Kızılderili Sepetleri

Kızılderili Sepetleri

H

ayret! Bu topraklarda hasisliğiyle meşhur güneş sabah sabah hayli cömert; berrak ışığıyla kasabanın sokaklarını yıkıyor. Rıhtımda uyku mahmuru kereste istifleri, tuz yığınları, ringa dolu fıçılar… İskeledeki yelkenliler gerinerek uyanıyor. Bir köşede irili ufaklı sepetler. Onların yanında bağdaş kurmuş deri giysili adamı yaklaşınca fark ediyorum. Dikkati ördüğü sepette. Elleri buruşuk ama romatizmadan eğrilmiş parmakları mekik gibi. Sessizce bir kenara çöküyorum. Sepetin sapını taktıktan sonra başını kaldırıyor. Elmacık kemikleri çıkık, burnu hafif basık, esmer, hatta koyu bakır renginde bir ten… Zamanın derin çizgilerle yeniden biçimlendirdiği yüzün sahibi oturduğu yerden elini uzatıp “yaklaş!” diyor. Kendimi tanıtınca o da adını söylüyor: “Mike.” Belki yüz, belki de bin yaşındaki adama adının buralardan olduğunu ama Kanadalıya pek benzemediğini söylüyorum. “Haklısın,” diyor, “nasıl ki kırmızı ceketli İngilizler geldiklerinde bizim binlerce yıldır Āseedĭk dediğimiz köye Lunenburg, ya da Megamaake dediğimiz yarımadaya Nova Scotia dedilerse benim adımı da deftere Mike diye yazdılar. Oysa annem Jimn adını vermişti bana. Dilimizde, yani Mi’kmaqça ‘adam’ demektir.Nereden nereye?.. Yıllarca yıkanan beynimin vahşi, barbar diye bellediği bir Kızılderiliyle sohbet edeceğimi rüyamda görsem inanmazdım. “Anlat,” diyorum, “Kuzey Atlantik’in bu kıyı kasabasının öyküsünü bana. Gördüklerini, bildiklerini, hatırladıklarını…”

Ed molore eicias ratem duciet ut adio omnis alis etum et ommodit, officil il inctat volor aped que voluptate volore laciis dolut aut es des dolupta quae aspit, quis et.

YIL DOLU SEPET

Jimn elini yanıbaşındaki sepetlerden en büyüğüne daldırıp avucuna aldığı şeye bakarak anlatmaya başlıyor. “İçinde yıllar var,” diyor, “en dipteki en yaşlısı, en üsttekiyse daha bebek. Bir çerçeveye hapsetmekten pek hoşlandığınız ‘Zaman’ın sizin ölçünüzdeki birimiyle konuşursak 12-14 bin yıl önce Bering Boğazı geçit verdiğinde Asya’dan Kuzey Amerika’ya geçip bu topraklara yerleşen kabilelerden biridir Mi’kmaqlar. Avlanıyor, topluyor, paylaşıyor, huzur içinde kendi yağımızla kavrulup gidiyorduk. Ta ki 15. yüzyılda Yaşlı Kıta’dan gelen Beyaz Adam’la karşılaşana kadar… Baharın son aylarında gelip yazın ilk aylarında dönen balıkçılardan pek şikâyetçi değildik. Çünkü karaya çıkıp su alır, avladıkları balıkları kurutur, sonra da çekip giderlerdi. 17. yüzyılın başlarındaysa Akadyalı denen Fransızların gelmesiyle sorunlar başladı. Uğramaya değil yerleşmeye geldikleri için… Yurdumuza, avımıza ortak olmak istiyorlardı. Kâh çatıştık, kâh çekiştik ama sonunda bir arada yaşamaya, değiş tokuşa başladık. Pek kalabalık değillerdi. Çoğu da barışçıldı.”

Kızılderili elini bir kez daha sepete daldırıp avucuna gelenlere bakınca yüzü kızarıyor: “O yüzyılın sonunda gelen İngilizlerle her şey tepetaklak oldu. Çünkü toprağımıza göz dikmişlerdi. Akadyalılarla bir olup karşı koymaya çalıştık ama nafile. Galip çıkan Kırmızı Ceketliler oldu. Protestan oldukları için özellikle kin besledikleri Katolik Akadyalıların büyük kısmını Fransa’ya geri gönderdiler. Bizleri de tazıların kılavuzluğunda sürek avı düzenleyerek temizlemeye çalıştılar. Ya öldürdüler ya da kamplarda topladılar. Kendi toprağımızda esir olmak ağırımıza gitmişti ama ölüm kusan silahları karşısında çaresizdik.

18. yüzyılın ortalarına doğru burada koloni kurmaya karar verdiler. 1749’da temelini attıkları Halifax’a Britanya’dan göçmen getirdiler. Ama gemilerden çıkanların büyük kısmı sanki krallığın en işe yaramazlarıydı. Kampımızın başındaki yönetici bu tembel ve beceriksizler yüzünden hayal kırıklığına uğradıklarını söylüyordu. Aralarında konuşurken duyduğuma göre İngilizler gözlerini yaşadıkları ülkelerde mutsuz olan ‘çalışkan, güçlü ve kanaatkâr’ Protestan Avrupalılara çevirmiş. Alman kasabalarına astıkları ve Yeni Dünya’ya gelmek isteyenlere toprak, malzeme ve hayvan verileceğini belirten bildiriler sayesinde 130 gönüllü bulmuşlar. Halifax’ta toplanan bu insanlara üç yıl içinde Katolik zulmünden, açlıktan ve yüksek vergilerden kaçan başka Almanlar, Fransızlar ve İsviçreliler katılmış. Tabii hepsi Protestan…”

Fotoaltı yazılacak...

KAPKARA GÜN

Jimn elini bir kez daha sepete daldırıyor. Avucundakini görünce bu kez yüzü kararıyor: “8 Haziran 1753’te sabah saat 07:00’de koyumuza 14 gemi demirledi. O kapkara günün ertesinde 1.485 göçmen askerler eşliğinde karaya çıktı. Yapılan törende bölge valisi denen adam da sanki bizim atalarımız hiç ad koymamış gibi buraya Almanya’da doğan ve aynı zamanda Braunschweig-Lüneburg Dükü olan İngiltere Kralı II. George’un onuruna Lunenburg adını verdiğini açıkladı.

Göçmenler ilk iş olarak avcıların elinden kaçıp kurtulan bir avuç Mi’kmaq’tan korktukları için kale inşa ettiler. Sonrasında General Morris binlerce yıldır taşına, ağacına, otuna, hayvanına özenle baktığımız; ayına, güneşine, yıldızına inanarak taptığımız topraklar sahipsizmiş gibi gelenlere dağıttı. Onlar da tarla açmak için gözbebeğimiz ormanları kesmeye koyuldu. Birkaç yıl içinde bereketli topraklardan sebze fışkırdı. Hem de burada yaşayanların ihtiyaçlarından fazla. Geçmişte denizle tanışmış iki göçmen patates, lahana ve peynirin artanını 1760’ta Halifax’a götürüp satmayı akıl etti. Dört yıl sonra Lunenburg’la başkent arasında sebze ve orman ürünleri taşıyan düzenli gemi seferleri başladı. Köy belki zenginleşip büyüyor, kasabaya dönüşüyordu ama bizim olmaktan çıkıyordu. Zenginlik daha da artınca Bostonlu korsanların dikkatini çekti ve kasaba 1 Temmuz 1782’de korsanlar tarafından yağmalandı, yakıldı. Üzüldüm desem yalan olur!”

DENİZ KAYNIYOR

Bir süre geçmişte dolaşan Kızılderili tekrar rıhtıma dönüyor. Elini bir başka sepete daldırmasıyla ortalığı ağır bir balık kokusu kaplıyor. Jimn’in sepetindeki tuzlu balıkları hamallar teskerelere yükleyip rıhtımda bekleyen gemilere taşıyor. Bakışlarımdaki hayreti görmüş olmalı ki anlatmayı sürdürüyor: “Denize açılanlar okyanusun karadan da bereketli olduğunu fark etti. Ortalık morina, ringa, somon, uskumru, yılanbalığı, yengeç kaynıyordu. Biri denize düşse sudan çıkarken pantolonunun paçalarından balıklar dökülürdü. Kendilerine düşen toprak parçası verimsiz çıkanlar bir süre sonra ekmeklerini denizde aramaya başladı. 1800’lere gelindiğinde balıkçılık Lunenburg’un önemli gelir kaynaklarından biri haline gelmişti. Kasaba kendini doyurmakla kalmıyor başka kentlere de balık satıyordu. Kurutulmuş, tuzlanmış, tütsülenmiş… Av o kadar boldu ki elden çıkaramadıklarını gübre diye tarlalara döküyorlardı.

Balıkçılığın büyümesiyle birlikte karadakilere de yeni iş imkânları doğdu. Yüzlerce insan yelken dikerek, halat ve makara üreterek, ağaç işleyerek, demircilik yaparak, kalafat çekerek, fıçı imal ederek, balıkları temizleyerek, tuzlayarak, gemi malzemesi satarak, sigorta yaparak geçimini sağlamaya başladı. Ve tabii yeni düzenin olmazsa olmazı tüccarlar… Onların sayesinde balıklar Karayipler’de İngilizlerin kontrolündeki adalara satılıyordu. Dönüşteyse gemiler rom, kahve, şeker, melas getiriyordu. 1830-1840 yılları arasında Lunenburgluların zenginliği Halifax’ın gölgesinde kalsa da 1860’tan itibaren birkaç yerel sermayedar sayesinde kasaba tekrar toparlandı. İngilizlerin keyfi yerindeydi ama bizim başımız beladaydı. Kırmızı Ceketliler’in tüfeklerinden, kılıçlarından kurtulanların çoğunu çiçek hastalığı yok etmişti. 1861’de sadece 38 Mi’kmaq kalmıştık. Balta sapı, tahta çanak çömlek, kasnak, sepet gibi şeyler üretip satıyor, hamallık yapıyorduk.”

Bluenose II, Kuzey Atlantik’in Kraliçesi olarak bilinen yelkenlinin tıpkı yapımı. Lunenburg’un gözbebeklerinden...

YÜZEN ORMAN

Jimn yerinden kalkıp bir başka sepeti alıyor ve rıhtımın kenarına götürüyor. Eğmesiyle kalem benzeri ağaçlar denize saçılıp yüzen bir ormana dönüşüyor. Ama bildiğim ormana hiç benzemiyor. Gemi direklerinden oluşan bir orman bu. Üç direkli, dört direkli gemilerin ambarlarından yükselen balık, rom, yeni biçilmiş kereste kokusu iyot kokusuna karışıyor. Şaşkınlığımı gören Jimn anlatıyor: “Gemilerin çoğu 19. yüzyılın ortalarına kadar Birleşik Devletler’e satılıyordu. 1880’lerden sonraysa açıkdenize çıkabilecek, uzak ülkelere gidebilecek büyük ve dayanıklı gemiler yerel tersanelerde üretilmeye başladı. Bu sayede Lunenburglu kaptanlar olta balıkçılığını bırakıp parakatla avlanma olanağına kavuştu. Av sezonu altı-yedi aya uzamıştı. O yıllarda 5 bine yakın Lunenburglu çalışıyordu gemilerde. Marttan eylül sonuna kadar balıkçılık yapanlar kış gelince Karayiplere mal taşıyan yelkenlilere geçiyorlardı.

 Gemi üretiminin artmasıyla kasabada yan sanayi de gelişti. Neredeyse hiç işsiz kalmamıştı. Hepsinden önemlisi dökümhanenin kurulmasıydı. 1891’de modern makinelerle kurulan atölye kısa zamanda fabrikaya dönüştü. Şu gördüğün geminin metal aksamının büyük kısmı onun eseridir.” “Peki, ya şuradaki sandallar?” diye soruyorum. “1870’lerden itibaren balıkçıların gözdesi olan dorilerden biri. Kuzey Atlantik Balıkçılarının Beygiri olarak bilinirler. Bu sularda sık görülen siste göze çarpmaları için sarımsı açık portakala boyanırlar. Altı düz doriler açıkdenize çok dayanıklıdır. 15-20’si bir balıkçı gemisine yüklenip av sahasına götürülürdü. Avlağa gelince ana gemiden indirilir, içindeki balıkçılar gün boyu ziftli pamuk ipliğinden yapılmış parakatlarla avlanır, akşam olunca gemiye dönerlerdi. İleride dori üreten bir atölye var. Marangozlar o yıllarda kullanılan aletlerle, ağaçlarla, boyalarla dori geleneğini sürdürüyor.  Diğer şehirlere, hatta ABD’ye, Meksika’ya, Karayipler’e satılan doriler koleksiyoncuların da gözdesi.”

BAŞKENT

“Yüzyılın sonunda Lunenburg’un Karayiplerle ticareti İspanya-Amerika Savaşı yüzünden sekteye uğrasa da balıkçılık sayesinde kasabanın keyfi 1920’lere kadar yerindeydi. 1900-1918 arasında Lunenburglu balıkçılar rekorları altüst etti. Kasaba, Kanada Balıkçılığının Başkenti unvanını o yıllarda aldı. Lunenburg’a kayıtlı 296 gemi vardı. Rıhtımda yer bulunmazdı. Gemiler yanaşabilmek için bazan günlerce demirde yatardı.

Sonraki yıllarda Halifax gemilerini coşturan buhar Lunenburg yelkenlilerinin rüzgârını kesince ticaret hızla eyalet başkentindeki tüccarların eline geçti. Halifax tersanelerinin yıldızı parladıkça Lunenburg tersaneleri eski günlerini arar oldu. Gençlerin de yılın 11 ayı avlanabilen ve buradakilerin üç dört katı para verebilen ABD’deki balıkçı filolarında çalışmayı tercih etmesiyle kasabada zor günler başladı. I. Paylaşım Savaşı sonrasında Avrupa ve Güney Amerika ekonomilerinin sarsılmasıyla Lunenburg’da kötüye gidiş hızlandı. Gerek diğer ülkelerin gümrük tarifelerini yükseltmesi gerekse dibe çakılan fiyatlar balıkçıları perişan etti. Avrupa pazarı İzlanda’yla Norveç’in eline geçti.”

ROM KOKUSU

Kızılderilinin bir başka sepetin üzerindeki örtüyü kaldırmasıyla ortalığı yoğun bir içki kokusu sarıyor. Jimn rom şişelerini rıhtımın üzerine dizerken, içkinin adından mı yoksa kokusundan mı bilmem, dili hafif dolaşarak anlatmaya devam ediyor: “O yıllarda dünyanın damak tadı, tuzlu balıktan taze balığa kayınca Lunenburglular bir ümitle soğuk hava depoları kurdular. Gemilerine taktıkları dizel makineler sayesinde avlanma sezonu uzasa da her geçen yıl işler daha da bozuldu. Kasabanın imdadına bu kez ABD’nin 1920’de koyduğu içki yasağı yetişti. Geçim derdine düşen 100 kadar kaptan gemilerini kaçakçıların emrine verdi. Hatta bazıları sırf bu işe uygun hızlı, alçak siluetli gemiler bile inşa ettirdi. Gece 12 millik ABD karasuyunun hemen dışına geliyor ve yüklerini küçük teknelere aktarıyorlardı. Bu tehlikeli iş ABD’nin hızlı sahil güvenlik gemileri inşa etmesiyle 1933’te zorunlu olarak terk edildi. 1930’da başlayan Büyük Buhran zor geçen yılların üstüne tuz biber ekti.”

Hayatını kaybeden Lunenburglu balıkçılar ve batan gemiler için dikilen anıt.
Geçmişi canlı tutmak için kurulan Atlantik Balıkçılık Müzesi.

KUZEY ATLANTİK’İN KRALİÇESİ

Jimn’i dinlerken rıhtıma lacivert bordalı bir yelkenli yaklaşıyor. Anlattığı zor günler nedeniyle suratı asılan Kızılderilinin keyfi gemiyi görünce yerine geliyor: “10 Kanada kuruşu üzerinde bir uskuna vardır. O yelkenli Uluslararası Balıkçı Tekneleri Yarışı’na katılması için 1921’de inşa edilmişti. Lunenburg’un dara düştüğü yıllarda Kuzey Atlantik’in Kraliçesi olarak tanınan Bluenose adlı bu yelkenli sadece kasabanın değil Kanada’nın da yüzünü güldürmüştü. ABD’den gelen rakiplerini her geçişinde kasaba sevinçten günlerce uyumuyordu. 1938 yılına kadar katıldığı yarışlarda rakiplerini hep geride bıraktı. Bu gelense onun tıpkı yapımı. Dikkat edersen Bluenose’un Nova Scotia’nın araç plakaları üzerinde de yer aldığını görürsün. Zarif yelkenli iyi niyet elçisi olarak eyaleti temsil ediyor. Tam zamanında geldi, havam değişti. Neyse, dönelim geçmişe…”

ZIPLAYAN TARAKLAR

Kızılderilinin başka bir sepete el atmasıyla içinden deniztarakları fırlıyor. Bunlar da sabah dolaşırken gördüklerim gibi zıplaya zıplaya kıyı boyunca uzanan caddeye çıkıyorlar. Jimn devam ediyor: “Yüzyılın ilk büyük savaşı kasabayı batırırken ikincisi imdadına yetişti. II. Paylaşım Savaşı’nın başlamasıyla Lunenburg’da hayatta kalmayı başaran son tersane, tahlisiye sandalı ve römorkör siparişlerinden başını kaldıramaz hale geldi. Dökümhaneyse donanmaya bağlı gemilerin bakımını, onarımını ve donanım üretimini üstlendi. Savaş sonrasında kendilerini aç kalan dünyayı doyurmaya adayan balıkçılar sayesinde Lunenburg tekrar canlandı. Hatta kasabanın şöhreti eski parlak günleri bile geride bıraktı. Balıkçılıkla birlikte tersaneler de kendine geldi. Modern gemi tasarımı, güçlü dizel makineler ve dip trolü sayesinde eskiden bir geminin üç ayda yakaladığı balığı yeni bir gemi beş-altı günde avlıyordu. 1964’te Lunenburg’da Kuzey Amerika’nın en büyük balık işleme tesisi kuruldu. O yıllarda Grand Banks’i sadece bizimkiler değil başta Sovyetler Birliği ve Almanlarınkiler olmak üzere dünyanın gemisi yağmalıyordu. Bunun üzerine Kanada 1970’te münhasır ekonomik bölgesini 200 mile çıkardı. Bu karar Kanadalı balıkçılara nefes aldırdı. Kazandıkları parayla başı dönen şirketler soğuk hava depolu fabrikalar haline getirilen trol gemileriyle avlanmaya başladı. Ama kimse morinaları düşünmüyordu. Doğal olarak balıklar bu akıl dışı avlanmaya dayanamadı. 1968’de 1.475.000 ton morina avlanırken rakam 1992’de 183.000 tona kadar düştü. O yıl dip balıkçılığı yasaklanınca bütün Kanada’da olduğu gibi Lunenburg’da da balıkçıların büyük kısmı işsiz kaldı. Kasaba bir kez daha sosyal ve ekonomik açıdan zor günler geçirmeye başladı. Balıkçıların bir kısmı Bering Denizi gibi uzak sulara giderken bir kısmı deniztarağı avına yöneldi. Ama artık akıllanmışlardı. Hayvancağızları yağmalamadılar, dibini kazımadılar… İşte gördüklerin o taraklar. Şu ilerde kapısından girdikleri kırmızı fabrikaysa Kuzey Amerika’nın en büyüklerinden…”

Ziyaretçiler, üniformalı faytoncuların sürdüğü faytonlarla kasabada gezebiliyor.
Dayanıklı olmaları nedeniyle balıkçıların Beygiri adı yakıştırılan doriler hâlâ kullanılıyor. Aynı zamanda koleksiyoncuların gözdesi.

ESKİ ŞEHİR

Sözünü tamamlayan Kızılderili başka bir sepetin yanına gidiyor. Sapından tutup devirmesiyle içinden evler dökülüyor. Kırmızının, pembenin, yeşilin hoş, canlı tonlarıyla boyalı evler koşar adım sokaklara dağılıyor, buldukları boş arsalara yerleşiyorlar. Jimn, kasabada ticaret ve balıkçılığın canlanmasıyla 19. yüzyılda tüccarların, tersanecilerin ve kaptanların eski evlerini yıkıp yerine birbirinden gösterişli ev yapma yarışına nasıl giriştiklerini anlatıyor. Sokakları dolaşmak üzere Jimn’den izin istiyorum. Arzu edersem bana eşlik edebileceğini söylüyor. Canıma minnet ama son sepetin içindekileri göstermediğini söylüyorum. “O bize ait,” diyor, “Mi’kmaqların efsaneleri, şarkıları, öyküleri, görenekleri, hayalleri… Beyaz Adam’ın ne yaparsa yapsın belleğimizden silemediği hazine…” 

Yoksul ama başı dik Kızılderiliyle birlikte son derece bakımlı bir atın çektiği, üniformalı faytoncunun sürdüğü pırıl pırıl faytona biniyoruz. Kızılderili anlatmaya başlıyor: “Lunenburg’un tarihî Eski Şehir’inde sokaklar limandan başlayarak ızgara biçiminde birbirini dik açıyla keser. İngilizlerin 18. yüzyılda sömürgelerinde uyguladığı bu dikdörtgen planlı kent dokusu bugüne kadar değişmedi. Üçte ikisi 19. yüzyıldan kalma evler çok iyi korunduğu için Lunenburg 1995’te UNESCO tarafından Dünya Kültür Mirası olarak kabul edildi. Diğerlerine göre sade olanlar Cape Cod tarzında inşa edilen evler. Gösterişli olanlarsa Viktorya veya İtalyan tarzında yapılanlar. Renklerine gelince… Kaptanlar gemileri için aldıkları boyalardan artakalanlarla evlerini boyayınca gördüğün rengârenk kasaba ortaya çıktı.” Evlerin çoğunun çatısında giriş kapısının üzerindeki cumba veya kapalı balkon benzeri çıkıntıların ne işe yaradığını soruyorum. “Yalnızca Lunenburg’daki evlerde görebilirsin bunları. Balıkçı eşlerinin kocalarının yolunu gözlemelerine yarıyordu. Sağ salim döndüklerini uzaktan da olsa görünce içlerine su serpiliyor, bir koşu mutfağa inip onlar için sıcak yemek hazırlıyorlardı.” Sonra kulağıma eğilerek bunların kocası seferdeyken aşığını eve alan hafifmeşrep kadınların da çok işine yaradığını ekliyor.

Faytona gözlerden uzak ara sokaklara girmesini rica ediyorum. Sanki titiz bir el kimseler görmeden bütün sokakları temizlemiş, derleyip toplamış. Ortada göze batan tek çirkinlik yok. Bir ara Jimn’den evini göstermesini istiyorum. Biraz mahcup, biraz buruk, “uzak buraya,” diyor, “şehrin hayli dışında biz bize otururuz. Sadece çalışmak için geliriz kasabaya.”

İlkokul olarak faaliyet gösteren Lunenburg Akademisi kasabanın en büyük ve gösterişli binası. 1895’te inşa edilmiş.

LUNENBURG AKADEMİSİ

Faytoncumuz, durmadan yokuş inip çıkınca terleyen atını sularken güçlü bir çan sesi kulaklarımızı çınlatıyor: “Kilisenin değil,” diyor Kızılderili, “Lunenburg Akademisi adındaki okulun 270 kiloluk çanı. Çocuklara öğle tatilinin bittiğini haber veriyor.” At nefeslendikten sonra tekrar yola koyuluyoruz. Kırmızı çatılı, beyaz gösterişli binayı görünce Jimn okulun Lunenburg’un en büyük binası olduğunu söylüyor: “1895’te Viktorya tarzında inşa edilen ilkokul Nova Scotia’nın 19. yüzyıldan kalan tek okulu. İlk iki katında altışar sınıf, üçüncü katındaysa 160 kişilik bir salon var. Kasabanın kütüphanesi de burada.”

Gösterişli binanın, dokuz çocuğunu da Yaşlı Kıta’nın kral, kraliçe ve soylularıyla evlendirdiği için Avrupa’nın Büyükannesi olarak bilinen hırslı Kraliçe Victoria gibi diğer binalara yukardan baktığını hissediyorum.

EĞLENMEK İÇİN CEHENNEME…

Turumuzu tamamlayıp tekrar ana caddeye geliyoruz. Deniz kıyısında bir taş sütunun etrafına dizilmiş siyah üçgen dikilitaşlar dikkatimi çekiyor. “Balıkçılar Anıtı’na geldik,” diyor Jimn. “Deniz Lunenburg’u hep besledi ama Kuzey Atlantik’in o fırtınaları yok mu? Çok can aldı. Buralarda bir atasözü vardır: ‘Ekmek parası kazanmak için balığa çıkmak, eğlenmek için Cehennem’e gitmeye benzer.’ Çok meşakkatli iştir balıkçılık. Çoğunlukla buz gibi havada denize çıkacaksın; aylarca evinden barkından ayrı kalacaksın; her sabah saat 2 veya 3’te kalkacaksın, takımı yemleyeceksin, balığı bulacaksın, tutacaksın; temizleyene, tuzlayana yardım edeceksin… Bunlar yetmezmiş gibi bu sularda hava bir anda döner. İşte o zaman dudaklardaki ıslık yerini armada çalan ıslığa bırakır. Kutuptan kopup gelen rüzgâr denizi çıldırtır adeta. Dur önünde durabilirsen. Suya adam düşürmeyen kaptan, istediği kadar okyanustan dayak yesin, kendisini talihli sayardı. Duydun mu bilmem, Lunenburglu balıkçıların çoğu yüzme bilmezdi. Balık tutmaktan yüzme öğrenmeye vakit bulamadıkları için… Aslında öğrenseler yazın bile 12-13 dereceden fazla ısınmayan suda ne kadar hayatta kalabilirlerdi ki? Çoğu kötü havada kaplamaları açılan, direkleri kırılan gemilerle suya gömülürdü. Bu yüzden balıkçıların pek azı yatağında ölürdü. Kasabalılar 1890’la 1995 yılları arasında denizin alıp bir daha geri vermediği sevdiklerini ve gemilerini unutmadıklarını göstermek için bu anıtı diktiler. Pusula gülündeki sekiz ana ve arayönün üzerine yerleştirilmiş üçgen taşlarda 692 balıkçının adı kazılı. Ortadaki dörtgen taşın bir yüzünde ithaf, diğer üç yüzündeyse limana dönemeyen 128 geminin adı yer alıyor.”

ATLANTİK BALIKÇILIK MÜZESİ

Rıhtımın sonundaki binayı gösteriyor Kızılderili: “Lunenburglular sadece anıt dikmekle kalmadı. Geçmişlerini gelecek kuşaklara aktarmak amacıyla 1967’de Atlantik Balıkçılık Müzesi’ni kurdular.” Kapısına gelince müzenin hayli ilgi gördüğünü fark ediyorum. İçeride bir zamanlar kullanılan balıkçı tekneleri ve avlanma teknikleri maket ve çizimlerle anlatılıyor, balina ve balık avlamakta kullandıkları malzemeler sergileniyor. Ayrıca içki kaçakçılığı döneminden yadigâr şişeler, kasalar ve orijinal Bluenose’dan kalanlar da ziyaretçileri geçmişe götürüyor.

İçinde küçük bir akvaryum, sinema salonu ve kütüphane olan müzede çocuklara yönelik eğitim programları yürütülüyor. Biz rastlamadık ama Kızılderilinin anlattığına göre belli zamanlarda emekli kaptan ve balıkçılar maceralarını anlatarak müzeye renk katıyormuş. Bluenose II’yle birlikte Kanada’nın en eski tuz gemisi Theresa E. Connor ve Cape Sable adlı trol teknesi de müzeyi zenginleştiriyor.

Kızılderili Jimn, Picton Castle adlı yelkenliyi gösterip Lunenburg’un denize olan borcunu ödemeye çalıştığını söylüyor. “Kasabada gençlere geleneksel denizciliği öğretmek için kurulan bir okul var: Nova Scotia Denizcilik Okulu. Öğrenciler 1928’de inşa edilen, 60 metrelik, üç direkli, klâsik armalı okul gemisiyle hem dünyayı dolaşıyor, hem okyanusların huyunu suyunu, hem de denizciliğin gerektirdiği liderlik, cesaret, sorumluluk, birlik, fedakârlık ve saygı gibi kavramları öğreniyorlar.”

Kırmızı Ceketliler’in bandosu bir festivalde konser veriyor.
İngiliz komutan göçmenlere toprak dağıtıyor.

TURİZM

Öğleden sonra rıhtımı turistler dolduruyor. Jimn’e her zaman böyle olup olmadığını soruyorum. “Kasabanın yeni gelir kaynaklarından biri turizm,” diyor. “Balıkçılığın yasaklanmasından sonra Lunenburg’u tekrar ayağa kaldırmak için çare arayan yerel yönetim, Tarih Topluluğu kurarak halkı kasabanın kültürel mirası konusunda bilinçlendirmekle işe başladı. Dünya Mirası olarak kabul edilmesiyle bir zamanlar balık kokan kasabaya yazları turist akını başladı. Yılda 300 binden fazla ziyaretçi geliyor. Temmuzda başlayan festivaller birbirini takip ediyor. El Sanatları Festivali, Sokak Festivali, Halk Sanatları Festivali, Liman Müzik Festivali, Balıkçılar Festivali, Pazar Konserleri, dori ve kano yarışları… Lunenburg’daki huzurlu hayat birçok sanatçıyı da buraya çekiyor. Yazar, ressam, heykeltıraş ve seramikçiler kasabada atölyeler düzenliyor, yapıtlarıyla kasabayı anlatıyor, süslüyor, zenginleştiriyorlar.”

 

GEMİ YAPIMI

“Gemi yapımı  kasabayı hâlâ canlı tutan işlerin başında geliyor. Binlerce dori, futa ve mavnanın yanısıra 250 yılda 325 gemi üretilerek kazanılan tecrübeyle klâsik armalı gemiler üretiliyor,” diye ekliyor. “Örneğin Denizde İsyan filminde kullanılan ve 2012’deki Sandy Kasırgası’nda batan Bounty. Bir diğeri başkaldıran 13 Amerikan kolonisinin ablukasına katılan İngiliz gemisi HMS Rose’un tıpkı yapımı. 1963’te denize indirilen Bluenose II’yi zaten görmüştük. Ve irili ufaklı diğerleri… Lunenburg’daki tersanelerde sadece yeni gemiler kızağa konmuyor, yorulanlar da bakım ve onarım için geliyor. “

Jimn’i yemeğe davet ediyorum. Gittiğimiz lokantada tavsiyesine uyup ısmarladığımız ıstakoz eşliğinde biraz daha sohbet ediyoruz. Kalkarken ödediğim hesabı görünce gözleri kocaman açılıyor. “Bir zamanlar beş kuruş etmeyen ıstakoz fakir yemeğiydi. Utandığımız için kimseler görmesin diye ekmeğin arasına koyar gizli gizli yerdik,” diyor. Rıhtıma dönüyoruz. Tıka basa tarih dolu sepetlerin yanında Kızılderiliyle kucaklaşıp vedalaşıyoruz.

Anayola çıkarken arkaya bakıyorum. Yaklaşık iki buçuk asır boyunca Atlantik’in cömertçe beslediği kasaba eski görkemli günlerinden uzak olsa da dimdik ayakta. Yılların birikimini har vurup harman savurmadığı gibi üzerine ekledikleriyle tertemiz, capcanlı, rengârenk, resimsi… Aklımın Lunenburg’da kaldığını fark ediyorum.

KAYNAKÇA

1. Lunenburg Then and Now, Brian Cuthbertson. Formac Publishing Co. Ltd., 2002.
2. Historic Lunenburg, Mike Parker. Nimbus Publishing, 1999.
3. http://www.thecanadianencyclopedia.ca/en/article/micmac-mikmaq/
4. http://www.acadian-cajun.com/acadia.htm
5. https://fisheriesmuseum.novascotia.ca/visit-us
6. https://www.explorelunenburg.ca

DİPNOTLAR
Lunenburg, Quebec’teki Eski Şehir’le birlikte Kanada’da bu unvana sahip iki yerden biri.

Fotoaltı yazılacak...
Fotoaltı yazılacak...
Fotoaltı yazılacak...
Fotoaltı yazılacak...
Fotoaltı yazılacak...

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *