişinin yaşadığı Pond Inlet. Ziyaret ettiğimizde köyün ihtiyacını senede iki, en fazla üç kez getiren yük gemisini boşaltmak için hummalı bir faaliyet vardı.

Temel Direk

Sokaklarda karşılaştığımız orta yaş ve üzerindeki köylülerin neredeyse hepsinin yüzü rüzgârın ve soğuğun derin izlerini taşıyor. Genç bir anne geçiyor önümüzden. Sırtında başlığa benzer geniş kesede taşıdığı bebek bizi ilgiyle izliyor. Rehberimiz, Inuit kadınlarının evin temel direği olduğunu söylüyor. “Erkeğin görevi neredeyse sadece avlanmakken kadınınkiler saymakla bitmez. Avdan dönen erkek kıyıya ulaştığı andan itibaren karısının desteğini yanında bulur. O kayakı ve silahlarıyla uğraşırken kadın denizin sunduğu nimetleri eve taşır, temizler, parçalar; belli kurallara göre böler, dağıtır, pişirir veya kurutur. Eğer av foksa derisini yüzer, işler; giysiler, ayakkabılar, eldivenler diker. Yazın kıyıya yumurta dökmeye gelen kumbalıklarını kovayla toplar. Hatta bazıları ava bile çıkar. Ayrıca ev inşa eder, çadır hazırlar, kürek çeker. Tabii bir de evi neşelendiren çocukları doğurur, emzirir, büyütür.”

Senede Yalnızca İki Üç Kez

Pond Inlet’te de İnsanlar eskiyen, bozulan ne varsa boş buldukları yere atmışlar; ev eşyaları, kar araçları, kamyonetler, bisikletler… Hoşnutsuzluğumu fark eden rehber Kutup Kanadası’nda hiçbir şeyin israf edilmediğini söylüyor. Gözümüze batan eski eşyalar, hurdalar bir gün birisinin ihtiyaç duyabileceği düşüncesiyle ortalığa bırakılıyormuş. “Burada iğneden ipliğe her şey kıymetlidir,” derken köyün önünde demirli şilebi gösteriyor. “Çünkü tuvalet kâğıdından arabaya her türlü ihtiyaç maddesi senede iki, nadiren de üç kez gelen gemilerle taşınır.” Şilebe yanaşan şata yüklenen sarı otobüsü işaret ederek okul servisinin üç yıl önce sipariş edildiğini, ancak bu yıl gönderildiğini ekliyor. Köylülerin alışveriş yaptığı kooperatifin önüne geldiğimizde gemi rehberimiz özellikle yolcular arasındaki Kuzey Amerikalıların tüketim çılgınlığını göz önüne alarak bir şeyler alacaksak dışarıdan getirilenler yerine yerel ürünlere yönelmemiz konusunda uyarıyor. Yerli satıcı kadınlar o kadar cana yakınlar ki… Belma’ya kendi dillerinde ‘hayır’ gibi olumsuz bir kelimeyi öğretirken mutlaka takınılması gereken reddedici yüz ifadeleri bile sevimli. Hep gülümsüyorlar. Ama bu davranışlarını bazı Beyaz’ların olur olmaz her şeye anlamsız gülmeleriyle aynı sepete koymak haksızlık olur. Bir başka satıcı yaygın hazır yiyecek zincirinin mağaza içindeki şubesini ziyaret etmemizi öneriyor. Dünyanın en kuzeyindeki şubenin kendi köylerinde olmasıyla övünüyor.

Inuit dilinde 'hayır'demek yetmiyor, mimiklerle vurgulamak da önemli.
Yerliler kendi dillerinde qilaut, cennetin çalgısı anlamına gelen ve kutup ayısının idrar torbasının tahta bir kasnağın üzerine gerilmesiyle yapılan alet eşliğinde şarkı söylüyor.

Diğer yerleşimlerin aksine burada peşimize çocuk takılmaması dikkatimi çekiyor. Etrafta çocuk var fakat kendi aralarında oynuyorlar. Rehber hanım yakınlardaki buzullar, buz mağaraları, buzdan peribacaları, denizbuzu ve fiyordlar nedeniyle ziyaretçi sayısının son yıllarda arttığını, çocukların da bu nedenle yabancılara alıştığını söylüyor. Demirlediğimiz daracık Eclipse Geçidi’nin kuzeyindeki Bylot Adası göçmen kuş koruma alanıymış. Başta yagın alk ve siyah ayaklı martı olmak üzere 74 kuş türü adaya üremeye geliyormuş. 

Ziyaretimizi tamamlayınca gemiye dönüyoruz. Navy Board Inlet’te ilerlerken sabahtan beri ortalıkta sinirli sinirli dolaşan Rüzgâr sakinleşiyor. Keşfedilmesi için kral ve tüccarların yaklaşık 400 yıl boyunca büyük paralar döktüğü, Kuzeybatı Geçidi’nin giriş kapısı sayılan Lancaster Sound’a yaklaşırken yer yer önümüzü kesen denizbuzlarıyla birlikte heyecanlanmaya başlıyorum. Fulmarlar yine peşimizde. Bir gözleri bizdeyse diğeri buzlardan denize karışan tatlısudaki zengin besinlerle karınlarını doyuran kutup morinalarında. Benim gözümse Soğuk’ta. 

Birçok Inuit köyünde olduğu gibi Pond Inlet'te de eski eşyalar, hurdalar bir gün birisinin ihtiyaç duyabileceği düşüncesiyle ortalığa bırakılıyormuş.
Yerli anne çocuğunu geleneksel biçimde taşıyor. Hava sıcaklığı 0 derece civarında ama çocuğun giysisi kısa kollu!

Cevizkabuğu

Akşama doğru sıcaklık azalınca Soğuk nihayet sökün ediyor. Geçidin girişine yaklaştıkça kilidi açmayı becereni iyice merak etmeye başladığımdan karşıma çıkar çıkmaz sıkıştırıyorum. Israrıma dayanamayıp anlatmaya başlıyor: “1900’lerin ilk yıllarında genç bir adamın hazırlık yaptığı kulağıma gelse de pek ciddiye almamıştım. Roald Amundsen adındaki Norveçli daha 15’indeyken Franklin’in keşif seferlerini okuyunca büyülenerek onun yolundan gitmeye karar vermiş. Tıp fakültesini terk edip bedenen ve ruhen hazırlanmaya başlamış. Dikkatimi çektiğinde 25 yaşındaydı. Belçikalıların düzenlediği Antarktika seferi dönüşünde kuzeybatıdaki geçidi bulmanın zamanı geldiğine karar verdi. Lâkin başarısı çok şüpheli bir maceraya para yatıracak kişi veya kurumu bulmak pek kolay olmadı. Amundsen de o sıralarda hayli merak uyandıran ve durmadan yer değiştiren Manyetik Kuzey Kutbu gözlem fikrini satmaya karar verdi. Sattı da…

Keşif camiasındaki herkes Amundsen’in nasıl bir anahtarla yola çıkacağını merak ederken o çilingir peşinde koşmak yerine tersaneleri dolaşıyordu. Başta İngilizler olmak üzere çoğu kâşifin düştüğü hataya o düşmedi. Bulduğu 22 m boyundaki Gjøa 47 ton ağırlığında, 31 yaşında, ringa avında kullanılan bir balıkçı gemisiydi. Franklin’in gemileriyle kıyaslandığında fındıkkabuğu değilse bile cevizkabuğuydu. Onlar kadar sağlam olmasa da buzların ve kayaların arasındaki daracık geçitleri, sığlıkları ancak böyle küçük bir gemiyle geçebileceğini düşünen Norveçli haksız sayılmazdı. 

Gemisiyle aynı yaşta olan Amundsen alışılmışın dışında küçük bir ekip kurdu. Franklin’in 128 kişilik ekibine karşılık onun ekibi iki elin parmaklarından azdı; yalnızca yedi kişi. Bu sayede daha az kumanya taşıması gerekeceğini ve iskorbüte yakalanmamak için ihtiyaç duyulan taze eti bulmanın daha kolay olacağını hesaplıyordu. Ayrıca pirinç düğmelerini parlatmadan üniformalarını giyemeyen, takımları gümüş olmazsa yemeğin tadını alamayacaklarını zanneden İngilizlerin aksine Amundsen basit bir yaşam tarzıyla zorlu koşullara daha kolay uyum sağlayacağına inanıyordu. Diğer kâşiflerden farklı olarak yiyeceğiyle, giyeceğiyle Inuit halkı gibi yaşayacaklardı. ‘Islandığında kurumayan, donduğunda buzdan bir zırha dönüşerek tabut haline gelen yünlü giysiler’ yerine yerliler gibi kürk ve deri giysiler giyeceklerdi. Gerektiğinde kızakları mürettebat değil köpekler çekecekti. Genç Norveçli o kadar doğru şeyler düşünüyor ve yapıyordu ki yüzlerce yıldır Beyaz Adam’ın hırsından kıskançlıkla koruduğum geçidin kilidinin sonunda bu akıllı genç adam tarafından açılacağını hissetmeye başlamıştım.”

Soğuk’un sohbeti hoş olmasına hoş ama hava da iyiden iyiye soğuyor. Vedalaşıp içeri girince doğru köprüüstüne çıkıyorum. Gemi, artmaya başlayan denizbuzları arasından slalom yaparak ilerliyor. Gözüm anahtar kutusuna ilişiyor. Kaptana laf atıyorum ama oralı olmuyor. Gözü buzlarda…

Keşfedilmesi için yaklaşık 400 yıl boyunca büyük paralar dökülen Kuzeybatı Geçidi’nin kapısı sayılan Lancaster Sound'a yaklaşırken önümüzü kesen denizbuzlarıyla birlikte heyecan başlıyor.

Sessiz Tanık

Sabah, üzerinde insan yaşamayan, dünyanın en büyük adasının karşısında uyanıyoruz. Bölgedeki diğer adalar gibi Devon da  buzulların, rüzgârların ve dalgaların şekillendirdiği bir ada; yüzyıllar süren keşif seferlerinin sessiz tanığı… Nadiren kar yağan ve yılın dokuz ayı sıcaklığın sıfırın üstüne çıkmadığı adayı kaplayan buzörtüsünün kalınlığı 900 m’yi buluyormuş. Ama ne yazık ki 1985’ten beri inceliyor ve küçülüyormuş. Keşfettiği ada üzerinde ileride ülkesinin hak iddia edebilmesi amacıyla İngiliz William Parry buraya İngiltere’deki Devon bölgesinin adını vermiş.

Tur liderimiz gitmeyi planladığımız, Lancaster Sound’un batı çıkışında bulunan Cornwallis Adası’ndaki Resolute yakınlarında denizin donmaya başlaması nedeniyle bir süre  oyalanacağımızı açıklıyor. Bizimkiyle aynı rotayı takip eden bir başka gemi üç gün önce buzları aşamayıp geri dönmüş. Geniş bir bölgeyi kaplayan buzların arasında ancak 3 knotla ilerleyebiliyoruz. Kutup Bölgesi gerçek yüzünü ilk kez gösteriyor. Köprüüstünde gözler pür dikkat. Karinaya sürten buzların çıkardığı sesler tedirgin edici. Yeni hedefimiz yabancıların bölgedeki balinacılık ve diğer avcılık faaliyetlerini engellemek için Kanada’nın 1924’te karakol olarak kurduğu Dundas Harbour. 1933’te Hudson’s Bay Kumpanyası’na devredilen karakola 50 kadar Inuit biraz da zorla getirilip yerleştirilmiş. Bölgeyi yaşamaya uygun bulmayan İnsanlar 10 yıl sonra köyü terk etmişler. Kimse yaşamasa da Kanada Kraliyet Atlı Polisi her yıl yaz aylarında gelip burada görevliyken hayatını kaybeden meslektaşlarının mezarlarını elden geçirirlermiş.

Köye yakın bir koyda karaya çıkacakmışız. Güverteyi ilk kez kaplayan buz saatler geçse de çözülmüyor. Koyda ilerlerken gözcü sancak başomuzlukta yüzen bir kutup ayısı görüyor. Muhtemelen geçidi kaplayan denizbuzlarının üzerinde yaptığı kahvaltıdan dönüyor. Aç olduğunda yüzen, koşan, uçan her şeye saldırmayı göze alan ayı bize diş geçiremeyeceğini anlamış olmalı ki telaşla kaçmaya çalışıyor. Sabırla bekliyoruz. Bizim sahile çıkmayı planladığımız yere yönelmesi üzerine kaptan rotayı Croker Bay’e çeviriyor. Bir canlı görürüz ümidiyle adayı dürbünle sürekli tarıyoruz. Gözcüler uzaklarda otlayan bir misk öküzü sürüsü olduğunu haber veriyor. Gemideki hayvanbilimci rehber, ataları Çin’deki yüksek platolarda yaşayan öküzlerin 125 bin yıl önce Asya’dan göç ettiklerini anlatıyor.

Üzerinde insan yaşamayan dünyanın en büyük adası olan Devon'da yabancıların balinacılık ve av faaliyetlerini engellemek amacıyla kurulan fakat zor yaşam koşulları nedeniyle terk edilen Dundas Harbour.

Eti Bile Misk Kokulu

Erkek misk öküzleri kızıştıklarında dişileri cezp edebilmeleri için idrarlarına güzel kokulu bir salgı karışırmış. Kuzey Amerika’da bu hayvanlara rastlayan Avrupalı kâşifler kokuyu Asya’da gördükleri moscus türü erkek ceylanların kokusuna benzettiklerinden musk ox yani misk öküzü adını vermişler. Tatlımsı koku o kadar güçlüymüş ki etlerine işliyor, hatta soluklarından dışarı taşıyormuş. Cüssesine göre çevik olan, toynaklarının yapısı sayesinde ayağı kaymayan misk öküzleri uzun süre koşabilirlermiş. Gösterişli boynuzlarını sürüde üstünlük sağlamak, kurt gibi yırtıcılara karşı kendilerini savunmak ve donmuş zemini kırıp yiyecek bulmak için kullanırlarmış. Hava sıcaklığı -50oC olsa bile kaşmir kadar yumuşak, ince ve sık kılları3 sayesinde vücut ısılarını koruyabilirlermiş. Yaklaşık 20 yıl yaşayabilen ve kışın metabolizmaları yavaşlayan öküzler çok soğuk havada veya tipi fırtınalarında bir araya toplanıp hareket etmeden bekler, yazın stokladıkları yağ ile hayatta kalırlarmış4. Boynuzlarından kepçe, kemiklerinden alet, derilerinden döşek, kıllarından giysi yapan yerlilerin gözde avlarındanmış. Öküzler ben dürbün bulana kadar ortadan kayboluyor fakat görenler burunlarından çıkan sıcak nefeslerinin püsküren volkanı andırdığını söylüyor. İnsanlar dışında yegâne düşmanları kurtlar olan öküzlerin sayısının bugün çoğu Kanada’da olmak üzere Kuzey Kutup Bölgesi’nde 100 bin civarında olduğu tahmin ediliyormuş.

Soğuk’un Keyfi Yerinde

Hava ayaz mı ayaz. Güneş pırıl pırıl ama ısıtmıyor. Ağzımı açtığımda kelimelerden önce buhar çıkıyor. Sibirya’daki Yakutların nefeslerindeki buharın donarken çıkardığı seslere ‘yıldızların fısıltısı’ dedikleri aklıma geliyor. Acaba gece olunca ben de duyacak mıyım? Kurdeleye benzeyen bulutlar göğü süslüyor. Bugün Soğuk’un keyfi belli ki yerinde, yanımıza uğramıyor bile. Tepeler, masa dağlar karla kaplı. Zirveleri cilalayan sert Rüzgâr karı harman ediyor. Nasıl yağmur, güneş dünyanın başka köşelerindeki canlıların hayatlarına yön veriyorsa kar da buradakilere aynı şeyi yapıyor. Bitkilerin donmasını, fırtınalarda kurumasını önlüyor; kemirgenleri yırtıcılardan saklıyor; kartavuklarını akşamları koynuna alıyor; hamile kutup ayılarının uyurken doğurduğu yavruları birkaç aylık olana kadar hem soğuktan hem erkek ayıların pençelerinden koruyor. 

Croker Bay karaya çıkmaya uygun olmadığından botlara binip buz parçalarının arasında dolaşıyoruz. Güller, denizatları, mantarlar… Hepsi taptaze, dipdiri ve bembeyaz.Sanat eserlerinin birinden diğerine koşuyoruz, hayran kala kala…

Gemiye dönerken denizin her zamankinden farklı olması dikkatimi çekiyor. Altımızda hafif hafif dalgalanan sanki su değil saten; parlak, kaygan… Üzeri buz çiçekleriyle kaplı; desen desen, boy boy, biçim biçim… Bazıları bataklıkları, durgun gölleri süsleyen nilüfer çiçeklerinin yapraklarına benziyor. Ama çok daha büyükleri. Ancak bir süre sonra denizin gözümün önünde buz tutmaya başladığını anlıyorum. Nihayet… Gemiye çıkınca doğru güverteye. Isınmak haram.

Kuzeybatı Geçidi’nin giriş kapısı sayılan Lancaster Sound'a yaklaşırken yer yer önümüzü kesen denizbuzlarıyla birlikte heyecan başlıyor.

Akşam yemeğinde Kanadalı bir hekimle aynı masada oturuyoruz. Resolute’daki sağlık ocağında 15 gün nöbet tutacakmış. Kutup Kanadası’ndaki yerleşimlerde sağlık hizmetleri, kısa süreli sözleşmeli pratisyen hekimlerce yürütülüyormuş. Eskisine göre kendilerine çok iş düştüğünü söylüyor. Köpek eti dâhil her türlü eti, hatta çoğunu çiğ bile yerken hastalanmayan yerliler Beyaz Adam’a benzemek uğruna hamburger ve kızarmış patates yemeye, kolalı meşrubat içmeye başlayınca metabolizmaları alışık olmadığından kalp, damar ve şeker hastalıkları hızla artmış. Ne yazık ki Inuit içten içe çürüyor, bir kültür hızla sesini, soluğunu kaybediyor.

Güneş batarken güverteye çıkıyorum. Soğuk nihayet yanıma geliyor, kıkır kıkır. “Neredeydin bütün gün?” diye soruyorum. “Hiç gitmedim ki,” diye cevaplıyor. “Hep yanındaydım. Gördüklerin karşısında o kadar büyülenmiştin ki rahatsız etmek istemedim. Bundan sonra baş başayız. Sıcak’ı kovaladım nihayet. Artık borumu istediğim gibi öttüreceğim.” Gökyüzünün rengi kadehimdeki şarabın rengine karışıyor.

DİPNOTLAR

1. Yalnızca 1823’te bölgede 2 bin balina katledilmiş. 1900’lere kadar her yıl 150’ye yakın gemi geliyormuş. İçgüdüleri bastırma konusundaysa Beyaz Adam nedense kayıt tutmamış!
2. Kutup ayısının idrar torbasının tahta bir kasnağın üzerine gerilmesiyle yapılan, kenarına vurulan bir tahta çubukla çalınan, eğlence ve ayinlerde kullanılan Inuit kültürünün temel müzik aleti.
3. Bu kıllar koyununkinden sekiz kat daha sıcak tutuyor. Kıllarının uzunluğu boynun altında 50 santimi buluyor.
4. Erkeklerin ağırlığı 300, dişilerinki 200 kiloya ulaşırmış.

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *