Gün doğarken iç anons sisteminden yapılan çağrıyla güverteye davet ediliyoruz. Baffin Adası’nın kuzeydoğusunda, Isabella Bay’deki Ninginganiq Ulusal Vahşi Yaşam Alanı’na gelmişiz1. Canlılığını sığ olması nedeniyle yüzeye çıkan dip akıntılarının taşıdığı besinlere borçlu bölgede başta grönland balinaları olmak üzere birçok deniz canlısı toplanıyormuş. “Aynı anda 100 balinanın bir araya geldiğini gördüm,” diyor, yanı başımda biten Soğuk.
Birçok adanın, fiyordun, körfezin, gölün varlığını borçlu olduğu buzullar can çekişiyor. Bazıları Sıcak’ın henüz elinin ulaşmadığı tepelere çekilmiş. Terk ettikleri yataklarda akan sularsa iplik iplik dökülen gözyaşları…
Yerli dilinde, Sisin Çöreklendiği Yer anlamına gelen Ninginganiq bugün sanki ona adını verenleri yalancı çıkarma niyetinde. Nerede olduğumu bilmesem karşımdaki Ege’min göğü sanki; parlak, berrak, mavi… İçim sevinç doluyor. Hızlı bir kahvaltının ardından botlara atlayıp güzel havayı fırsat bilen güneşin soğuk suyla sabah banyosunu aldığı koyda dolaşmaya çıkıyoruz. Rehberlerden biri telsizden müjdeyi veriyor: “Sahilde yer yer karla kaplı setin üzerinde iki nanuq!” Yani kutup ayısı. Doğabilimci, kâşif, yazar ve ABD’nin ilk çevrecilerinden John Muir’in benzetmesiyle, ‘Bu toprakların sanki ezelden beri sahibi’ olan hayvanları ürkütmemek düşüncesiyle hız kesiyoruz. Önce oralı olmuyorlar. Yaklaşınca huzurları kaçıyor. Rehberimiz, kutup ayısı tutkusu yüzünden dünyada en çok barındıkları yerlerden olan Hudson Körfezi’nin batısındaki Churchill’de yaşayan bir İngiliz. Ayıların anneyle yaklaşık iki yaşındaki yavrusu olduğunu söylüyor. Annenin kürkündeki kan lekeleri muhtemelen bir fokun hayatından geriye kalanlar. Ayılar koşarak setin arkasında kaybolurken sabah erken kalkamayan sis yuvarlanarak tepelerden iniyor. Gemiye dönerken kutup şenliğinin yıldızları teker teker sahne alıyor: Halkalı foklar, sakallı foklar, kral ördekleri, karadalgıçlar, fulmarlar…

Büyük Gezgin
Sisin bastırmasıyla güneş apar topar denizden çıkıyor. Aynı anda sol omzumun üşüdüğünü hissediyorum. Başımı çevirmemle Soğuk’la burun buruna geliyorum. Grönlandlıların Büyük Gezgin dediği kutup ayılarını, “Bakma karada olduklarına, aslında denizbuzu üzerinde avlanırlar,” diye anlatmaya başlıyor. Foklar ana besinleridir ama denk gelirse morsa, denizgergedanına, akbalinaya, hatta misk öküzüne de hayır demezler. Bir öğünde 45 kg yağ yiyebilen ayılar leşleri de sofralarından uzak tutmaz. Dünyanın en yalnız hayvanları olsalar da, sadece çiftleşmek amacıyla bir araya gelseler de dört beşini karaya vuran balina leşinin üstünde beslenirken çok gördüm. Avlanmanın kolay olmadığı yaz aylarında kargaüzümü, kuş yumurtası, kuş yavrusu da yerler. Hatta midye ve kelp için denize dalarlar bile.
Kutup ayıları, Sibirya’daki boz ayıların Buzul Çağı’ndaki şartlara uyum sağlayarak evrimleşmeleriyle ortaya çıktı. Bu coğrafyada yaşamalarını sağlayan kürklerinin sarımsı beyaz göründüğüne bakma. Derileri aslında siyahtır, kıllarıysa şeffaf. Acı soğukta hayatta kalmalarını Tabiat Ana’nın bahşettiği, güneş ışığını kıran ve yansıtan 15 cm uzunluğundaki boru benzeri, sert ve su emmeyen kıllara borçludurlar. Tasarım harikası kıllar sayesinde güneş enerjisi hayvanın siyah derisi tarafından emilir ve vücut ısısı korunur. Burunları da olağanüstüdür. Buz üzerindeki fok kokusunu 30 km’den, buzun bir metre altındakinin kokusunuysa bir km’den alabilirler. Akıllı ve sabırlıdırlar. Avının yerini saptar, taktiğini belirler, yavaşça yaklaşır ve saldırırlar. Fokun nefes aldığı deliğin başında üç dört saat bekleyecek kadar sabırlı olsalar da 15 avlanma girişiminden yalnızca birinde başarılı olabilirler.
30 yıl kadar yaşayabilen kutup ayıları o kadar güçlüdürler ki 200 kg ağırlığındaki bir foku tek pençeyle havaya kaldırabilirler. Günde 1,5 kg yağ yakan ve hiç yemeden üç ay dayanabilen ayılar baharda obur olur. Butlarının üzerinde 11 cm kalınlığa ulaşan yağ tabakası hayvanın soğuğa dayanmasını sağladığı gibi yiyeceğin kıt olduğu yaz aylarını atlatmasını da sağlar.
Bir şey daha… Inuit avcısıyla kutup ayısı birbirine çok benzer; ikisi de güçlü ve saldırgandır; becerikli, inatçı, sabırlı, yaratıcıdır ve ikisi de öncelikle fok peşindedir. Farklılıklarıysa birbirlerini av olarak görmeleridir. Belki ayı daha güçlüdür ama ikisinin karşılaşmasında silah kullanan Inuit çoğunlukla üstün çıkar. Inuit için kutup ayısı en önemli avlardan biridir. Kürkünün eşsiz özellikleri, eti bir yana onu avlamanın hazzı diğer avlardan çok daha ağır basar. Knud Rasmussen bir avcıya onu en mutlu eden şeyin ne olduğunu sorduğunda aldığı cevap her şeyi açıklar: ‘Taze bir ayı izine rastlamak ve diğer bütün kızakların önünde olmak.’ 1950’lerde kürkü için yılda 1,300 kadar kutup ayısı avlanırdı. Hatta bir dönem kutup gezginleri arasında eğlenmek, itibar sahibi olmak amacıyla ayı avlamak modaydı. 1896’da balina avlayan bir geminin kaptanı bir günde 35 ayı öldürmekle övünmüştü. Neyse ki 1973’te Kanada, ABD, SSCB, Norveç ve Danimarka arasında Büyük Gezginler’i koruma altına alan anlaşma imzalandı da soyları tükenmekten kurtuldu.”
Gemiye döndükten sonra koylarda, geçitlerde dolaşıyoruz. Havanın 7oC’ye çıkmasıyla Soğuk, eriyip küçülüyor, çok geçmeden de ortadan toz oluyor. Bizse Soğuk’un yardımıyla Tabiat Ana’nın kristalleri özene bezene teker teker dizerek binlerce yılda yarattığı buzulları seyre dalıyoruz. Birçok adanın, fiyordun, koyun, körfezin, vadinin, gölün varlığını borçlu olduğu buzullar; küresel ısınmanın kurbanları… Çoğu can çekişiyor. Bazıları zor günleri atlatmak umuduyla denizle bağlarını koparıp Sıcak’ın henüz elinin ulaşmadığı tepelere çekilmiş. Terk ettikleri yataklarda akan sularsa iplik iplik dökülen gözyaşları…

DOĞRU BALİNA
Gözcülerin kıyıda gördükleri bir başka kutup ayısı, iri cüsseli, garip, yüzen bir nesneye benzettiği gemimizden ürkmüş olmalı ki kayaların arkasında kayboluyor. O esnada dört grönland balinası yakınımızda beliriyor. Hiç aceleleri yokmuş gibi hareket ediyorlar. Arada bir de kuyruklarını ya da yüzgeçlerini suyun üstünde şaklatıyorlar. O kadar yavaşlar ki… Bu belki de gördüğüm en yavaş gösteri.
Sakin denizin üzeri kırışırken hiç yabancı olmadığım bir ses kulağıma, “Biliyor musun, bu görkemli canlılar vaktiyle neredeyse yok oluyordu,” diyor. Belleğimi zorlayınca konuşanın yelkenlimin dümenindeyken benimle tatlı tatlı sohbet eden Rüzgâr olduğunu anlıyorum. “Gövdelerini kaplayan 50 cm’lik yağ tabakası ve ağızlarındaki yaklaşık dört metrelik balenler, vücutlarına göre çok iri olan başlarını belaya soktu,” diye devam ediyor. “Hızları yaklaşık 3 knot olduğundan kolay yakalanıyorlardı. Öldürüldükten sonra da yağları nedeniyle batmıyorlardı. Yani diğer balinalardansa avcıların grönland balinalarının peşine düşmesi doğru bir seçimdi. Bir süre sonra adları bu yüzden ‘doğru balina’ya çıktı. Grönland balinaları yüzeydeyken ağızlarına doldurdukları denizsuyundaki planktonları balenleriyle süzerek beslenir fakat gerektiğinde 500 m’ye dalabilirler.
19. yüzyılda balina avcıları yaklaşık 18 m uzunluğunda, 100 ton ağırlığında ve ortalama 200 yıl yaşayan bu sakin ve görkemli canlıların üzerine mal bulmuş Mağribi gibi saldırdılar. Zavallıların yağlarından üretilen yakıtla sokaklar aydınlanıyor; sabunlarla bedenler temizleniyor; dokunan kumaşlarla, sepilenen derilerle insanlar şık görünüyordu. Esnek ve parlak balenlerden üretilen çerçevelerde anılar sergileniyor; korselerle kadınlar cazip görünüyor, şemsiyelerle yağmurdan ya da güneşten korunuyor, yelpazelerle serinliyorlardı… Anlayacağın medeniyeti sanki onlar sırtlamıştı. Grönland balinalarını Inuit de avlardı. Ama ihtiyacı kadar… Ve derisinden kemiğine kadar her şeyinden yararlanırdı.
Balinacılar Inuite de çok zarar verdi: Bulaştırdıkları hastalıklar kabileleri kırdı geçirdi; alkol ve tütünleriyle zehirlediler. Ayrıca İnsanların meşhur konukseverliğini de dibine kadar sömürdüler. Bir pantolon ya da gömlek veya birkaç mermi karşılığında köle gibi çalıştırdılar. Balinaların soyları neredeyse tükenince onları kemik yığınlarının başında açlıklarıyla baş başa bırakıp gittiler. Kardeşim Soğuk nasıl kâşiflerden hoşlanmıyorsa ben de acımasız, nankör ve para hırsını dizginleyemeyen balinacılardan hoşlanmam. Yelkenlerini doldurduğuma bazan ne kadar pişman oldum, anlatamam… Ancak 1912’de grönland balinalarının avlanması yasaklandı. Zavallılar 100 yılda kendilerine zor geldiler.”
Rüzgâr’la söyleşirken hava kapatıyor. Soğuk fırsatı kaçırır mı hiç? Derhal sırtımdaki ürpertiyle kendini hissettiriyor. Rüzgâr’a göz kırpıp takılmak düşüncesiyle Soğuk’a nerelere kaybolduğunu soruyorum. “Biraz nefes almaya kuzeye gitmiştim,” diyor. “Dolaşırken kıyıda koca bir balina iskeleti gördüm. Başında birisi kadın dört Inuit vardı. Hikâyeyi kadın anlattı: Köyün birinde evlenme çağına gelmiş bir kız yaşarmış. Çok taliplisi olsa da burnu büyüklüğünden hiçbirini beğenmezmiş. Günlerden bir gün deniz kenarında dolaşan kızı bir grönland balinası kaçırıp derinlerdeki evine kapatmış. Balina o kadar kıskançmış ki kız kaçmasın diye su üstüne çıkmasına izin vermiyormuş. Günler haftaları, haftalar ayları kovalarken kaçmanın bir yolunu bulmaya çalışan kız halat örmeye başlamış. Halat yeteri uzunluğa ulaşınca balinaya, ‘Dışarıyı çok özledim. Burada huzurlu yaşamam için lütfen ara sıra sudan çıkmama izin ver. Kaçacağım diye endişeleniyorsan halatı belime bağla,’ demiş. İkna olan balina kızın dediğini yapmış.
Medeniyet, 19. yüzyılda yavaşlıkları nedeniyle kolayca avlandıklarından tükenme noktasına gelen grönland balinalarının yağları ve balenleri üzerinde yükselmiş.
O esnada erkek kardeşleri de bir umiaka binip kızı arıyorlarmış. Kız karaya çıkar çıkmaz halatı büyük bir kayaya bağlamış. Kardeşlerini görünce seslenmiş ve hep birlikte küreklere asılıp kaçmaya başlamışlar. Çektiği halat bir türlü gelmeyince aldatıldığını anlayan balina telaşla yüzeye çıkarak kaçanların peşine düşmüş. Kız balinayı şaşırtmak amacıyla önce saç bandını suya atmış. Kızın suya atladığını düşünen balina etrafı araştırırken kardeşler zaman kazanmış. Balina kızın hâlâ teknede olduğunu fark edince izlemeye devam etmiş. Kız bu kez eldivenini fırlatmış. Ardından paltosunu, pantolonunu, son olarak da içliğini… Nihayet nefes nefese karaya ulaşmışlar ve bir tepedeki eve atmışlar kapağı. Balina kıyıya geldiğinde eve ulaşırım düşüncesiyle kendini hızla karaya vurmuş. Ama biçare, birkaç metre sonra yığılıp kalmış. Geri de dönemeyince oracıkta son nefesini vermiş. Kıyıdaki iskelet işte o balinanın iskeleti, hikâyeyi anlatan kadın da o kızmış.”
Canı bulutlarla oynaşmak isteyen Rüzgâr izin istiyor. Isabella Bay’den ayrılırken üşüyen yolcuların çoğu içeri girince güvertede Soğuk’la baş başa kalıyoruz. Serdümen Kuzeybatı Geçidi’nin girişi olan Lancaster Geçidi’ne doğru dümen tutarken Soğuk’a geçidin kilidini kimin açtığını soruyorum. Kaldığı yerden anlatmayı sürdürüyor.

Neredeyse
“Londra’ya dönüşünde Kaptan Ross’la aynı fikirde olmayan subayların söylediklerini dikkate alan Amirallik, Teğmen William Parry’yi emrine verilen iki gemiyle Lancaster Geçidi’ni incelemekle görevlendirdi. Ekibe Kaptan Ross’un yeğeni James C. Ross da katıldı.
1819’da çıkılan seferde Kaptan Ross’a azizlik eden serap ortada görünmeyince Kaptan Parry, Lancaster’ın meşhur geçidin bir parçası olduğunu kanıtladı. O yıl kilidi vurmakta geç kaldığımdan batıya ilerleyerek hiçbir Avrupalı kaptanın gitmeyi başaramadığı 112o batı boylamına ulaştı. Böylece vaat edilen ödüllerden birini almaya hak kazandı. Ben Eylül ortasında denizi dondurup kilidi takınca kaptan kışı Melville Adası’nın güneyinde geçirmeye karar verdi. Birlikte olduğumuz o kış Hecla ve Griper Kutup Bölgesi’nde kışlayan İngiliz Donanması’na bağlı ilk gemiler olma onuruna kavuştu. William Parry öncekilerden hayli farklı bir kaptandı. Güzel keman çalıyordu. Mürettebata konserler veriyor, onlara okuma yazma öğretiyor, oyunlar oynatıyor, pazar ayinleri düzenliyordu. Hatta gazete bile çıkardı. Parry ve ekibini ertesi yıl Ağustos başında serbest bıraktım. Şevkle batıya ilerlemeye çalıştılar. Kaptan, Amirallik’in yaptırdığı yeni anahtardan ümitliydi, yanından ayırmıyordu. Her ihtimale karşı vurduğum bir sürü kilit yüzünden vakit kaybedince yiyecek ve yakacağı azaldı. Sonunda ‘Bu kadar yeter,’ deyip pes etti. Eve dönmeye karar verince derin bir nefes aldım. Neredeyse…
Kaptan Parry 1821’de ikinci kez geldi. Bu sefer Hudson Körfezi’yle Baffin Adası arasında aradı geçidi. Yerlilerle yakın ilişki kuran kaptanın 1823’e kadar süren o seferi de hayal kırıklığıyla sonuçlandı. Geçidi bir kâşife daha teslim etmediğim için kışı mutlu geçirdim.

Çizmesini Yiyen Adam
Aynı yıl Teğmen John Franklin de geçidi aramak üzere karadan Kanada’nın kuzeyine gönderildi. Üç yıl süren sefer sırasında 20 kişilik ekipten 11 kişi hayatını kaybetti. Açlığın ekibi ele geçirdiği günlerde olaylar yamyamlığa kadar vardı. Açlıktan çizmelerinin derilerini yediği için adı Çizmesini Yiyen Adam’a çıkan Franklin geçitle ilgili yeni ve önemli bilgilerle dönünce terfi ettirildi.
1824’te Kuzeybatı Geçidi’ni, Lancaster Geçidi’nin batısında aradığı sefer sırasında kardeşim Rüzgâr’ın da yardımıyla Kaptan Parry’ye göz açtırmadım. Gemilerinden birini kaybeden kaptan dönmek zorunda kaldı. 1837 yılına kadar İngilizler Kuzey Kutup Bölgesi’ne 12 keşif seferi daha düzendi fakat ne inadımı kırabildiler ne de buzlarımı… Ümidini kaybeden Amirallik’e parlamento da katılarak ödülleri kaldırdığını açıklayınca derin bir oh çektim.”


Manyetik Kutup
“Kuzey Kutup Bölgesi’nde kâşiflere zorluk çıkaran yalnızca ben değildim. Azizlik yapan başkaları da vardı. Örneğin kuzeye çıktıkça mevsimlere göre güneşin doğup battığı yer gerçek doğu ve batıdan çok farklı olabilir. Ayrıca yıldızların çoğu da hiç batmadan sabah akşam gökyüzünde dolaşıp durur. Konum belirlemek bu yüzden dünyadaki diğer yerlere göre çok daha zordur. İşi daha da zorlaştıran Coğrafî Kuzey Kutbu’yla Manyetik Kuzey Kutbu’nun farklı yerlerde olmasıdır. Avrupa’dan yola çıkan denizciler Manyetik Kutup’un bulunduğu Kuzey Amerika’ya yaklaşırken sapmanın arttığını fark etmişlerdi. Sapmayı düzeltmek zorlaşıyor, hatta olanaksız hale geliyordu. 16. yüzyılda başta ünlü Mercator olmak üzere birçok coğrafyacı pusula ibrelerinin Kutup Bölgesi’nde, bugünkü Bering Boğazı’nda bulunan manyetik bir dağdan etkilendiğini düşünüyordu. Fikir kısmen doğru ancak yer yanlıştı. İşte o yeri bulmak Kaptan Ross’un yeğenine kısmet oldu.
Önceki seferleri fiyaskoyla sonuçlanan John Ross bir cin üreticisinin desteğini alarak yeğeni James C. Ross’la birlikte 1828’de bir kez daha yollara düştü. Lancaster Geçidi’ni aştıktan sonra güneye döndü ve o sularda kaldığı dört yıl boyunca denizden ve karadan keşif seferleri düzenledi. Cin üreticisinin verdiği anahtar da kilidi açamadı lakin geçidin en azından nerede olmadığını anladı. Ayrıca pusulaların kafasını karıştıran sır da bu sefer sırasında çözüldü. 1 Temmuz 1831’de yeğen Ross, Bothnia Yarımadası’nın güneybatısında kızakla yolculuk yaparken pusula ibresinin 89o 59’’yi gösterdiğini fark etti. Manyetik Kuzey Kutbu’nun saklandığı yeri bulmuştu.”


59 Yaşında Yollara…
“İngilizler 1844’e kadar yapılan keşif seferlerinde dişe dokunur sonuç elde edemedi fakat donanmadakiler geçidin kilidini açmaya çok yaklaştıklarını hissediyorlardı. Donanma bakanı, kıdemli kâşiflere yeni keşif liderinin kim olması gerektiğini danıştı. Adaylardan James C. Ross yeni evlendiği eşine bir daha keşif seferine gitmemeye söz verdiğini ve yaşının (44) ileri olduğunu ileri sürdü. Diğer aday James Fitzjames’in ise yeterli tecrübesi yoktu. Edward Parry’nin teklifi üzerine daha önce üç kez bölgeye giden 59 yaşındaki Kaptan Sir John Franklin göreve atandı.
Amirallik bu sefere 300’er gross tonluk Terror ve Erebus adında iki bombardıman gemisi tahsis etti. Görevin her ne kadar bir yılda tamamlanacağını düşünülse de Kaptan Franklin, buhar makinesi ile pervane takılan gemilerin Kutup Bölgesi’nde üç kış geçirecek şekilde hazırlanmasını istedi. Ayrıca donanmanın en tecrübelileri arasından seçilen adamların moralinin yüksek tutulması amacıyla gemi kütüphanelerine 2,900 kitabın yanı sıra 100 İncil ve çeşitli dua kitapları konmasını sağladı. Org gibi müzik aletleri de ihmal edilmedi.
Franklin’e Lancaster Geçidi’ni aşmasının ardından batı veya güneybatı yönünde ilerlemesi emri verilince paçam tutuştu. Geçidin yerini aşağı yukarı kestirmişlerdi. Tutuşan paçalarımı hemen söndürüp dizime kadar sıvadım. 1845 kışının son 700 yılın en sert, en zor kışı olması için elimden geleni ardıma koymadım.
19 Mayıs 1845 günü 134 kişiden oluşan ekip mağrur İngilizlerin bakışları eşliğinde Thames Nehri’nde yola çıkarken kıs kıs gülüyordum. Atlantik geçişini fırtınalı olsa da olaysız tamamladılar. Sonu belirsiz yolculuk öncesi eksiklerini gidermek amacıyla Grönland’ın batısındaki Disko Adası’na uğradılar. Kaptan Franklin Amirallik’e, ekiptekiler de ailelerine buradan mektup gönderdiler. Her şey yolunda gözüküyordu. Franklin, Temmuz sonunda Lancaster Geçidi girişinde karşılaştığı balina avlayan iki geminin kaptanına yanında av etiyle desteklenirse yıllarca yetecek kumanya olduğunu söyledi. Franklin, bu insanların gördükleri son Avrupalılar olacağını aklının ucundan bile geçirmiyordu.”
Batmadan birkaç dakika önce bulutları aralayan güneş elindeki fırçayla bulutların altını önce kırmızıya, sonra portakal rengine, en son da mora boyayıp sahneyi geceye bırakıyor. Ben de Soğuk’u geceyle baş başa bırakıp kamaraya çekiliyorum. Aklım köprüüstündeki kutuda. Ya kaptanın anahtarı kilidi açmazsa?
DİPNOTLAR
1. Ninginganiq 3,360 km2 yüzölçümüyle Kanada’nın en büyük ulusal vahşi yaşam alanı. Isabella Bay’in kıyısını, koydaki adaları ve denizdeki 12 millik bölgeyi kaplıyor.
2. Biliminsanlarının Svalbard’da verici taktıkları kutup ayısı bir yıl sonra 3,200 km uzaktaki Nanortalik’te (Grönland) ortaya çıkmış. Yürüyüş hızı saatte 4 km olan bu ayılar 40 km hızla koşabiliyor, 6,2 mil hızla da yüzebiliyorlar. GPS’le takip edilen bir kutup ayısının hiç durmadan 232 saat yüzdüğü tespit edilmiş.
3. Erkek ayıların boyu ayağa kalktıklarında üç metreyi, ağırlıkları 500 kiloyu bulur. Dişilerse 250 kiloya ancak ulaşır. Ağırlıklar mevsime göre büyük farklılıklar gösterir.
4. 2020’de kutup ayısı sayısının 22-31 bin arasında olduğu tahmin ediliyor.
5. Yetişkin bir grönland balinasından 25 ton yağ, bir ton balen elde edilirmiş. Kanadalı tarihçi W. Gillies Ross sadece 19 yüzyılda 38 bin grönland balinasının öldürüldüğünü belirtir.
6. 1786’da İngiltere’de doğan John Franklin 14 yaşında donanmaya katılır. Coğrafya ve keşiflere merakı olan Franklin 1801’de Kaptan Nelson’un da yer aldığı Kopenhag Savaşı’na, 1805’te Trafalgar Savaşı’na katılır. Amerikalılara karşı da savaşan Franklin 1818’de ilk kutup seferine çıkar ama buzlar önünü kesince döner. 1819-1822 yılları arasında karadan yaptığı keşif seferinin ardından 1825’te bir kez daha bölgeye gönderilen Franklin başarısından ötürü 1829’da şövalye yapılır. 1829-1834 yılları arasında Akdeniz’de görev yapan Sir Franklin 1837’de Tasmanya valiliğine atanır. 1843’te geri çağrılan Franklin 1845’te son kez keşif seferine çıkar.
7. İlk tasarımını Hollandalıların yaptığı bu tür gemiler Fransızlar tarafından kıyı bombardımanına uygun hale getirilmişti. Geniş başüstü güvertesine yerleştirilen 90 kg’lık iki güçlü topla kıyıdaki tahkimatı yakın mesafeden bombalamak amacıyla kullanılan bu gemilerin özellikle pruvaları geniş ve çok sağlamdı. Ayrıca az su çektiklerinden kıyıya yaklaşabilirlerdi. Bu iki özellik bombardıman gemilerinin Kuzeybatı Geçidi keşif seferlerinde tercih edilmelerinin nedeniydi. Kaptan Parry’nin sefere çıktığı Hecla ve Griper da bu tür gemilerdendi.
Leave a Reply