KUZEY ATLANTİK’TEKİ HAZİNE ODASI: İZLANDA ( BÖLÜM 3 )

Çiçek Açan Taşlar

S

on Buz Çağı’nda kuzey yarıküreyi ele geçiren buzulların oya gibi işlediği Berufjördur kıyısında başlıyoruz güne. Gecelediğimiz Djupivogur, Doğu İzlanda’nın en eski limanı; 16. yüzyılda kurulmuş. Köyden çıktıktan sonra uzun süre kimseye rastlamıyoruz. Bibba, “Şaşırmayın tenhalığa. Adanın bazı bölgelerinde saatlerce gitsen tek insan bile karşına çıkmayabilir. Vikinglerin keşfettiği günlerdeki gibi,” diyor. İzlanda, huzurunu belki de bu tenhalığa borçlu.

Hollanda asıllı korsan Küçük Murat Reis’in 1627’deki İzlanda seferinde bastığı Djupivogur. 16. yüzyılda kurulan liman günümüzde önemli bir balıkçılık merkezi.

Küçük Murat Reis

Tabiat Ana hünerini bu kıyılarda da döktürmüş: Daha dün zincirden boşanmış gücünün kuru lav ve sel yataklarındaki yıkıcı izleriyle bizi ürkütürken bugün yaşam fışkıran çayırlarla ruhumuzu sakinleştiriyor. Bir çift kolyeli yağmurkuşunun birbirine yaptığı kuru izlemek için durduğumuzda bir adamın tepenin ardına kaçtığını görüyoruz. Bibba o tarafa seğirtiyor. Biraz sonra rehberimiz önde, giysileri günümüzünkilere benzemeyen ürkek adam arkada geliyorlar. Kafasında kulaklarına kadar inen püsküllü, koyu renk yün bir başlık; ayağında deri uzun konçlu çizmeler; siyah, geniş paçalı yün pantolonun üzerinde bol ama beli iple sıkılmış hâkî bir tunik… Tepeden tırnağa inceliyor bizi. “Gelmek istemedi, zor inandırdım sizin korsan olmadığınıza.” “Nereden çıkarmış korsanlığımızı?” diye gülmeye başlayınca adam rahatlıyor.

Elimi uzatıyorum. “Adım Einar Lopston,” diyor o da. “Yaklaşık 400 yıl önce Türk korsanların eline düştüğüm için sizin geldiğinizi duyunca köyden kaçtım. Neyse ki onlara benzemiyorsunuz.” Gözleri okyanusa dalıp giderken başına gelenleri anlatmaya başlıyor: “1627 yılının 5 Haziran günü aklımdan çıkmıyor. O gün bir uyandım ki başucumda gözlerinden ölüm fışkıran korsanlar. Pala bıyıklı, kuşaklarında kamalar, parmaklarında iri yüzükler, kafalarında hiç görmediğim başlıklar… Anlamadığım bir dil konuşuyorlardı. Ellerimi bağlayıp diğer esirlerin yanına götürdüler. Şeytanla işbirliği yaptıklarından kuşku duymadığım adamların kitabından ‘insaf’ kelimesi sanki silinmişti. Belki de hiç öğrenmemişlerdi anlamını. Daha önce gelen korsanlar da çok acı çektirmişti ama çoğu yalnızca birkaç gemiye el koyup içindekileri yağmalamış, denizcileri kaçırmışlardı. Fakat bunlar başkaydı.” “Yanlış bilmiyorsam atalarınız Vikinglerin yaptıklarından çok da farklı değil bu,” diye sözünü kestim. Hak verdi mi bilmiyorum ama doğal olarak herkes gibi olaylara kendi küçük penceresinden bakan Einar devam etti: “Hepimizi gemilere doldurdular. En büyük gemi Küçük Murat Reis dedikleri adamınkiydi. En acımasızları da oydu.”

Cezayirli korsanların bir Fransız gemisine baskını. John Fairburn (1793–1832)
İzlanda Haritası

 

Zavallı köylü o yıl Vikinglerin gelişinden beri İzlanda’nın gördüğü en kanlı baskının kurbanı olacağını, kaderinin Afrika’nın Osmanlı kontrolündeki Batı Akdeniz kıyılarında yazıldığını nereden bilsin. Malum, o dönemde Berberi korsanlar Akdeniz’deki kentlerin korkulu rüyasıydı, kara sırtlı martılar gibi saldırıyorlardı karşılarına her çıkana. Einar da dâhil olmak üzere bütün Avrupalılar için kökenleri ne olursa olsun o korsanların hepsi Türk’tü; “Anneciğim, Türkler geliyor!” Ürkekliğini üzerinden atan İzlandalı anlatmayı sürdürüyor: “Gemide öğrendiğime göre o yaz çıkılacak sefere karar verilirken laf bizim adaya gelince reislerden biri İzlanda’nın değerli madenleri, taşları olmadığı için baskının kârlı olmayacağını söylemiş. Bir başka reis ise adada para getirecek başka mallar olduğundan bahsetmiş; dayanıklı, çalışkan adalılardan, yani bizden. Kaçırdıkları insanları köle pazarında satabileceklerini ya da yüksek fidye alabileceklerini söyleyip ikna etmiş. Karar vermişler ama İzlanda’ya nasıl gidecekleri konusuna gelince kilitlenmişler. Daha önce birkaç kez buraya gelen Páll adındaki Danimarkalı köle anahtarı çıkarıp vermiş. Tabii hürriyeti karşılığında… Hain!

Neyse, hazırlıklar tamamlanınca başta Küçük Murat Reis olmak üzere Bayram ve Arif Reisler komutasında 15 parça gemi yola çıkmış. Fırtınalar yüzünden ancak dört gemi ulaşmış adanın doğu kıyısına. Atalarımız yağmacılıklarıyla, çapulculuklarıyla ünlü olsa da onların bu yaşam biçimini 8 yüzyıl önce Atlantik’in derin sularına terk ederek yerleşik düzene geçtiğimiz için korsanlarla karşılaşınca apışıp kaldık. Yaşlı, genç, kadın, çocuk, papaz demeden herkesi zincire vurdular, ambarlara istifledikten sonra batıya yöneldiler. Güneydeki bütün çiftlikler, köyler, kiliseler, ağıllar talandan paylarına düşeni aldı. Yollarına çıkan bir Danimarka gemisine de el koydular. Seferin kreması oldu bu Türkler için. Gemiler tıka basa dolunca bugünkü Reykjavik yakınlarında vazgeçtiler yağmadan. Kışa yakalanmadan Cezayir’e dönmek için Temmuz’da yola çıktılar.

Yolculuk bir ay sürdü. Yaklaşık 400 esirdik. Korsanlar hayli iyi davrandı. Özellikle kadın ve çocuklara… Aslında kaz gelecek yerden tavuk esirgemiyorlardı. Prangalarımız karadan uzaklaştığımızda açılıyordu ama ambardan çıkmamıza izin yoktu. Aç kurt gibi çiftlik basan, gözlerini kan bürümüş adamların yerini iş bilir tüccarlar almıştı. Yolda üç kadın doğum yaptı. Korsanlar onlara çok özen gösterdi: Rahat doğum yapabilmeleri için etraflarını battaniyelerle çevirdiler. Hür bir bebek olarak ana rahmine düşen zavallıcıklar esir olarak doğuyorlardı. Hür doğan bazı talihsizlerse şartlara dayanamayıp esir olarak ölüyordu. Onları geleneklere uygun biçimde yelken bezlerine sarıp denizin koynuna yatırıyorduk.

Sonunda Afrika kıyılarına ulaştık. Gün geçtikçe artan sıcak dayanılmaz olmuştu. Salé’ye1 ulaştıktan sonra dinlenince biraz olsun kendimize geldik. ‘Tellalların bağırtıları arasında yalınayak, başıkabak sokaklardan geçirilerek, dört ayaklı yaratıklar gibi açık artırmaya çıkarıldık. Alıcılar hayvan alıyormuşçasına ellerimizi, yüzlerimizi ve özellikle dişlerimizi inceliyordu. Bağırış çağırış ve satış son esir elden çıkana kadar devam etti. Artık birer köleydik.’ Bazılarımız ne köle olmaya alışabildi ne de iklime. Kendini asanlar oldu. Bazıları da kötü muameleden kurtulmak için Müslüman olmayı kabul etti. Yaşlılardan çoğu ne yapılırsa yapılsın dinine sadık kaldı.”

Hollanda asıllı korsan Küçük Murat Reis’in 1627’deki İzlanda seferinde bastığı Djupivogur. 16. yüzyılda kurulan liman günümüzde önemli bir balıkçılık merkezi.

Aslında Hollandalı

“Özgürlüğün bir yolu da fidye ödemekti. Zenginlerin işi kolaydı; parayı bastırıp kurtuldular. Kiminin de ailesini rehin tutup fidye getirmesi için İzlanda’ya dönmesine izin verdiler. Ben ancak beş yıl sonra özgürlüğümü satın alabildim. Tanrıya şükür biraz birikimim vardı, eksiğimi de akrabalar tamamladı. Kalanlarsa Danimarka kralından yardım istedi. Kral IV. Kristijan 1636’da yüklü bir fidye ödeyince son 37 köle de serbest kaldı.

Afrika’dayken Küçük Murat Reis denen korsanın Hollanda asıllı olduğunu öğrenince çok şaşırdım. Gerçek adı Jan Janszoon’muş. 1575’te Haarlem’de doğmuş. 25 yaşına geldiğinde kraldan korsanlık fermanı alarak İspanyol gemilerini yağmalamaya başlamış. Ülkesi korsanlığı yasaklayınca o da kendi fermanını imzalayarak Kuzey Afrika kıyılarına inmiş, önüne gelen her gemiye saldırmış. İspanyol gemileriyle karşılaşınca göndere Hollanda bayrağını, diğer gemilerle karşılaşınca Osmanlı’nın hilalli kırmızı bayrağını toka ediyormuş. Jan 1618’de Kanarya Adaları’nda Berberi korsanlara paçayı kaptırınca Cezayir’e getirilmiş. Din değiştirerek Müslüman olduktan sonra Küçük Murat Reis adını alan korsan kendisi gibi Hollanda asıllı Süleyman Reis’in2 yanında çalışmaya başlamış. 1619’da Süleyman Reis’in bir çatışmada ölmesi ve Cezayir’in Avrupa ülkeleriyle anlaşması üzerine Atlantik kıyısındaki Salé’ye geçmiş. Bir yandan ticaret yaparken bir yandan da sefere çıkan Küçük Murat Reis, Atlantik ve Akdeniz’i hallaç pamuğu gibi atmış.3

Einar’a o korsanın aslen Hollandalı olduğunu bilmesine rağmen neden bizden ürktüğünü soruyorum. “Onun gibi Hıristiyanlıktan dönme, devşirme korsanların Akdeniz’i Türk gölü haline getirmesiyle övünenler siz değil misiniz?” deyince Bibba lafa karışıyor: “Ben şahidim, korsanlık o yıllarda çok yaygındı. Hatta devletler tarafından da desteklenirdi. Hem acımasız olanlar sadece Türkler değildi. İspanyol, Portekiz, İngiliz, Fransız, Hollandalı korsanlar da aşağı kalmıyordu. Onların da ayrıca milyonlarca Afrikalıyı Amerika kıtasında köle olarak sattıklarını unutma.”  “Tamam, ama o baskının İzlanda’da açtığı yara derindir. Adamızın en güzel kızlarının o baskında kaçırıldığı hâlâ konuşulur,” diye boynunu büktü Einar. Ateş düştüğü yeri yaktığı için hak vermemek elde değil. Gideceği yere götürmek için davet ediyorum ama başımı döndürdüğümde Einar’ın yerinde yeller esiyor. Şaşkınlık içinde Bibba’ya adamcağıza ne olduğunu soruyorum. “Kime ne oldu?” diyor. Muzip gülüşünden anlıyorum ki gördüklerim, duyduklarım Bibba’nın işi.

İzlanda'da çiftçiler kısa süren yaz mevsiminde sadece arpa eker. Ana ürünse hayvan yemi olarak kullanılan çayır otlarıdır.

Canını Dişine Takarak

Tekrar yola koyulunca Bibba’ya ekili arazilerin az olmasının dikkatimi çektiğini söylüyorum: “Bu insanlar ne yer, ne içer?” “İzlanda’da yaz kısa sürdüğü için sadece arpa ekilir. Topraktan alınan ana ürün hayvan yemi olarak kullanılan çayır otlarıdır. Biraz da evin ihtiyacı için sebze. Son yıllardaysa jeotermal enerji sayesinde seracılık revaçta. Çiftçilerin para kazandığı esas uğraşsa hayvancılık. Özellikle koyun yetiştiriciliği; süt ürünleri, yün ve et.”

Az sonra pırıl pırıl parlayan sabah güneşini içine çeken yemyeşil çayırın ortasında bir çiftlik çıkıyor yolumuza. Bibba anlatıyor: “Çiftçilik burada zordur; zaman, emek, sabır işidir. Neyse ki İzlandalılarda onlardan istemediğin kadar var. Kayaları temizleyeceksin, drenaj kanalları açacaksın, tümsekleri düzleyeceksin, gerekirse toprak taşıyacaksın, rüzgârın incecik toprak örtüsünü savurmaması için yüksek duvarlar yapacaksın… Uğraşacaksın, hem de canını dişine takarak… Sonuçta arpa başaklarını tarlanda gördüğün zaman mutlu olacaksın.  Hele bir de yıllar önce diktiğin birkaç lâdinin, karaçamın ya da üvezin gölgesine oturup hayvanlarını seyredebiliyorsan değme keyfine.”

 

İzlanda'da çiftçilik zordur. Dişini tırnağına takacak, kayaları temizleyeceksin, kanal açacaksın, toprak taşıyacaksın. Sonuçta arpa başaklarını tarlanda gördüğün zaman mutlu olacaksın.

Biraz sonra manzara değişiyor; çayırların olmadığı yerlerde toprağın neredeyse kemikleri sayılıyor. Bibba’ya pek orman görmediğimi söylüyorum. “Vikingler ayak basar basmaz huş ağacı, üvez, söğütten oluşan ve adanın üçte ikisini kaplayan ormanları kesmeye başladılar; ateşi beslediler, gemi inşa ettiler, mobilya yaptılar, koyunlar için otlak açtılar…” “Ben de tam koyunları soracaktım. Ortada bir sürü başıboş…” Bibba, “Ama sahipsiz değil,” diye sözümü kesiyor. “Hayvancılık, balıkçılık gibi adalıları yüzyıllardır ayakta tutan ana direklerden biri. Güçlü ve dayanıklı koyunların postundan paçasına kadar her şeyinden yararlanırlar. Ama koyun ve keçilerin taze fidanları, sürgünleri yedikleri için bitki örtüsünün tepeden tırnağa değişmesine yol açtılar. Rüzgâr ve suya direnen ağaçlar yeşil dokunun ancak yüzde birini oluşturduğu için erozyon bugün İzlanda’nın en büyük sorunu. Biliyor musun, yanlış kullanım sonucu İzlanda’nın kaybettiği toprak doğal nedenlerle yok olandan çok daha fazla. Şimdi akılları başlarına geldi ama geçmiş olsun.”

İzlanda'nın bitki örtüsünün tepeden tırnağa değişmesine neden olan koyunlar.
İzlanda keçileri yiyeceklerini taştan çıkarır!

Ötücü Kuğular

Çiftliği geride bırakıp tepeden inerken lacivert bir koy çıkıyor karşımıza. Okyanusun fiyorda taktığı mavi gerdanlığın üzeri beyaz minik taşlarla kaplı. Yaklaşınca canlanıyorlar; uzun boyunlar, sarı gagalar, süzülen gövdeler… Yüzlerce kuğu yazın son ayının tadını çıkarıyor. İzlanda’da ne aradıklarını düşünürken Bibba yetişiyor imdada: “Yiyecek bol, yırtıcı az olduğu için her yıl başta ötücü kuğu ve ördek olmak üzere binlerce kuş üremek için burayı seçer. Kuş etini çok sevmelerine rağmen İzlandalılar kuğulara el sürmez. Çünkü mitolojiye göre dünyadaki bütün kuğular cennetteki gölde yaşayan iki kuğudan türemiştir. Sadece dökülen tüyleri toplarlar çünkü en güzel yazıların kuğu teleğinden yapılan kalemlerle yazıldığına inanırlar.”

Bir grup kuğu yola hayli yakın. Anlaşılan bir aile. Erkek tıslayarak boynunu uzatıyor, zarafetiyle uyuşmayan çirkin sesler çıkararak gözdağı veriyor. Bizden zarar gelmeyeceğini anlayınca sakinleşiyor. Ama Bibba’dan hoşlanmadığı belli. Çünkü o ağzını açınca irkiliyor. Cadımızı arabaya göndermekte buluyorum çareyi. İri erkek kuğu merakımızı gidermeye hazır: “Kalabalık, gürültülü Avrupa’dan sonra burası çok sakin,” diyor, “o cadının söylediği gibi yavrularımızı büyütürken burada kimse rahatsız etmez bizi. Ayrıca tüylerimizi yenilediğimiz sırada çirkinleştiğimiz için gözden de uzak oluruz. Tekrar tüylenince bir araya gelir, hem yeni kostümlerimizi hem evlatlarımızı gösteririz birbirimize.” Anne kuğu, tüylerinden gurur duyan eşine beslenme zamanın geldiğini söyleyince vedalaşıyoruz. Dişi kuğu yavrulara yenebilecek bitki saplarını, kökleri, yumruları anlatırken uzaklaşıyorlar. Giderayak kışın ne yaptıklarını soruyorum: “Mecburen Avrupa’ya dönüyoruz. Suyu donmayan göllere, bataklıklara, nehir kıyılarına; kışlamaya… Ama iple çekiyoruz baharı, huzura tekrar kavuşmak için…”

İzlanda’yı anlatmaya layık sözcükleri bulup yazmama yardımcı olması için kıyıdaki teleklerin arasından gözüme kestirdiğim birini seçip arabaya dönüyorum. Bibba’nın suratı on karış. “Sadece zarif diye o bed seslinin gönlünü hoş etmek için beni harcamandan hiç hazzetmedim.” Onun rehberliğini kimseye değişmeyeceğimi söyleyince yüzü gülüyor.

Kuğuların cennette yaşayan iki kuğudan türediklerine inandıklarından İzlandalılarca neredeyse kutsal sayılan ötücü kuğular yavrularını burada korkmadan büyütür.
Yiyecek bol, yırtıcı az olduğu için üremek amacıyla yaz aylarında İzlanda'ya göç eden kuşlar arasında ördekler de var.

Petra’nın Evi

Arabaya binince Bibba, “Şimdi doğru Petra’nın Evi’ne,” diyor. “Görecek onca hazine varken ne işimiz var el âlemin evinde?” der demez ekliyor: “Bildiklerine benzemez o ev. Taşlarını görsen böyle konuşmazdın.” Evin taşlarının nesinin ilginç olacağına aklım ermiyor ama Bibba’yı dinlediğim için şimdiye kadar pişman olmadığımı hatırlayınca susuyorum.

Anlatmaya başlıyor: “Hiç unutmuyorum. 1922 yılının Aralık ayıydı. Arkadaşlarla Stödvar Fiyord’unda toplanmıştık. Niyetimiz köyde yaşayan bir avuç balıkçıya Yeni Yıl kutlamalarını zehir etmekti; yollarını kesip ödlerini patlatacak, torbalarındaki şekerleri yürütecektik. Kurban ararken evlerin birinden gelen bebek ağlamasıyla irkildik. Hemen pencereye koştuk. Doğan bebeğin ilk çığlıklarıydı duyduğumuz. Biraz sonra annesinin kucağında dalıp gitti taşbebek. O kadar güzeldi ki bizim bile kalbimiz yumuşadı, böyle mutlu bir günde insanların tadını kaçırmaktan vazgeçip komşu köye gittik.

Yanlış hatırlamıyorsam 1930’ların başında birkaç kafadar tekrar aynı köye geldik. Bu kez bahardı. Yedi sekiz yaşlarında bir kız çıktı karşımıza. Hoplaya zıplaya yürüyen çocuğun cepleri tıka basa doluydu. Tam dişimize göreydi. Ağzımıza layık neler vardı ceplerinde kimbilir? Kayanın arkasından çıkıp önünü kestik. Şaşırdı ama korkmadı. O zaman şaşırma sırası bize geldi. Güzelliğini görünce yıllar önce doğumuna tanık olduğum bebeği tanıdım. Arkadaşlarıma fırsat vermeden öne çıkıp adını sordum: ‘Petra,’ dedi. Cebindekileri sordum: ‘Taş,’ dedi. Adının anlamını bilip bilmediğini sordum: ‘Babam taş anlamına geldiğini söyledi, Grekçeymiş.’ Çıkarıp kimi renkli, kimi yassı, kimi parlak taşları gururla gösterdi. Nerede bulduğunu sorunca, ‘dağda, bayırda, her yerde,’ dedi. Uzun yıllar iç içe yaşadığım taşların güzelliğini fark edemediğim için utandım. Rengi, şekli hoşuna gidenlerle evlerini süslüyormuş. Ne kadar düşünsem de babası ismini Petra koyduğu için mi taşlardan hoşlandığını, yoksa taşlardan hoşlanacağını tahmin ettiği için mi Petra koyduğunu anlayamadım.

O köye ne zaman yolum düşse Petra’yı Tabiat Ana’nın kollarında buluyordum. Arkadaş olmuştuk. Genç kızdı artık. Bir keresinde ‘taşların çiçek açtığını bilir misin?’ diye sordu. Şaşırdığımı görünce hiç ürkmeden elimden tutup bir ot yığınının arkasına götürdü. Eğlenmek için arkadaşlarla birbirimize attığımız kimi yumruk, kimi futbol topu büyüklüğündeki taşlardan biriydi gösterdiği. Köşesi kırıktı ve içinden çiçekler fışkırmıştı. Hem de ateş kırmızısı. Biz oynarken de yere düşüp kırılan olurdu ama içine bakmayı hiç akıl etmezdik. ‘Bunlar aslında taş değil mineral,’ dedi Petra, ‘beyaz, yeşil, mavi, sarı, kahverengi çiçek açanlar da var. Birine akik dedi, öbürüne kalsedon, bir başkasına necef… Şaşırıp kaldım. Definelerini neden eve götürmediğini sorunca, ‘Yer kalmadı ki…’ dedi. Ama bir tilkinin zor zamanlar için sakladığı kuş yumurtasının nerede olduğunu bildiği gibi hangisinin nerede olduğunu biliyordu. 1945’te çocukluk arkadaşı balıkçı Nenni ile evlendi Petra. Davetliler arasındaydım ama insanları ürkütmemek için kuzeyden gelen uzak bir akraba kadın kılığında katıldım törene. Ertesi yıl kutu gibi bir ev satın aldılar. Petra zaman kaybetmeden defineleri tek tek sakladığı yerlerden çıkarıp evine taşıdı. Artık hamarat bir kadın olmuştu. Hem çocuk doğuruyor, hem ev işi yapıyor, hem de taş topluyordu. Hoşuna gidenleri eve taşıyor, çocuklarının yanısıra onları da sevip okşuyordu.

Petra, Stödvar Fiyord’undaki evinin bahçesinde çiçek gibi açan akik, kalsedon, neceflerin arasında.

Tabiat Ana Aşkı

Sonraki yıllarda denizkabuklularına, kuşlara, bitkilere de merak saldı Petra. Aslında o Tabiat Ana’ya ve ona ait her şeye meraklıydı, hayrandı. Bir sonraki gelişimde telaşlı bir çalışma gördüm. Ev dolduğu için çoluk çocuk bahçede raf hazırlıyorlardı. Çiçek açan taşları açık havada sergilemek için… Koleksiyonculuğu amatörce yapıyordu ama bilime de katkısı oldu. Örneğin onun Tabiat sevgisi aşıladığı bir çocuğun bulduğu kabuğun dünyada eşi olmadığı çıktı ortaya. Taksonomistler kabuğa Stödvarkongur adını vererek fiyortta yaşayanları onurlandırdılar.

1974’te çok üzücü bir haber aldım. Petra, Nenni’yle Danimarka’da tatildeyken eşinin kalbi pes etmiş. Daha 52’sindeydi. Başsağlığı için gittiğimde Petra, Tabiat Ana’nın ona verdiklerini halka açmaya karar verdiğini söyledi. Hayat kısaydı. O da bir gün çekip gidecekti. Dünyaya bir armağan sunmak istiyordu. Koleksiyonunun yardımıyla kısa sürede kendine geldi. Birkaç yıl uğrayamadım ama evin halka açıldığını duyan gelmiş, hayran kalanlar başkalarına söylemiş. Ziyaretçi sayısı o kadar artmış ki ev kısa sürede bir tabiat müzesine dönüşmüş.

Petra’nın ünü zamanla Reykjavik’e uzandı. 1995’te İzlanda Cumhurbaşkanı ülkenin en onur verici nişanı olan Şahin Nişanı’nı vermek üzere onu başkente davet etti. Petra önce ‘nişanı ben değil taşlar, mineraller hak etti, onlara verilmeli,’ diyerek daveti reddetti. Ama sonunda almaya ikna oldu. Ben de katıldım davete. Kambersiz düğün mü olur? Bu kez bir aristokratın dul eşi olarak… Kadeh tokuşturuşumdan şıp diye anladı ama hiç bozuntuya vermedi, eski toprak. 

Petra’nın da her insan gibi yaşlılıktan kaçması mümkün olmadı. Bir bilge olarak 2012’ye kadar etrafındakilere Tabiat Ana aşkını aşılamayı sürdürdü. Yolcu etmeye ben de geldim. O gün bahçedeki bütün taşlar solmuştu. Cenaze töreninden döner dönmez çocuklarıyla, torunlarıyla birlikte teselli etmeye çalıştık hepsini. Tek tek okşadık, gözyaşlarını sildik. Böyle yaparlarsa Petra’nın sonsuz uykusunda rahat edemeyeceğini anlattık. Yavaş yavaş toparlandılar, tekrar açtılar o kristal parlaklığındaki çiçeklerini. O günden beri de ziyaretçileri eksik olmadı. Şimdi müzeyi Petra’nın çocukları ve torunları yaşatıyor. Gelenlerin çok farklı amaçları var: Kimi yerbilimlerine olan ilgisinden, kimi Tabiat Ana’nın gizli güzelliklerini görmek istediğinden… Taşların yaydığı enerjiden yararlanarak hastalıklarını iyileştirmek için gelenler de az değil.” 

Ağzımız açık Bibba’yı dinlerken bir bakıyoruz ki Petra’nın Evi’ne gelmişiz. Bahçesine girer girmez harikalar dünyasına adım atıyoruz. Nereye bakacağımızı şaşırıyoruz. O taş senin bu mineral benim, hayran hayran seyrediyoruz. Bibba, Petra’nın torunlarıyla eski günleri anarken aralarında dolaşıyoruz. Hangi kristali koklayacağımızı, hangi taşı okşayacağımızı şaşırıyoruz. Bu kadar güzelini bulmayı, taşımayı, bir araya getirmeyi bir ömre sığdırabilen Petra’ya şükran duyuyoruz. Saatler sonra evin içine geliyor sıra. Kuşlar da, bitkiler de birer mücevher. Ancak uzaktan görebildiğimiz kuşlar burnumuzun dibinde. Ayrılırken zengin bir tabiat tarihi müzesi gezmiş gibi hissediyoruz kendimizi. Konuklarını yolcu etmeye gelen Petra’nın yanaklarına Bibba’dan sonra biz de öpücük kondurarak vedalaşıyoruz. Ne mutlu, ıssız bir koyda yaşasa bile hayatı boşa harcamayan Petra’ya.

Doğu İzlanda’nın kobalt mavisi fiyortlarını geride bırakarak iç platoya giriyoruz. Biraz yükselince birkaç dağmersini ve ardıçtan başka yeşillik kalmıyor. Yanında kimseyi istemeyen ıssızlık çıplak tepelerin, gölcüklerin, dereciklerin, oraya buraya serpilmiş kar yığınlarının arasında geziniyor. Belli ki mutlu halinden. İç kesimleri yakından tanımak için anayoldan sapmaya niyetlenince Bibba uyarıyor: “Bence denemeyelim. Bırakın ıssız olmasını plato neredeyse cansızdır. Yalnızca bizimkiler yaşar lav, taş, buz kaplı o yerde. Bu yüzden kimseler gitmez platoya. Eski çağlarda suçlular ya adayı terk eder ya da oraya kaçardı. Şimdi bile dosdoğru yol yok. Yalnızca arazi taşıtlarının girmesine izin veriliyor. Yine de yürüyerek veya bisikletle platoyu aşmaya çalışan, kası ve iradesi güçlü maceraperest sayısı her yıl biraz daha artıyor. Ama yalnızca yazın.”

Tabiat Ana'ya ve ona ait her şeye meraklı olan Petra'nın evinin girişi.
Yıllar içinde kuşlara da merak salan Petra'nın koleksiyonunda yaygın alkler de yer almış.

Vahşi Güzel

Göz alabildiğine bozkır ve orada burada her an patlamaya hazır yanardağlar… Bir saat sonra Bibba toprak bir yola sokuyor bizi ama Hazine Odası’nın dip köşesindeki mücevheri sır gibi saklıyor. Yarım saat sonra toza sıvanmış halde varıyoruz hedefe. Kapıyı açar açmaz ürkütücü bir uğultu dolduruyor kulaklarımızı. Hep beraber ziyaretçiler için hazırlanan patikadan ilerliyoruz. Bir süre sonra ayağımızın altı sarsılmaya başlıyor, uğultu homurtuya dönüyor. Bibba, “Avrupa’nın belki en büyük değil ama en güçlü şelalesini göreceğiz,” diyor, “Hazine Odası’nın en sıradışı parçalarından: Dettifoss.” Derin kanyonun üzerinde yükselen su zerrecikleri şelalenin bozkırın içinde saklanmasını önlüyor. Yaklaştıkça homurtu gök gürültüsüne dönüşüyor, birbirimizi duymaz oluyoruz. İnsanın önünde böylesine vahşi bir güzellik varken konuşmaya gerek yok ki. Süt renginde dizginlenemez bir ata benziyor şelale4. Şimdiye kadar gördüklerimiz gibi resimsi olmasa da farklı bir çekiciliği var. İnsanı köpüklerinin arasında alıp götürmesi işten bile olmayan tehlikeli bir çekicilik… Bedenimi koruyorum ama benliğimi kanyonun5 derinliklerine doğru ilerlerken yakalıyorum, çekip yanıbaşıma oturtuyorum. Soluğumuzu tutup birlikte seyre dalıyoruz. Bir süre nefeslendikten sonra dönüş yoluna koyuluyoruz. Ama aklım şelalede kalıyor. “Merak etme, biraz sonrakileri görünce cazibesinden kurtulursun o vahşi güzelin,” diye avutuyor Bibba.

Avrupa’nın en güçlü şelalesi Dettifoss, Hazine Odası’nın en sıradışı parçalarından.

Çamur Kazanları

Ana yola çıktıktan kısa süre sonra uçuk sarı renkli bir arazi başlıyor, ardında aynı renkte bir tepe. Yamaçtaki çatlaklardan püsküren buharlar dikkat çekiyor. Oradan, buradan, şuradan, her yerden… “Bir kez daha Orta Atlantik Sırtı’nın ayrılma alanı üzerindeyiz: Namafjall’da.” diye başlıyor anlatmaya cadımız. Arabayı park edip fokurdayan çamur kazanları ile gaz ve buhar püsküren fümerollerin6 arasına dalınca bir bulut yaklaşıyor yüzüme; sivrisinek bulutu… Sıcağı bulunca mesken tutmuşlar burayı. Sadece gözlerimi açıkta bırakacak şekilde başımı örtüyorum ama ellerim delik deşik oluyor. Bibba yüzeyin hemen altında sıcaklığın 80-100oC civarında, toprak tabakasının da yer yer çok ince olduğunu söylüyor: “Dikkat! Halatla belirlenen patikaların dışına çıkmayın.” Ağırlığımı azaltabilirmiş gibi parmak uçlarıma basarak yürüdüğümü fark ediyorum.

Burada zaman sanki dünyanın oluşum evresinde takılıp kalmış. Etraftaki her şey kızgın kaya hamurunun ayağımızın altına kadar sokulduğunu gösteriyor. Birkaç metre çapa ulaşan çamur kazanları ürkütücü. Bibba, durmadan fokurdayan ve içine düşen her şeyi yutmaya, eritmeye hazır çamurun içindeki sıvının sülfürik asit olduğunu söyleyince birkaç adım geri çekiliyorum. Toprağı, hatta kayayı bile eriten asitten ne kadar uzak o kadar iyi…

Çamur kazanlarının içindeki sülfürik asit kaya dahil içine düşen her şeyi eritiyor.

Gözüm bir yandan da fümerollerde. Yaklaşınca Bibba yılan gibi tıslayarak püsküren su buharına ve zehirli gazlara dikkat etmemizi söylüyor: “Yüzeye yakın su, çatlaklardan derine sızarak magmaya yaklaşınca buhara dönüşür. Fümerollerden gazlarla birlikte püsküren işte bu buhardır. Ortalığı saran şu mis gibi çürük yumurta kokusuna da kükürt hidroksit neden olur,” derken gazı ciğerlerine çekip mest oluyor. Ne de olsa cadı!.. Kükürt, silis ve jips üst üste birikince fümerollerin ağızlarında akkarınca yuvalarına benzer tümsekler oluşmuş. Bir zamanlar burada elde edilen kükürdün barut üretiminde kullanıldığını ekliyor rehberimiz. Fümerollerin sesine kulak veriyorum ama konuştukları dil benim bildiklerimden değil. Yanlarından uzaklaşırken yeraltının sınırsız gücü karşısında şapka çıkarıyorum.

Bibba, “Akşam yaklaşıyor. Sıra başka bir hazinede,” der demez kendime geliyorum. Bu kez anayolun kuzeyine sapıyoruz. İlk dikkatimi çeken şey kalın krom borular. “Burası da Krafla Kalderası7,” diye söze başlıyor, “yerkabuğunun en ince olduğu yerlerden. Bu yüzden toprak ürkütücü derecede sıcaktır. Kaldera, birçok püskürmeden sonra yanardağın tepesinin boşalan magma odasının üzerine çökmesiyle oluşmuş. Kuzey Amerika ile Avrasya Tektonik Levhaları’nın arasında askıda gibi duran Krafla, İzlanda’nın en önemli jeotermal enerji bölgesi. Burası aynı zamanda bir dünya rekoru sahibi: Yıllar önce sondaj yaparken açılan kuyu rastlantı eseri 2,100 metre derinlikteki magma odasına denk gelince dünyada ilk kez 450oC sıcaklıkta yüksek basınçlı buhar elde edilmiş8.” Bibba’ya toprakta ot bile olmamasının dikkatimi çektiğini söylüyorum. “Haklısın,” diyor, “çok az yağmur yağar buralara. Ama görüntüye aldanma. Şu buhar çıkararak akan çayın kenarındaki parlak yeşil tortuları görüyor musun? İşte buraların canlısı o alglerdir; 40-50oC ‘de yaşayan Cynanidium caldarium. Dünyanın en eski beş mikroorganizmasından biri olan ve 60oC’de bile yaşayabilen arkeler de buranın sakinlerindendir. Bir çayın ya da sıcak su kaynağının kenarında yeşil, mavi, kırmızı tortu görürsen bil ki orada benzer canlılar vardır.” Burasının dünyada hayatın başladığı yerlere benzediğini düşünüyorum bu kez.

 

Krafla’daki Viki Krateri.. Arka planda çatlaklardan fışkıran su buharı.

“Krafla her geçen gün daha tehlikeli hale geliyor. Çünkü alttaki magma odası tekrar doluyor ve zemin kabarıyor. Kimbilir ne zaman ama bir gün mutlaka…” Sırat Köprüsü’nün üzerindeymiş gibi tedirgin oluyorum. Bibba’nın söylediğine göre 200 bin yaşındaki Krafla, sonuncusu 1970’lerde olmak üzere kayıtlar tutulduğundan bu yana 29 kez patlamış. Rehberim kolumdan tutup bir yanardağa doğru götürüyor. Yarım saat tırmanarak Viti Krateri’ne ulaşıyoruz. Yani ‘Cehennem Krateri’ne. 320 metre çapındaki krater 1724’teki yıkıcı patlamada dünyaya gelmiş. Biraz önce kapıldığım tedirginliği, kraterin adıyla zıt güzellikteki sakin gölün masmavi sularında yıkayarak üzerimden atıyorum. Hazinenin bu değerli taşını da gördükten sonra sıra bölgenin gözbebeği Myvatn Gölü’nde. Ama yarın…

DİPNOTLAR

1. Fas’ın başkenti Rabat’ın bir banliyösü.
2. Asıl adı Ivan Dirkie De Veenboer.
3. 1631’de İngiltere ve İrlanda’yı yağmalayan Küçük Murat Reis 1635’te Malta Şövalyeleri’ne esir düşmüş, 1640’ta Tunus Dayı’sının baskınıyla kurtarılmış. 1641’den sonraysa başına neler geldiği pek bilinmiyor.
4. Saniyede 500 metreküp su, 44 metre yükseklikten dökülüyor. Şelalenin eni 100 metre.
5. Dettifoss’un bulunduğu Jökulsargljufur yaklaşık 25 kilometrelik uzunluğu ve yer yer 100 metreyi geçen derinliğiyle İzlanda’nın en büyük ve en gösterişli kanyonu. Üstünde Dettifoss’la birlikte dört şelale var.
6. Volkanik bölgelerde buhar ve gazların çıktığı ağızlar, açıklıklar.
7. Kaldera on kilometre boyunda, iki kilometre eninde.
8. Bugün İrlanda’da elektriğin üçte ikisi, ısınmanın yüzde 90’ı jeotermal kaynaklardan sağlanıyor.

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *