ode Blue!’ anonsuyla uykum bölünüyor: Yıllar önce yaptığım bir gemi yolculuğundaki benzer anonsun altından kalp krizi ve sonsuza yolculuk çıktığını hatırlayınca tedirgin oluyorum. Kulak kesiliyorum ama karinaya sürten buzun ürkütücü sesinden başka ses yok. Sabah karşılaştığım rehbere gece neler olduğunu soruyorum. Üç nokta kuralını unutan yaşı hayli ileri bir kadın gezgin düşüp başını yarmış. Yalpanın aziziliği! Kahvaltıda ‘geçmiş olsun’ dileklerimizi iletiyoruz.Güneyden esen Rüzgâr denizbuzlarını hızla önümüzde biriktirirken kar hızlanıyor. Çok geçmeden tur liderimiz dün buz kütleleri arasına sıkışan iki Fransız yolcu gemisinin buzkıran tarafından kurtarıldıklarını anons ediyor. Resolute’a gitme planı böylece buza düşüyor. Seçenekleri değerlendirdiklerini, yine de geminin buzların arasından olabildiğince batıya ilerleyeceğini ekliyor. Yolcular tedirgin fakat buz gibi Soğuk’un keyfi yerinde. Ona göre hava buz! Bu sabah sohbetler buzdan geçilmiyor. Çay bile buz gibi.
Buz iyidir hoştur, can dostudur ama dilinden anlamazsan çok da tehlikelidir. Bir anda kırılıp üstündekileri suya dökebilir. Bazılarının üzerinde kaybolanlara yazılan ağıtlar kazılıdır.
Dev Kilit
Güverteye çıkınca Ocean Adventurer’ın buzların arasındaki dar kanallardan Devon Adası’na paralel olarak yavaş da olsa ilerleyebildiğini görüyorum. Bugün güneş dünyanın kuzeyine sırtını çevirmiş; termometre -2oC’yi gösteriyor. Saat 10.00’a doğru önümüze dev bir kilit çıkıyor. Köprüüstüne koşuyorum. Kaptan ortalarda yok, kutunun ise kapağı açık. Pruvaya dayanan buzlar geminin bir kulaç bile ilerlemesine izin vermiyor. Anlaşılan Soğuk’un verdiği izin buraya kadar. Başüstü güvertesindeki kaptanın omuzları düşük, yüzü asık… “Anahtarıma çok güveniyordum ama dostun Soğuk kilidi değiştirmiş,” diye söylenerek elindeki anahtarı buzlara fırlatıyor. Soğuk’un arkasından kıs kıs güldüğünü görüyorum. Biraz sitem etmeye niyetleniyorum fakat oralı değil. Hatta, “Sizi hiç anlamıyorum,” diyor, “Yani Beyaz Adam’ı. Buralara geliyorsanız buzla düşman değil dost olmanız gerek. Inuit halkı gibi… Deniz donmazsa İnsanlar avlanamaz, boğazlarını açlığın yağlı kemendinden kurtaramazlar. Açlık demişken… 1922’de yaşlı bir Inuk, Knud Rasmussen’e anlatırken kulak misafiri olmuştum; ‘Bizim buralarda (…) açlık o kadar olağandır ki birisinin açlıktan öldüğünü duyduğumuzda hiç şaşırmayız. En sağlamımızın bile başına gelebilir,’ diyordu. Tamam, buz kimi zaman körlüğe, donmaya hatta ölüme neden olabilir. Ancak Kutup Bölgesi’nde yaşayanlar arasındaki bağları güçlendiren de odur. İnsanı terbiye eder, serinkanlı, sabırlı, iradeli, dinç, çevik yapar. Yaşam tarzı gibi düşünce tarzını da şekillendirir, Inuitin can dostu buz…
Besin zincirinin ilk halkaları denizbuzunun altındaki 5-15 m arasında değişen derinlikteki tatlısu ağırlıklı tabakada birbirine eklendiği için buz buradaki diğer canlılar için de nimettir. Uzun kış karanlığının yerini bahar ışıklarına bırakmasıyla buzulların taşıdığı minerallerle dipten yükselen akıntıların getirdiği besinler sayesinde bu tabakada fitoplanktonlar üremeye başlar. Bunlar tam da kutup morinalarının1 ana besini olan zooplanktonların bayıldığı yiyeceklerdir. Morinalar da geçidin etrafındaki adalara üremeye gelen milyonlarca fulmar, kutup sumrusu, kara ayaklı martı, yaygın alk, karadalgıç gibi denizkuşlarının besin kaynağıdır. Dahası var: Buz, fok yavrularına beşik, denizgergedanları ve kuşlardan kaçmaya çalışan kutup morinalarına sığınak olur. Akbalinaları, denizgergedanlarını katil balinalardan saklar ama öte yandan da fok peşindeki kutup ayılarına suç ortaklığı yapar!.. Yüzlerce grönland balinasının, dünyadaki denizgergedanlarının dörtte üçünün, Kuzey Amerika’daki akbalinaların yüzde 30’unun, 250 bin civarında fok ile binlerce morsun bu geçitte buluştuğunu söylesem inanır mısın?…” Soğuk lafını bitirir bitirmez izin isteyip başüstü güvertesindeki tur liderinin yanına gidiyor.

Parti
Lancaster Geçidi’nin üzeri ufka kadar girintili çıkıntılı bembeyaz bir örtüyle kaplı. Soğuk’un bize de oynadığı oyunu düşünürken tur lideri, kaptanın geçidin kilidini açamayınca pes ettiğini, geri dönmek zorunda olduğumuzu ama ayrılmadan önce Soğuk’un onurumuza buz üzerinde parti vermek istediğini açıklıyor. Bakışlarındaki hınzırlığı görünce Soğuk’un partiyi aslında kendi zaferini kutlamak için verdiğini düşünmeden edemiyorum.
Önce rehberlerden oluşan ekip denizbuzunun üzerine çıkıyor. Kalınlığını ve etrafta kutup ayısı olup olmadığını kontrol ediyorlar. Güvenli bölgeyi işaretlemelerinin ardından botlar gezginleri taşımaya başlıyor. Önce gidip gitmemekte tereddüt ediyorum. Sonra koskoca kutup ayısını çeken buz benim ağırlığımı mı çekemeyecek diye düşünüp cesaretleniyorum. Soğuk, Buz Bar’da içki ikram ederek karşılıyor bizleri. Kadehimi tek seferde dikip etrafı kolaçan ederken donan zaman kristal bir küre gibi geçmişi gözümün önüne seriyor: Buzların arasına sıkışan ahşap geminin kaptanı; delinen karinadan giren buzlu suyu tahliye eden pompaların başında ölümüne çalışan mürettebat; iskorbütün verdiği acılarla kıvranan ya da açlığın neden olduğu mide kramplarıyla ölümü bekleyen kâşifler, kar yüzünden gözleri kör olmuş zavallılar; demir küsküyle geminin etrafındaki buzu kırmaya çalışan denizciler… Ama meret o kadar sert ki. Geminin kafatasını kırıp içindeki beyni dışarı akıtacak neredeyse! Bir kaptan birkaç yüz metre ilerde gördüğü açık suya ulaşabilmek amacıyla mürettebata geminin önündeki buzu dinamitle patlatma emri veriyor. Gemisine güvenip kışlamaya karar veren bir başka kaptansa ekibinin buz üzerinde top oynamasını izliyor. Bir kar yığınının arkasında dermansız insanlar görüyorum. Köpeklerini çoktan yiyip bitirmişler. Sıra giysilerinin, hatta botlarının derilerini kemirmeye gelmiş. Bir yandan da ‘Bir an önce ölse…’ diye gücü tükenmiş yoldaşlarının gözünün içine bakıyorlar!..


Buzun Yıllanmışı
Geçmişin peşine takılınca güvenli alanın dışına çıktığımı fark edip tedirgin oluyorum. Acaba bastığım buz yeterince kalın mı? Suya düşme korkusu sırtımı ürpertirken Soğuk yanımda beliriyor. Tedirginliğimi anlamış olmalı ki “Haklısın,” diyor, “Denizbuzu karadaki tatlısu buzundan farklıdır. Özellikle oluşmaya başladığı dönemde. Kristaller gevşek olduğundan sağlam değildir, kolayca kırılır. Beş santimlik tatlısu buzu insan ağırlığına dayanabilirken aynı şeyi on santimlik denizbuzu için söylemek mümkün değildir2. Rüzgâr ve akıntının olmadığı yerde deniz donarken buz kristalleri yağlı bir tabaka gibi kendini gösterir.”
Soğuk anlatırken dün akşamüstü saten kumaşa benzettiğim deniz yüzeyi aklıma geliyor. “Isı düştükçe kristaller eriyen kara benzer bir hal alırken tuz dibe çöker. Tuzdan arınan kristaller birbirine daha sıkı tutunup kalınlaşsa da hâlâ esnektir. Eğer bu sırada deniz hafifçe dalgalanırsa büyük nilüfer yapraklarına benzer şekiller alırlar. Kalınlık 10 cm’e ulaştığında rengi grileşir, adı da genç buz olur. Şartlar elverir de erimezse matlaşır ve bir yılda 1,2 ile 1,8 m arasında bir kalınlığa ulaşır. Yazı atlatırsa sonbaharda rengi soluk maviye dönüp sertleşir. Altımızdaki işte bu tür bir buz. O yüzden endişelenme. Ertesi yıl buzun kalınlığı 3-3,5 m’ye ulaşır. İkinci yıl da erimezse denizbuzlasına dönüşür. Tabii hiçbir zaman dümdüz olmaz buzla. Dalgalar, fırtınalar, akıntılar durmadan biçimlendirir. Kırılıp üst üste yığılırlar; yağan kar çatlakları doldurur, tepeler oluşturur, hatları yumuşatır. Çok daha etkili olduğum Kuzey Kutup Okyanusu’nda dört beş yılda buzun kalınlığı 15 m’ye kadar çıkar. Buradaki bir sürü canlıya hayat veren buz iyidir hoştur, can dostudur ama dilinden anlamazsan çok da tehlikelidir. Bakarsın eline geçirdiği gemiyi kucakladığı gibi bir saat içinde 40-50 cm kaldırabilir, ya da devirebilir. Veya bir anda parçalara ayrılıp üstündekileri suya dökebilir. Bazılarının üzerinde kaybolanlara yazılan ağıtlar kazılıdır.
Gezginler bir saat kadar kendi maceralarının peşinde koştuktan sonra Soğuk bizi gemiye yolcu ediyor. Saat 15.30’da Franklin’in ekibindeki üç denizcinin mezarlarının bulunduğu Beechy Adası’nın yalnızca 30 mil yakınına kadar gelmişken geri dönüyoruz. Hafif kar yağışı altında ilerlerken anahtarının uymamasının neden olduğu hayal kırıklığını üzerinden atan kaptan, ekibiyle birlikte bütün dikkatini buzların arasındaki güvenli açıklıkları bulmaya veriyor. Hızımız o kadar düşük ki kızaklı biri bile bizi kolayca geride bırakabilir. Akşamüstü bastıran ve seyri zorlaştıran sis 12 mil uzunluğundaki Powell Inlet’in girişine kadar bizi terketmiyor. Fiyordun etrafı yüksek olmayan karlı granit tepelerle kaplı.

Evlatlık Ayı
Birlikte kıyıyı seyrettiğimiz Inuk rehber Johnny’nin gözleri bir anda parlıyor. Ağzının suları akarken kayaların arasında gördüğü kutup ayısını işaret ediyor. “Yiyebileceğin en lezzetli et kutup ayısınınkidir,” diyor. “Hele çiğ olursa… Ama aşırı A vitamini içeren karaciğerini yememeli. Çünkü A vitamininin fazlası saç ve deri dökülmesine, karaciğer bozukluklarına, kusurlu doğuma, bulanık görmeye, kusmaya, hatta ölüme bile yol açabilir3.” Johnny anlatırken önce bir, ardından ikinci yavru ortaya çıkıyor. Muhtemelen gördükleri ilk insanlarız. Bir kayanın arkasına sinen annelerinin yanına gidip merakla bizi seyrediyorlar.
“Yavrusu olan anneler asla öldürülmez,” diyen Johnny’nin ağzının suyu kururken bir Inuit masalı anlatıyor: “Avcılar bir gün yanlışlıkla yavrusunun yanında bir anne ayıyı öldürmüş. Vicdanlarıyla baş başa kalınca açlıktan ölmesini istemediklerinden yavruyu köye getirmiş, yaşlı bir kadına evlatlık vermişler. Kadın çocuğu gibi baktığı ayıya yemeyi, uyumayı hatta konuşmayı öğretmiş. Biraz büyüyünce ayıcık köy çocuklarının oyunlarına katılmış. Fakat hızla irileşince birkaç yıl içinde arkadaşsız kalmış. Bir süre de gençlerin oyun arkadaşı olmuş. Eli gittikçe ağırlaşan ayı birkaç ayda onlara da büyük gelmiş. Avcılardan birinin aklına artık dev gibi olan ayıyı ava götürmek gelmiş. Kısa sürede nasıl fok avlayacağını öğrenen ayı hiç eli boş dönmüyormuş. Kendi başına da ava çıkmaya başlayan evcil ayıyı yanlışlıkla vurmak istemeyen avcılar yaşlı kadından hayvanın boynuna renkli bir tasma bağlamasını istemişler. Bu arada kadın ayıya eğer herhangi bir insanla karşılaşırsa kaçıp eve gelmesini sıkı sıkı tembih etmiş. Derken bir gece homurtularla uyanan kadın evin önüne çıktığında ayının işaret ettiği yerde yatan cesedi görmüş. Hemen komşulara haber vermiş ama adamı tanıyan çıkmamış. Ölenin, ayının evcil olduğunu bilmeden onu avlamaya kalkan bir yabancı olduğunu anlayan kadın, avcının yakınlarının öç almasından korktuğundan iki gözü iki çeşme ağlayarak ayıya türdeşlerinin yanına dönmesini söylemiş. Biraz önce temizlediği lambanın isiyle elleri kirlenen kadın vedalaşırlarken ayıyı kucaklayınca hayvanın postu lekelenmiş.
Seneler sonra uzaklardan dönen avcılar sırtında siyah lekeler bulunan buzdağı kadar büyük bir kutup ayısı gördüklerini anlatınca ölüm döşeğindeki yaşlı kadının gözleri bir anlığına parlamış.” Masalı bitiren Johnny bir kutup ayısıyla göğüs göğüse mücadele etmenin ve onu alt etmenin Inuk için en büyük onur olduğunu ekliyor. Bunu aklımdan bile geçirmeyeceğimi söylerken o anlatmayı sürdürüyor: “Kutup ayılarına çok saygı duyarız. Korkarız da. Hatta ölüsünden bile. Çünkü ölü bile olsa ayıların insanları duyduğuna, anladığına, onlara zarar verebileceğine inanırız. Bu yüzden postun bekletildiği yerde ayının ruhunun sakinleşmesi ve evine kolay dönebilmesi için bir parça fok eti ya da yağı koyar, beş gün süreyle rahatsız etmeyiz. Dişi ayılar 5-6 yaşında doğurgan hale gelir. Baharda çiftleştikten sonra kar yağmadan kazdıkları ine girip kış uykusuna yatarlar. Doğum yarı uykudayken gerçekleşir ve o halde emzirmeye devam ederler. Şubat ya da martta da uyanıp karınlarını doyurmak için dışarı çıkarlar. Yavrular belli ki daha bu kış doğmuş. Baksana ne kadar ufaklar.”
Buzların arasında dermansız insanlar... Köpeklerini çoktan yiyip bitirmişler. Sıra giysilerinin, hatta botlarının derilerini kemirmeye gelmiş.
Ceset Balinası!
Johnny’nin lafı, kalabalık bir denizgergedanı sürüsü görüldüğü haberiyle kesiliyor. Sancağımızda yüzlercesi bir arada. Mızraklara benzeyen dişleriyle Ortaçağ’da at üzerinde birbirine hızla yaklaşan şövalyeleri çağrıştırıyorlar. Johnny, “Ancak göç zamanı bu kadar çok denizgergedanı bir araya gelir,” diyor. “Diğer zamanlarda genellikle 2-8’li gruplar halinde yaşarlar. Göçerken ise sayıları 300’e kadar çıkar. Baffin Adası çevresi ile Lancaster Geçidi en önemli üreme ve beslenme alanıdır. Bazı yerlerde bunlara ‘ceset balinası’ derler. Çünkü bizim ‘narval’ dediğimiz bu hayvanların adı muhtemelen Vikinglerin kullandığı ceset anlamındaki nár ve balina anlamındaki hvalr sözcüklerinden gelir. Belki garip ama rengi boğulmuş insan rengini andırdığından Vikinglerin cesede benzettiği söylenir, balina kısmıysa malum… Kutup morinası, yassıbalık, atlantik kayabalığı, mürekkepbalığı ve ahtapota bayılırlar. Güçlüdürler de; 15 cm’lik buzu kırabilirler4.
Yalnızca erkeklerde görülen, üst çeneden çıkan ve Ortaçağ’da altından 20 kat değerli olan dişlerine gelince5… Uzmanların kimi bunların deniz dibini karıştırarak yiyecek bulmaya veya büyük balıkları zıpkınlamaya yaradığını söylese de dişi denizgergedanlarının aç kaldığını hiç duymadım. Dişlerin saldırma ya da savunma amaçlı olduğunu söyleyenler de var. Kızışan erkeklerin dişlerini kılıç gibi kullanarak dişiler uğruna birbirleriyle kavga ettiğini gördüğümden onlar da haksız değil. Radar anteni gibi yer belirlemeye yaradığını düşünenler de oldu. İşlevinin ne olduğu henüz tam anlaşılamasa da biz neye yaradığını çok iyi biliyoruz: Ağacın olmadığı yerde bu dişlerden zıpkın sapı, çadır direği yaparız; kızaklarda atkı olarak kullanırız; süs eşyaları, minik heykeller oyarız. Kıvraklığı sayesinde katil balina ve grönland köpekbalığı gibi düşmanlarından kolayca kaçabilen, gerektiğinde 300 m’ye dalabilen denizgergedanlarını inceleyenler çıkık alnının sonar cihazı gibi çalıştığını söylüyor. Oradaki biyoakustik yağ sayesinde sualtındayken çevrelerinin üç boyutlu haritasını çıkarırlarmış.
Bedenlerindeki yağlar parlak ve temiz ışık verdiğinden lambalar için idealdir. Uzun ve sağlam sinirleriniyse ip yerine kullanırız. Derileri de çok kıymetlidir. Tadı sizin fındığa benzeyen dış tabakası C vitamini kaynağıdır. Soğukta sertleşmediği ya da ıslanınca esnemediğinden eskiden köpeklere koşum takımı yapmakta kullanılırdı. Eti de 6-12 köpekten oluşan bir kızak grubunu bir hafta beslemeye yeterdi,” dedikten sonra biraz da hayal kırıklığıyla ekliyor: “Şimdi Kutup Kanadası’nda İnsanlar yalnızca motorlu kızak kullanıyor.”
Hava kararıp yolcular salonlara çekilirken nihayet Soğuk’la baş başa kalıyoruz. Ciddi biçimde ısırsa da katlanacağım. Şurada kaç günümüz kaldı ki? Belki geçidi aşamadık ama hikâyesini ondan iyi bilen var mı? Ben parkama iyice sarınırken o Amundsen’in ve tabii Kuzeybatı Geçidi’nin yarım kalan macerasını anlatmaya başlıyor.


İnsafa Gelen Soğuk
“1903 yazında kardeşim Sıcak hayli etkili olduğundan Gjøa’nın bugünkü adı Oslo olan Christiana’dan uğurlanışında bulunamamıştım. Kendisinden önceki kâşiflerin günlüklerini satır satır okuduğundan onu nelerin beklediğini bilen Norveçli kâşif ambarına beş yıl yetecek erzak yüklediği gemisiyle 16 Temmuz günü yoğun yağış altında yola çıkmış. Ağustos’ta sert havasıyla ünlü Grönland’a ulaşınca kızaklara köpek, gemiye taktırdığı 13 beygirlik makineye yakıt almış, eksik malzemeleri tamamlamış. Gjøa’nın Lancaster Geçidi’ne girdiğini fulmarlardan öğrenince soluğu Beechy Adası’nda aldım. Franklin’in gemilerinin kışladığı adada, onu bu sulara sürükleyen İngiliz kâşife saygılarını sunup yola devam etti. 24 Ağustos’ta Barrow Boğazı’na ulaşarak güneye döndüğünü görünce o gece Somerset Adası’yla Prince of Wales Adası arasındaki geçidi tıkamaya karar verdim. Aceleden yeterince tedbir alamamışım ki buz kütlelerinin arasından yavaş da olsa ilerlediler. Bu sefer sisi yardıma çağırdım. Hem de en koyusundan olanını… Fakat o bile durdurmadı Amundsen’i.
400 yıldan fazla süredir hiç böyle becerikli, akıllı ve inatçı bir kâşif görmemiştim. Yaptıklarını takdir etsem de kendimi kardeşim Rüzgâr’ı çağırmaktan alıkoyamadım. Çıkan fırtınada yerleştirdiğim kilitlerden biri geminin omurgasından talaş aldı, ama o kadar… O güne kadar hiçbir geminin geçemediği Sir James Ross Boğazı’nın sığ sularında karaya oturan Gjøa’yı makine ve yelken yardımıyla kurtarınca ekibiyle birlikte Amundsen gözüme girmeye başlamıştı. Aynı gün akşamüstü makine dairesinde yangın çıktı. İnan bunda parmağım yoktu. Neyse ki yakıt deposuna ulaşmadan alevleri kontrol altına aldılar. Bu sular için biçilmiş kaftana benzeyen geminin başına bir şey gelseydi cidden üzülürdüm. Çünkü Amundsen gibi bu küçücük gemiye da kanım kaynamıştı.
Gjøa 3 gün sonra Matty Adası açıklarında suların yükseldiği evrede bir resifin üzerine çıktı. Gemidekiler tam talihin onları terk ettiğini düşünürken Rüzgâr benden habersiz bir fırtına daha kopardı. Gemiyi hafifletmek gayesiyle ağır malzeme sandıklarından 25’ini suya atıp yelken bastılar. Denizin yükselmeye devam etmesini fırsat bilen Gjøa kendisini sığlıktan kopardı ama bu kez sürüklendiği yerdeki kayalıklar gözünü dikmişti gemiye. Kuntra omurganın gördüğü ağır hasar yüzünden kalbi endişenin güçlü parmakları arasında sıkışan Amundsen birkaç sandık daha attırdı. Geminin elinden tutan mucize onu selamete çıkarırken dersini alan Amundsen kargalıkta sürekli gözcü bulundurmaya başladı.


Gjøa Eylül’ün ilk haftasında King William Adası’nın güneyindeki daracık Simpson Boğazı’na girince Amundsen söz verdiği Manyetik Kutup gözlemlerini yapmak amacıyla kışı bu korunaklı bölgede geçirmeye karar verdi. Ekip Gjøahavn adını verdikleri yerde gemiyi kışa hazırlarken bir yandan da bilimsel çalışmalar için karada baraka inşa ettiler. Bu arada bol bol rengeyiği, kartavuğu avladılar. Bölgedeki Inuit avcılarıyla iyi ilişkiler kuran Amundsen kış bastırınca ölçüm yapmak üzere kızakla Boothia Yarımadası üzerinde bulunan Manyetik Kutup’a doğru yola çıktı. Araştırmalar beklenenden uzun sürünce ekip aynı yerde bir kış daha geçirdi ama değdi buna. Manyetik Kutup’un yeni yerini Kaptan Ross’un 1831’de belirlediği noktanın 40 mil kuzeydoğusunda bulmayı başardılar6. O kış Beyaz Adam’ın ilk karşılaştığında ‘vahşi’, ‘insan kılığındaki hayvan’ benzetmelerini layık gördüğü, oysa Kutup Bölgesi’nin gerçek kâşifleri olan ve binlerce yıldır geçitte kızak oynatan Inuit kabilelerinden Netsilikler tarafından ağırlandılar. Somon ve morinaya boğulan ekiptekiler kendilerini evlerinde hissettiklerinden hallerinden hiç şikâyet etmediler.”
Yolculuğun sonu yaklaştığından mı nedir zaman bugün de hayli hızlı akıp gitmiş. Uykusuzluktan gözlerim kapanmaya başlayınca vaktin geç olduğunu anlıyorum. Sabah buluşmak üzere Soğuk’la sözleşiyoruz. Ayrılırken gözüm kösteğin ucunda salladığı anahtara takılıyor…
DİPNOTLAR
1. Kutup morinasının ağzı buzun altına tutunan planktonları yiyebilmesi için öne ve yukarı doğru açılır.
2. Tatlısu 4 derecede, denizsuyu -1,9 derecede kristalize olur.
3. Sağlıklı bir yetişkin insanın bünyesi 10 bin ünite A vitamini kaldırabilir. 25 binle 33 bin ünite arasında sorunlar başlar. Yumruk büyüklüğünde bir kutup ayısı karaciğeriyse 9 milyon ünite içerir.
4. Yetişkin denizgergedanlarının boyu 5 m, ağırlığıysa 1,6 tonu bulur.
5. Diş boyu 2,7 m (rekor), ağırlığı 10 kilograma kadar ulaşır. Nadiren dişilerde dişe de rastlanır. Örneğin 1684’te Alman bir kaptan tarafından Hamburg Müzesi’ne verilen dişi denizgergedanı kafatasında hem de iki diş vardır.
6. Manyetik Kutup’un değişmesinin nedenleri o yıllarda pek açıklanamasa da artık biliniyor: Birincisi dünyanın erimiş çekirdeğinin çok yavaş da olsa yer değiştirmesi. İkincisi güneşten gelen elektrik yüklü parçacıkların atmosferin üst katmanlarında neden olduğu elektrik akımlarının dünyanın manyetik alanında değişikliklere yol açması. Diğerleri de tektonik hareketlerin, ayın çekim gücünün, büyük miktarda sedimantasyonun nehirler yoluyla yer değiştirmesinin dünyanın yalpalamasına, dolayısıyla eksen açısının değişmesine yol açması. 1970’lere kadar yılda yaklaşık 8-9 km kaydığı saptanan Manyetik Kutup o tarihten itibaren yılda 50 kilometreden fazla kaymaya başlamış. 2050’lerde Sibirya’ya kadar kayacağı öngörülüyor.
Leave a Reply