ster beğenin ister beğenmeyin, bu gece lav yatağında yatacaksınız,” diyor Bibba, “sizi bilmem ama benim için kuştüyü döşekten bile rahattır.” Kara kara düşünürken düşüncelerimden de kara bir yere geliyoruz. Reykjahlid yakınında, çiftlikten devşirme motelimiz hakikaten lav yatağı üzerinde. Gözleri ateş saçan tanrı Thor sanki daha dün gelmiş, araziyi çekiciyle darmadağın etmiş. Her yer çatlak lav akıntıları, un ufak kaya, ponza taşı ve cüruf kaplı. Yatmadan önce etrafta dolaşmak istiyorum ama arazi Vanlıların dediği gibi tam bir çarıkyırtan. Çarığımı lavların arasında yaşayan cinlere bırakmamak için birkaç adım sonra vazgeçiyorum. Gece uyku tutmuyor; yer kabuğunun altındaki kaynar kazana bu kadar yakın olmak ister istemez huzursuz ediyor insanı.
Gözleri ateş saçan tanrı Thor sanki daha dün gelmiş, araziyi çekiciyle darmadağın etmiş. Her yer çatlak lav akıntıları, un ufak kaya, ponza taşı ve cüruf kaplı.
Sabah Bibba’nın keyfine diyecek yok: “Çoktandır bu kadar rahat bir uyku çekmemiştim.” Oysa bizim gözlerimizden uyku akıyor. Ama rehberimiz “bu gün bölgenin tartışmasız en değerli mücevheri Myvatn Gölü’nün çevresinde dolaşacağız,” deyince gözlerimiz fincan gibi açılıyor. Volkanik faaliyetlerin burada çok belirgin olduğuna dikkatimizi çekiyor Bibba. Tabii bir kez daha Orta Atlantik Sırtı üzerinde olmamız yüzünden. Göle adını veren havza 10 bin yıl önce buz takkesiyle kaplıymış. Sonrası malum; volkanik patlamalar… Gölle lav yatağı arasına sıkışan yol, kırılıp kendi üzerine çöken lav kubbelerinin arasından geçiyor. Henüz ot bile bitmemiş üzerlerinde. Birinin içine uzatıyorum merakımı. Yüzüme sıcak çarpıyor, kulağımdaysa hiç tanımadığım sesler… Bibba, “Endişelenme!” diyor. “Magma yüzeye yakın dediysek o kadar da değil. Ama duydukların cinlerin sesi. Sıcaklıksa içeri düşen insanları kızarttıkları fırından çıkıyor.” İki adım geri sıçrayınca “Şaka şaka,” derken kahkahadan kırılıyor. “Sesler, rüzgârın çatlaklardan geçerken çaldığı ıslık. Sıcağı ise güneşin ısıttığı lavlar kusuyor.” Şu İzlanda cadısının şakaları Atlantik’in suyundan da soğuk!
İlerde görüntü değişiyor. Bibba her yanı dolduran minyatür kraterlerin ‘yalancı kraterler’ olduğunu söylüyor. Göle akan lavın içine hapsolan suyun ısınınca genleşerek patlaması sonucu oluşuyorlarmış. Bana kalsa çok gençler ama rehberimiz 250 yaşına dayandıklarını söylüyor. 4,5 milyar yaşındaki Mavi Bilye’miz için olsa olsa birkaç salise önce… Kimi 15-20 metre eninde kimi 200-300 metre… Bazıları kusursuz koni şeklinde, bazılarınınsa kenarları çökmüş. Birine tırmanmayı düşünüyorum ama yıllar önce Kula’da, Türkiye’nin en genç yanardağı olan Sandal (Divlit) Yanardağı’na tırmanışım geliyor aklıma. O gün yuttuğum volkanik külün tadını dilimin ucunda hissedince derhal vazgeçiyorum.

Kutsal Tüyler
Sonunda 36 km2 büyüklüğünde, derinliği dokuz metreyi geçmeyen gölün kıyısına ulaşıyoruz. Tatarcıklar bulut gibi. Ağız, kulak, burun, göz… Nereyi açık bulurlarsa dalıyorlar, ta ciğerlere kadar. Göl, çorak volkanik arazide bir vaha gibi. Reykjahlid’in, hiç kimsenin yaşamadığı iç platodaki tek yerleşim olması boşuna değil. Çiftlik hayvanları gölün kıyısındaki taze yeşilin tadını çıkarıyor. İnsanlar da onların etlerinin, sütlerinin… Yosunlar sayesinde göl kuşlar için âdeta ziyafet sofrası. Aslında gölün tamamı kuşlara ait demek daha doğru. Başta pufla ördeği olmak üzere alacası, karabaşı, sarıgözüyle 150 bin ördeği ağırlıyormuş her yıl.
Üremek için lavların arasında yuvalanan ördekler bölgedeki çiftçiler için çok kıymetli, hatta kutsalmış. Nedeni tüyleri. Dişi ördekler yavrularının üşümemesi için yuvalarını karınlarından yoldukları tüylerle döşermiş. Çiftçiler tüyleri alıp yuvayı bozunca zavallı ördek tüylerini tekrar yolarmış. Çiftçi yine bozarmış. Dişi çırılçıplak kalana kadar sürermiş eziyet. Sonra sıra erkek ördeğe gelirmiş. Onların tüyleri sert ve kaba olduğu için yuvayı bozmaya değmezmiş. Çiftçiler ayrıca yumurtaları da toplarmış ama sonraki yılın hasadını garantiye almak için dört-beş tanesini bırakırlarmış. Kutuptan kopup gelen soğukla baş edebilmek için tüylere ihtiyacı olan insanlar bu yüzden bir kazın bile avlanmasına izin vermezmiş. Evlerin saçaklarına asılı ördek maketleri ilişiyor gözüme. Aynalar, renkli kurdeleler, küçük çanlar… Bibba, kendi arazilerine yuvalanmalarını sağlamak için çiftçilerin ördeklerin aklını bunlarla çelmeye çalıştığını söylüyor.


Kanadınıza Kuvvet!
Ördeklerin yanısıra her yıl 115 tür kuşa mutfağını açıyormuş Myvatn Gölü; kızılbacaklara, karabaş martılara, dalgıçkuşlarına, kumkuşlarına, çulluklara… Hepsi telaş içinde. Kafaları çamurdan çıkmıyor. Solucanların, böceklerin, salyangozların peşindeler. Çünkü sonbahar ışığının eli kulağında. Soğuk ve fırtınalar bastırmadan önce çoğunun okyanusu aşması gerek. Gagalar ufacık, bacaklar çırpı ama iştah müthiş. Bibba, kuşları yolcu ederken Myvatn Gölü’nün hepsine tek tek sarılıp sona sakladığı en lezzetli böğürtlenleri yolluk olarak ikram ettiğini, arkalarından da “Kanadınıza kuvvet!” diye seslendiğini söylüyor.
Sırada gölün kıyısındaki kuş müzesi var. Küçük fakat zengin müzede 180 tür kuş sergileniyor. Bibba, bir zamanlar burada Sigurgeir Stefansson adında bir kuş meraklısının yaşadığını söylüyor. Yumurta toplamaya, ölü kuşların içini doldurmaya adamış kendisini. Ama 1999’da gölde kopan fırtınada kayığı devrilince boğulmuş. Genç adamın emeğini öksüz bırakmamak için ailesi 2008’de burayı açmış. Müzeyi dolduran cıvıltılar içinde dolaşırken belki bir daha hiç karşılaşamayacağımız kuşlara dokunacak kadar yakınız.
Dışarı çıkınca Bibba göl çevresindeki vahanın hayli küçük olduğunu söylüyor: “Buraya 45 dakika uzakta Hrossaborg adında bir yer var. Yaşamın hiç uğramadığı dağlar, kraterler, birbirinin üzerine dalgalar halinde yığılıp donmuş lavlar… Romantik uydumuza indiklerinde yabancılık çekmemeleri için NASA, 1960’lı yıllarda astronotları orada eğitti. Kimi zaman adamcağızları tek başlarına bıraktılar ki yalnızlığa alışsınlar. Uzaktan akrabamız olan cinler de şartları zorlaştırmaya hayli yardımcı oldu.”

Kırık Yüzgeç
Öğleden sonra balinalarıyla meşhur Husavik’e doğru yola koyuluyoruz. Görev bilinci yüksek cadımız hemen işbaşı yapıyor: “Hatırlarsanız, bu kentin Vikinglerin yerleştiği ilk yer olduğundan bahsetmiştim. Şimdi burada yaşayanlar İzlanda’da kalmaktan vazgeçip dönen İsveçlinin azat ettiği kölelerin büyük büyük torunlarının torunları.”
Kutup Dairesi’nin kollarına iyice sokulmuş kente girerken renkli evler, küçük liman, sakin körfez, kar kaplı tepeler kucak açıyor. Hemen limana iniyoruz. Niyetimiz balina gözlem turuna çıkmak. Ama yer yok hiçbirinde. Tekneler peş peşe denize açılırken arkalarından bakakalıyoruz. Zihnimde Aziz Brendan’ın 6. yüzyılda İzlanda yakınlarından geçerken ada zannedip üzerinde ateş yaktığı balinanın silkinişini gösteren çizimler; trampet seslerinden ürküp gemilere saldıran heybetli balinaları anlatan 16. yüzyıla ait satırlar; Kaptan Ahab’la Balina’nın ölümüne mücadelesi canlanıyor. Hayıflandığımı gören Bibba’nın önerisiyle teselli oluyorum: “Burada güzel bir Balinacılık Müzesi var. İsterseniz götüreyim.” Hastaya ilaç sorulur mu?
Bibba, binanın eski salhane olduğunu söylüyor. Bilet alırken bir de elektronik rehber almamı öneriyor. O varken elektroniğine ihtiyacım olmadığını söylüyorum ama ısrar ediyor: “Pişman olmazsın.” Kulaklığı takar takmaz inişli çıkışlı gıcırtılar dolduruyor beynimi. Tam çıkaracakken sesler kelimelere dönüşüyor: “İzlanda’nın Balina Başkenti Husavik’e hoş geldiniz! Adım Kırık Yüzgeç, ben kambur balinayım. Bu sularda başımıza gelenleri anlatarak eşlik edeceğim size.” Ses büyüyor, içine alıyor, okyanusunun soğuk sularına götürüyor.
“Titrek Körfez anlamına gelen Skjalfandi Körfezi’nde bu kadar çok balina bulunmasının nedeni yiyecek bolluğudur. Nehirlerin taşıdığı mineraller ve besinler kış boyu körfezde birikir. Ve onlarla beslenen planktonlar baharda günışığının etkisiyle hızla çoğalır. Bunu bildiğimiz için de her yıl akın ederiz kurulan sofraya. Kamburu, katili, oluklusu, çatalkuyruklusu, minkesi, gagalısı, büyük mavisi, ispermeçeti… Yeriz, içeriz, eğleniriz, kur yaparız, çoğalırız. Eş seçerken kapıştığımız da olur ama çoğunlukla keyifli geçer günlerimiz. Keyifli dediysem, sakın yanlış anlama, ancak son yıllarda neşemiz yerine geldi. Çok eski değil, daha 1980’lerde tükenmenin eşiğindeydik. Aslında insanoğluyla başımızın belaya girmesi MÖ 3000’lere dayanır. Ama o zamankiler çok daha insaflıymış; yalnızca kendi ihtiyaçları için avlarlarmış atalarımızı. Hatta bir kısmı sadece karaya vuran balinalara indirirmiş son darbeyi. Etimizi yemek, yağımızı kandillerde yakmak için… 7. yüzyılda işi ticarete döken Basklar 16. yüzyıldan sonra zıpkını azıya almış, gemileri büyüterek İzlanda sularında avlanmayı sürdürmüşler.”
Sivri Ölüm
Bibba lafa karışmadan olur mu? “Bakma şimdiki balinaların bu kadar sakin göründüklerine. Hayatlarına kastedilince çıldırdıklarına kaç kez tanık oldum. Vurulan balina ciğerine saplanan sivri ölümden can havliyle kaçmak için halatın bağlı olduğu filikayı çılgın gibi sürüklerdi. Bazan döner dev kuyruğuyla koca filikayı oyuncak sandal gibi havaya fırlatır ya da bir burun darbesiyle paramparça ederdi. Hâlâ gücü kaldıysa buzlu suların altına çekerdi. Filikaların bir kısmı sağ kalanları denizden toplamaya çabalarken diğerleri balinaya saplı zıpkının halatına bağlı şamandıraları takip ederdi. Nefes almak için yüzeye çıktığında bir zıpkın daha, sonra bir tane daha. Kan keserdi deniz, ölüm kokardı. Saatler sonra o muhteşem canlıdan eser kalmaz, geriye kanlı bir yağ ve et yığını kalırdı. Av karaya yakınsa kıyıya çekilip parçalanır, açıktaysa yedeklenerek uzun saplı bıçaklarla işi bitirilirdi. Parçalar güvertede işlenir, tuzlanarak ambara indirilirdi.
Kimlerin ihtiyacı yoktu ki balinalara? Sanayiciler, tersaneciler, halatçılar, dericiler… Neler yapılmazdı yağından, etinden, kemiğinden, baleninden, dişinden? Yiyecek, margarin, mum, yakıt, zar, domino taşı, tarak, korse baleni, şemsiye ve raket teli, parfüm, hayvan yemi, gübre… 19. yüzyılda sanayileşmeyle birlikte balina yağına talep iyice arttı. Büyük ve buharlı gemilerle İngilizler, Norveçliler, Hollandalılar, Ruslar da katıldı Basklara. Artık ispermeçet gibi hızlı balinalar bile kaçamıyordu sivri ölümden. Zıpkıncılar ucunda patlayıcı olan zıpkınları top namlusu benzeri yataklardan nişan alarak fırlatıyordu. Okyanusun şahı, barutun patlamasıyla daha çabuk ölüyordu. Batmaması için kompresörle şişiriyorlardı. Denizin üzeri büyük torbaları andıran pileli çeneleri göğe dönmüş balina kaynardı.” Bibba’yı dinlerken Kırık Yüzgeç’in iç çekişleri kulağıma gelince içim parçalanıyor.


Katliam Hızlanıyor
Bibba sanki yaraya tuz basıyor: “İzlanda’daki ilk balina işleme tesisini 1860’ta Amerikalılar açtı. 1883’te Norveçliler Kuzey Atlantik’teki en büyük iki fabrikayı kurdu. Yaklaşık 40 ton gelen bir ispermeçetten 10 ton yağ, 3 ton karkas et ve 7 ton kemik elde ediliyordu. Gerisi çöpe… Hesapsız avlanma yüzünden balina sayısı azalıyor ama balinacıların aç gözleri doymuyordu. Sadece 1915’te İzlanda sularında 17 bin balina sizlere ömür… Aynı yıl İzlanda hükümeti ilerde çocuklara balinanın nasıl bir canlı olduğunu gösterecek bir örnek bile kalmayacağını nihayet anlayınca avı yasakladı. Karar, tarihte ilkti.
Balinalar biraz kendine gelince 1928’de yasak kaldırıldı. Hayvancağızları daha denizdeyken işleyen büyük gemiler açıldı okyanuslara. Günde ortalama 135 balina katlediliyordu; yılda 50 binden fazla. Neyse ki İzlanda çıkardığı yasayla yabancıların münhasır ekonomik bölgeye girmesini yasakladı da balinalara soluklanacakları bir yer kaldı. İzlanda 1950-1985 yılları arasında yok olma tehlikesiyle yüz yüze kalan mavi balina, ispermeçet ve kambur balinanın avlanmasını yasaklarken kuzey balinası, oluklu balina ve minkelerin avlanmasına izin verdi. O dönemde İzlanda sularında 20 bin balina avlandı. 80’lerin sonuna doğru birçok balina türü tükenme noktasına geldi. 1986’da kamuoyu baskısı sayesinde Uluslararası Balinacılık Komisyonu avı tamamen yasakladı. Ama olan olmuş, 20. yüzyılda 2 milyon balina katledilmişti.”
Balina vurulduğunda kan keserdi deniz, ölüm kokardı. Saatler sonra o muhteşem canlıdan eser kalmaz, geriye kanlı bir yağ ve et yığını kalırdı.
Biraz sakinleşen Kırık Yüzgeç tekrar konuşmaya başlayınca Bibba’ya susmak düşüyor: “Norveç’le birlikte balina avcılığını bir hak olarak gören İzlanda yasağı tanımadı. Ama 1989’da hem dünyanın hem de adadaki çevrecilerin baskısıyla İzlanda’da da av yasaklandı. Bayram etmiştik. Fakat 2003’te komisyon bu kez balina etine düşkün ülkelerin baskısıyla sözde bilimsel amaçlı avın önünü açtı. İzlandalılar da bu kılıfı kullanmakta hiç tereddüt etmedi. Son yıllarda kamuoyu çok daha duyarlı. Bu yüzden İzlandalılar gönülsüz olsa da belirlenen düşük kotalara göre avlanıyorlar.” Bibba tamamlıyor: “Şempanzeden daha zeki olduğu kanıtlanan bu canlıyı işleyen yalnızca bir fabrika kaldı adada. Uluslararası talep düşük olduğu için onun da depoları ağzına kadar dolu. Bazı İzlandalılar balinaların kendileri için hayatî olan balık stoklarına zarar verdiğini ileri sürerek kotaların düşük tutulmasına tepki gösteriyor. Balina etine bayılan ama dünyanın en büyük ve en görkemli memelilerini bilimsel amaçla avladıklarını uyduran Japonlar gibi… Karşı olanlarsa ziyaretçileri denize çıkarıp balinaların dirisini izlettirmenin ölüsünden daha çok para kazandırdığını iddia ediyor. Örneğin Husavik’teki eski avcılar… Bu kentte balina eti bile satılmaz. Darısı diğer kentlerin başına.”
Yıllar öncesine götürüyor müze beni. Güney Pasifik’te, Şili fiyortlarında bir gemide yolculuk yaparken sabah gördüklerim aklıma geliyor: Derin uykusunda dev kalamarları düşlerken 30 knot hızla yol alan geminin yumrubaşına takılan dev kambur balinanın zavallı bedeni; yolcuların kapıldığı dehşet; Norveçli kaptanın “sabah biyologlara incelettim, balina biz çarpmadan önce ölmüş,” diyerek kendisini ve bizi teselli etmeye çalışması; römorkörlerin balinayı çelik tellerle bağlayarak takıldığı yerden çıkarmak için saatlerce uğraşması; sonunda ağır ağır açığa çekmeleri… O günden beri denizin üstünde balinaların yelpazeye benzeyen kuyruklarını, neredeyse sandal büyüklüğündeki yüzgeçlerini suya vuruşlarını her gördüğümde içimi sevinç kaplıyor. Kuyruğu kaptırmamış bir balina daha, hayat dolu…
Motelimize dönerken rehberimiz kışın Kuzey Işıkları’nın en canlı tonlarının Myvatn Havzası’nda izlendiğini söyleyince heyecan kaplıyor içimi. “Gerçi henüz erken. Ama eli kulağında, belki bu gece… İzlandalılar, Vikingler’in ‘ölen bakire kızların hayaletleri’ dediği kuzey ışıklarının her zaman kötü havanın habercisi olduğuna inanır.” Yarın havanın bozması umurumda değil. Yeter ki yıllardır hayalini kurduğum ışıkları göreyim. Gece birkaç kez dışarı çıkıyorum. Hava tam da o büyülü ışıkların istediği gibi berrak ama nafile. Hayal kırıklığı içinde başımı yastığa koyarken gün boyu gördüğüm mücevherlerin saçtığı ışıkla avunuyorum.

Tanrıların Şelalesi
Lav tarlalarıyla lekelenmiş bozkırda başlıyor yeni gün. Parlayan güneş İzlanda için sıradışı… Taşkıranlar, maviçanlar, düğünçiçekleri, ballıbabalar son demlerini yaşıyor. Adım adım sonbahar… Yaklaşık 40 dakika sonra ilk durağımıza, Godafoss adındaki şelaleye ulaşıyoruz. Bozkırın üzerinde yükselen sisi görür görmez canlanıyorum. Suyun sesini duyar duymaz gençleşiyorum, nedense… Tepedeki güneş mi Akdenizliliğimi ateşledi yoksa gürleyen şelale mi? Belki ikisi de. Sayelerinde yaş denen, her yıl biraz daha ağırlaşan sırtımdaki yükü çıkarıp kenara koyuyorum; kayar mıyım, düşer miyim diye düşünmeden kayadan kayaya sekerek at nalı biçimindeki şelalenin yanına ulaşıyorum. En uçtaki kayayı gözüme kestirince engel dinlemiyor coşkum. Daha öncekiler kadar gösterişli olmasa da aramıza kimse girsin istemiyorum. Niyetim baş başa kalmak. Köpüren nehir kat kat kayaların üzerinden kendini aşağı bırakırken su zerrecikleri sise, buluta dönüşüyor. Güneş vurdukça yedi renkli kuşaklar yükseliyor gökyüzüne. Binlerce yıldır bıkmadan oyduğu koyu kırmızı kayalardan oluşan kanyonun içinde coşarak akmayı sürdürüyor.
Şelalenin diğer tarafında bir adam ilişiyor gözüme. Kılığına bakılırsa Viking. Yanında ağzına kadar dolu, ağır bir torba. Düşünceli görünüyor. Bir süre bekledikten sonra elini torbaya daldırıp bir şey alıyor. Uzaktan tahta heykelciğe benzettiğim nesneyi şelalenin köpüklü sularına bırakıyor. Bir diğerini daha atarken Bibba nefes nefese yanıma geliyor: “Yetişemedim hızına. Bugün çok canlı görünüyorsun, hayrola?” “Bırak şimdi beni,” diyorum, “şu adam ne yapıyor?” Dikkatle baktıktan sonra “sıradan biri değil o: Althing’in başkanı Thorgeir Ljosvetningagodi. 1000 yılında mecliste Hıristiyanlığın kabul edildiğini söylediğimi hatırlıyor musun?” diyor. Onaylayınca devam ediyor: “Başkanın suya attıkları Viking tanrılarını temsil eden putlar. Zaten şelalenin adı da bu yüzden Godafoss, yani Tanrıların Şelalesi.” Torba boşalınca adam endişeli gözlerle etrafına bakıyor, sonra uzaklaşıyor. Durup tekrar arkasına bakıyor. Belki tanrıların onu takip etmesinden korkuyor ya da pişman. Çok geç. Gözüm suyun üstünde hızla uzaklaşan tahta putlardan birine takılıyor. Peşine düşüyorum, geldiğim gibi yine kayadan kayaya sıçrayarak… Dar kanyonda coşkuyla akan nehir bir süre sonra karanlık bir düdende kayboluyor.Tanrılarla birlikte! Kendisi de Pagan inancının bir parçası olan Bibba mahzunlaşıyor. Rehberimizin efkârını dağıtmak için sırada ne olduğunu soruyorum.
“Yolumuzun üstündeki Akureyri; ülkenin ikinci büyük şehri. Büyük dediysem İzlanda ölçüsünde. Yoksa 17 bin nüfuslu yer başka ülkede ancak kasaba olur. Adanın en büyük balık fabrikasına ve tersanesine ev sahipliği yapmaktan başka özelliği yok.” Dediği çıkıyor; düzgün bahçeli evler, temiz parklar, ticarî liman. Vakit kaybetmeden kuzeye, buram buram ıssızlık kokan bir yarımadaya tırmanıyoruz. İzlanda’nın en derin körfezinin yanıbaşında insan elinin değmediği Tabiat’la bir kez daha baş başa kalıyoruz. Tepemizde bulutlar kuşlarla birlikte süzülüyor. Yoksa İzlanda mı süzülüyor Atlantik’in kuzeyinde? Kutup Dairesi’nin üzerindeki Grimsey Adası bir taş atımı uzakta.

Ringa Çağı
Bir süre sonra vardığımız köy için “İzlanda’nın kaderini değiştiren yerlerden biridir Siglufjördur,” diyor Bibba. İlk bakışta tenha, sıradan bir balıkçı köyü. Limanda tertemiz balıkçı tekneleri, rengârenk evler, ilginç heykeller, duvar panoları… Bibba bir dizi binanın önüne gelince başlıyor anlatmaya: “Her şey 1860’ların sonuna doğru Norveçlilerin gelmesiyle başladı. Önceleri ringa avlayıp gidiyorlardı. Avın bereketli olduğunu görünce toprak aldılar, balık fabrikaları inşa ettiler. Tayfayı eğlendirecek barlar, randevuevleri kurdular. Her döneme bir ad takmaya meraklı tarihçiler yaklaşık bir asır sürecek Ringa Çağı’nın o günlerde başladığını yazdı.”
Ringa Çağı Müze’sine adım atar atmaz ortalığı ağır bir balık kokusu kaplıyor. Kalabalık, koşuşturma, gürültü. Yuvarlanan bir fıçının önünden zor kaçıyoruz. Kazanların başındaki işçiler kan ter içinde. Kadınlar su ve tuzdan şişmiş pembe elleriyle balık ayıklıyor. Tezgâhları o kadar dolu ki dedikoduya bile zaman bulamıyorlar. Ağzımız açık Bibba’yı dinliyoruz: “1903’ten itibaren Norveçliler akıntı ağları ve yeni geliştirilen gırgır ağlarıyla hiç olmadığı kadar çok ringa tutmaya başladı. İnsanlar Kaliforniya’da veya Alaska’da nasıl altına hücum ettiyse İzlanda’da da ringaya öyle hücum etti. Ringayla yatıyor, ringayla kalkıyorlardı. Ringa konuşuyor, ringa içiyor, ringa sayıklıyorlardı. Her şey ringa kokuyordu; uykular, kavgalar, sevişmeler… Yıldızların ışığı bile ringa kokuyordu… Ağlarda çil çil parlayan ringa sayesinde herkes mutluydu. Norveçliler parayı koyacak yer bulamadıkları, İzlandalılarsa iş buldukları için… Denizin Gümüşü ülkeye nefes aldırıyordu. Başlarda boğaz tokluğuna çalışan İzlandalıların gözü zamanla açıldı. Bir süre sonra kendi tekneleri, ağları, fabrikaları oldu. Tuzladıkları balık miktarı kısa sürede Norveçlilerinkini geçti.”



Müzenin ikinci binasına geçerken limanda telaş başlıyor. Gemiler peşlerinde balık pulundan izler bırakarak birbiri ardına limana giriyor. Sabırsız kamyonlar teknelerin yanaşmasını zor bekliyor. Vinçler harıl harıl… Tepeleme dolu kamyonlar fabrikaların camgöz köpekbalıkları gibi kocaman açılmış ağızlarını doldurmak için peşlerinde kanlı izler bırakarak hızla yola çıkıyor. Yerlerini buz kamyonları, tankerler, yiyecek ve içki getiren kamyonetler, ağ yüklü kamyonlar dolduruyor. Rıhtımdaki ağlar, kenevir halatlar, şamandıralar katliamın dilsiz tanıkları… Cepleri şiş tüccarlar ellerini ovuşturarak ringaları son yolculuklarına uğurluyor. Hiç kimse köyü ele geçiren leş gibi balık kokusunu umursamıyor. Ben burnumu tıkarken Bibba anlatıyor: “Denizin Gümüşü her işe yarıyordu. Yiyecek, yem, gübre… Hatta bazıları yağı bol bulunca sabun bile yaptı. Zamanla balıkçılar ringanın ağzının tadını kaçırdı. Çıldırmış gibiydiler; ambarları dolduğu halde avlamaya devam ediyor, taşıyamadıklarını denize döküyorlardı. Ringa, ekonominin orta direği olmuştu. Tuzlanmış balıklar özellikle iki paylaşım savaşı sırasında milyonlarca hayat kurtardı. Ama en önemlisi, bütün ülkeler 1930’lardaki Büyük Buhran döneminde inim inim inlerken İzlanda dünyanın ringasını satarak ayakta kaldı. Hatta 1940’larda ülkeyi yaklaşık beş yüzyıl işgal eden Danimarka’ya diklenmesi için gereken gücü de sağladı. 1946’da İzlanda’nın en büyük balık fabrikası burada açıldı. Ayrıca 23 tuzlama atölyesi, beş yağ fabrikası vardı. 10 bin işçinin çalıştığı bir yer haline gelmişti Siglufjördur.
Ama gün geldi ringaların üreme hızı fabrikalarınkine yetişemez oldu. Köyün sırtını dayadığı dağdaki karın güneşi görünce erimesi gibi ringa da tüccarın hırsı karşısında hızla eriyordu. Kimin umurunda? Ağların balıktan çok su tuttuğunu kimse görmedi ya da görmek istemedi. Balıkçılar açığı kapatmak için denizde daha uzun kalmaya başladı. Derken öyle bir zaman geldi ki ne kadar dolaşsalar boşuna. 1968’de ringa gözü doymazlardan öcünü aldı; yok oldu. Şirketler battı, gemiler satıldı, tayfa işsiz kaldı, fabrikalar kapandı… İzlanda’nın içi karardı. Ama hiçbir yer bu köy kadar etkilenmedi.”
Ringa Çağı Müzesi’ni gezip sergilenen trol teknelerini, ağları, fırınları, kazanları, presleri, taşıma bantlarını, fıçıları, yazıhaneleri, yatakhaneleri görünce; belgeselleri izleyince her şey yerli yerine oturuyor. Anılar Ringa Çağı Müzesi’nde dipdiri. Haklıymış Bibba; yanardağlar, depremler, Vikingler, balinalar kadar ringa da İzlanda’nın kaderini belirlemiş. Müzeden çıkınca ne balık kokusu kalıyor, ne telaş. 1,300 kişinin yaşadığı köy sessiz, bir zamanlar kalabalıkların sığmadığı caddeler ıssız. Limandaki tekneye ağlar yükleniyor. Yaşlı kaptanın dudaklarından dökülen sanki bir ağıt: Ringa Türküsü…
Yeni Dünya’ya
Siglufjördur’la vedalaştıktan sonra bir başka fiyortta alıyoruz soluğu. Çiseleyen yağmur, soğuk rüzgâr, gri bulutların kararttığı Atlantik… Okyanus bugün gözdağı veriyor ama kuşların keyfi yerinde. Sert rüzgâr dalgaları köpürtse de denizin sunduğu lezzetli yiyeceklerin tadını çıkarıyorlar. Fiyordu kuşatan tepelerin kuytularındaki kar yığınlarıysa kışın yaklaşmakta olduğunu söyleyerek birbirlerini cesaretlendiriyor.
Hofsos adlı köye yaklaşırken sis bastırıyor, hava aniden soğuyor. Açıkta bekleyen gemiler görüyoruz. Okuduğum kadarıyla köyde küçük bir balıkçı limanı var. Peki bu gemiler?. Hem de 19. yüzyıldakiler gibi buharlılar… Anlam veremiyorum. Yaklaşınca limanla gemiler arasında mekik dokuyan ağzına kadar insan ve eşya dolu sandallar çıkıyor ortaya. Bilgiç cadımızdan tık yok. O da şaşırıyor. Hofsos’ta hava buz kesiyor. Yıkıntı halindeki evlerin pek azının bacası tütüyor. Çoğunun pencereleri tahta çakılarak kapatılmış, terk edilmiş. Limana gidiyoruz. Zayıflıktan gözleri iyice büyüyen çocuklar; açlıktan nefesi kokan ana babalar; bir deri bir kemik kalmış yaşlılar titreşerek sandal kuyruğunda bekliyor. Akılları, onlara başka bir hayat vadeden gemilerde.
Aralarına karışan Bibba biraz sonra dönüyor: “İlginç ama burada zaman 19. yüzyılın son çeyreğinde. Şimdi hatırladım. Sona ermesi yakın olsa da hâlâ gücü kuvveti yerinde olan Küçük Buz Çağı’nın İzlanda’ya buzdan kelepçe taktığı, yazların bile neredeyse kıştan farksız olduğu yıllardı. Soğuk rüzgâr nefes aldırmıyordu. Ne ekecek tarla kalmıştı, ne biçecek ot… İnsanlar ve hayvanlar açlıktan kırılıyordu. Üstüne bir de 1875’te Askja Yanardağı patlamış, Kuzey ve Doğu İzlanda’nın büyük bölümünü zehirli kül kaplamıştı. O yıllarda adanın nüfusu 70 bindi. Yüzde 75’i çiftçi… Yoksulluğun ağdalı bir çamur gibi bulaşmadığı ayakkabı, kapısını çalmadığı ev yoktu neredeyse. Yaşayabilmek için aç kursaklara bir an önce bir şeyler girmeliydi. Fakat nasıl, nerede? Belki de bambaşka ufuklarda, denizlerde, topraklarda. Birkaç cesur çıktı ortaya. Onlar da istedikleri için değil çaresiz kaldıkları için mecburen cesur olmuşlardı. Kurtuluş acaba Yeni Dünya’da mıydı? Belki. O zaman denemeli, dediler. Haydi gemilere! Teneke kutuya saklanan paraların son kuruşuyla bilet aldılar. Bölgede yaşayanların neredeyse üçte ikisi gemilere bindi. Yaşlılar bu toprakları son kez gördüklerini biliyordu. Gidenler ABD ve Kanada’da köprübaşı tutar tutmaz memlekete haber gönderdi. Hava ılıman, toprak sonsuz ve bereketliydi. 1914’e kadar sürdü akın. Nüfusun yüzde 20-25’inin yaklaşık 50 yıl içinde Amerika’ya göçtüğü tahmin ediliyor.” Göç Merkezi’ndeki fotoğraf sergisi İzlandalıların belleği oluyor.
Beşikten Mezara
Köyden çıkar çıkmaz Küçük Buz Çağı’nın etkisinden kurtuluyoruz. Hava ısınıyor, sis azalıyor, çayırların üzerinde lekeler beliriyor. Doru, al, yağız, kula, kır, boz… Yaklaşınca lekeler yele, sağrı, kuyruk oluyor. İzlanda’nın güçlü, zarif, özgür atları… Toynaklarıyla sisin kalıntılarını eziyorlar. Vikinglerle birlikte İzlanda’ya gelip yerleşen, onlarla birlikte savaşan, eken, biçen, çeken, taşıyan, İzlanda’yı vatan yapan hamarat hizmetkârlar, can yoldaşları; atlar… Hem efsanelerde hem günlük hayatta, beşikten mezara kadar… Sadece bu dünyada değil, atlar Vikinglerin inandıkları öbür dünyada da onlara yoldaş. Bir Viking öldüğünde diğer tarafta işine yarayacak koltuk, kılıç, kalkan, giysi gibi eşyalarıyla birlikte atının da gömüldüğünü söylüyor Bibba.
Cadımız, artık sadece binicilik, yarış ve ihraç etmek için yetiştirilen bu dayanıklı hayvanların Cermen atlarının İrlanda, İngiliz, İskoç atlarıyla çaprazlanmaları sonucu ortaya çıktığını anlatıyor: “İzlandalılar bir süre sonra baktılar ki yakın adalardan getirilenlerle karışınca atları özelliklerini kaybediyor, Althing 982’de at ithalatını durdurdu. İzlanda atı kanının saflığını o yasağa borçludur. Yıllar içinde beslenmeye bağlı olarak bedeni küçüldü, soğuğa dayanmak için kaba tüylerle kaplandı. Bakmayın küçük olduğuna. Sağlamdır yapısı; nadiren hastalanır, az yiyecekle yetinir, zor koşullara dayanır. Yumuşak başlıdır İzlanda atı. Kendini çatlatma pahasına sahibini memnun etmeye çalışır. Hiçbir engel durduramaz onu, korkusuzdur. Binicisi nereye isterse gider; uzun inciklerinin ucundaki zarif ama güçlü toynaklarıyla ırmağa, batağa, buza, lava, kuma, taşa girmekten çekinmez. Çünkü yere sağlam basar.”

İzlanda atları güçlerini sanki uzun yelelerinden alıyor. Samson’un uzun saçlarından aldığı gibi… Çayırda serazat yayılan aygırlar kısrak peşinde. Taylarsa ergenliğe adım atarken birbirlerini sınıyorlar; şahlanıyor, ısırıyor, çifte atıyorlar. Usulca aralarına karışıyorum. Bir doru binmeme izin veriyor. Yelesine tutunuyorum. Bibba’nın şaşkın bakışları arasında rahvan yürüyen atın sırtında masal ülkesinin kapısından içeri giriyorum. Gökyüzü tutuşuyor…
Leave a Reply