Görkemli Topraklar: ALASKA Bölüm 3

Kristal Nehirler

T

abiat’ın hazinelerini cömertçe önüme saçtığı topraklara gelip de şehirde vakit geçirmenin anlamsızlığı yüreğimi sıkıştırıyor. Son Kale’yi karadan gezmek, eşsiz tundrayı, taygayı, gölleri, nehirleri görmek; çiçekleri, hayvanları, yerlileri tanımak güzeldi ama gözüm artık denizde… Eminim o da sandığında benim için biriktirdiklerini göstermek için sabırsızlanıyordur.Sabah Şaman’la, Alaska’nın satın alınması işini kıvıran dışişleri bakanının adını taşıyan kente, Seward’a doğru yola çıkıyoruz. Demiryolu, kıyının içine uzun bir parmak gibi giren Cook Inlet ve kâşiflerin Kuzeybatı Geçidi’ni ararken girip de bulamadıkları için geri döndükleri 45 mil uzunluğundaki Turnagain Arm’ın kıyısını takip ediyor. 1964’teki depremle denize gömülen köyün yıkıntıları ve kuru ağaçlar hayalet gibi geziniyor suyun içinde. Başlarına gelen felaketin şaşkınlığını sanki hâlâ atamamışlar üzerlerinden. Sonra dağlara sarıyoruz; göller, derin vadiler, küçük çayırlıklar, sis, bulutlar, buzullar. Ve Seward. Şaman’la birlikte günlük gezi teknesinde alıyoruz soluğu Kıyısına kadar gelip de denize açılmamak olur mu?

Buzulun derin mahzenlerinde binlerce yıllık tutsaklıktan kurtulduktan sonra özgürlüğün tadını salınarak çıkaran iri buzlar kesiyor önümüzü. Kaptan artık dikkatli.

Kuzeyin Penguenleri

Bu kıyılar için sıradışı sayılabilecek sakin ve güneşli bir havada yola çıkıyoruz. Ne canhıraş müzik ne de bağırış çağırış var seferin büyüsünü bozan. Yolcular daha önce hiç görmedikleri canlılarla, doğa olaylarıyla karşılaşacakları ânı sabırsızlıkla bekliyor. Gözler ufku tarıyor. Serin olmasına rağmen herkes güvertede. Güneş bulutun arkasına saklanır saklanmaz sanki karla kaplı zirvelerinin yanıbaşındaymışız gibi soğuyor hava.

İlk gözümüze çarpan kuşlara ‘kuzeyin penguenleri’ diyor Şaman: “Yaygın alk veya ince gagalı alk olarak da bilinen bu kuşlar suya inerken pek becerikli değildir. Lakin su 5oC olsa da yumuşak yastık gibidir. Kucaklar paldır küldür inenleri. Ama suyun altında hepsi birer cambazdır. En derine dalabilen kuş olmakla övünür bu sevimli deniz kuşları. Genellikle 30-60 metre arasında balık avlamak onlar için çocuk oyuncağıdır. Rekorlarının 180 metre olduğu duymuştum.” Alklere, eski denizcilerin renkli gagaları nedeniyle denizpapağanı dediği kuşlar da katılıyor. Sarı ve portakal renkli gagalarıyla denize neşe katıyorlar. Gözlerinin üstündeki çıkıntılar ve kafalarının arkasındaki tüyler nedeniyle Kuzey Atlantik’te gördüklerimden biraz farklılar. Şaman’ın anlattığına göre güdük kanatları suyun altında becerikli birer yüzgece dönüşüyormuş. Karınlarını balıkla tıka basa doldurdukları için kolay kolay havalanamıyorlar. Ayakları sudan kesilmeden düşe kalka deniz üzerinde metrelerce kanat çırptıktan sonra tekrar dalıyorlar.

Ağzında dört sıra keskin diş bulunan katil balinalar Alaska sularında somon peşinde...
Renkli gagasıyla meşhur denizpapağanı.

Balina Katili!

Kıvranarak sıçrayan somonlarla onların peşinde koşturan beyaz yanlı pasifik yunusları suyun üstünü küçük gökkuşaklarıyla donatıyor. Şaman, saatte 30-35 mil hızla yüzebilen bu yunusların katil balinaların kuzenleri olduğunu söylüyor. Lafını eder etmez katil balinalar çıkıyor ortaya. 10-12 bireyden oluşan bir sürü. Uzun sırt yüzgeciyle lider erkek diğerlerinden kolayca ayırt ediliyor. Sürü, nehirlere girmeye hazırlanan somonların peşinde. Kaptanımız sualtı mikrofonundan seslerini dinletiyor. Tıkırtılar, çıtırtılar, gıcırtılar dolduruyor güverteyi. Herkes dikkat kesiliyor. Birkaç kez dalıp çıktıktan sonra yeni bir somon sürüsü bulmak için uzaklaşıyorlar.

“Katil balinaları görmüşken,” diyor Şaman “bazıları, planlı olarak hareket ettikleri için katil dendiğini ileri sürer. Bazıları da İspanyolcasının yanlış tercüme edildiğini iddia eder, diğer balinaları ve yavrularını öldürdükleri için aslının ‘balina katili’ olduğunu söyler. Bu zeki memelilerin balina katili olduğu doğru. Çünkü yavrularını sıcak sularda doğurduktan sonra beslenmek için kuzeye çıkan gri balinalara saldırdıkları bir gerçek.” Bir belgeselde anneyle yavrusunu nöbetleşe üç saat takip edip yorduktan sonra ikisini ayırmalarını ve yavrunun üzerine sırayla çıkıp boğmalarını dehşetle izlediğim aklıma geliyor. Bir diğer belgeselde de 15 katilin altı saat boyunca bir kamburun peşinde gittikten sonra kafa vurarak kaburgalarını kırmalarını, denizi kana boyamalarını izlemiştim. Dilini ve alt çenesini yedikten sonra sofrayı diğer deniz canlılarına bırakmış, başka bir kurbanın peşine düşmüşlerdi. Ağzında dört düzine keskin diş bulunan katil balina sürülerindeki birey sayısı 50’ye kadar çıkabiliyormuş. Başlıca gıdaları deniz memelileri, balıklar, kalamarlar, hatta deniz kuşlarıymış. “Belki onlara verilen isim hoş değil ama” diye ekliyor Şaman, “köpekbalıkları gibi katil balinaların da deniz ortamında çok önemli dengeleyici işlevleri olduğu açık”.

Kenai Fiyortları Ulusal Parkı’ndaki Aialik Buzulu

Meleksi Kristal Nehirler

Kenai Fiyortları Ulusal Parkı’nın koylarında gezimiz sürüyor. 36 fiyort var parkta. Buzulların binlerce yılda kâh öpe okşaya, kâh öfkeyle tırmalayarak oyduğu fiyortlar… İki saatlik yolculuktan sonra Aialik Buzulu’na yaklaşıyor teknemiz. Buzulun aşındırıp taşıdığı tortular nedeniyle rengi firuzeye dönmüş sulara giriyoruz. Kaptan karinaya sürten küçük buz parçalarından sakınmadan sürüyor gemiyi. Daha da yaklaşınca buzulun derin mahzenlerinde binlerce yıllık tutsaklıktan kurtulduktan sonra özgürlüğün tadını salınarak çıkaran iri buzlar kesiyor önümüzü. Kaptan artık dikkatli.

Bir gece önce okuduğum kitaptaki konuşma canlanıyor gözümün önünde. Yıllarını buzulların kayalara kazıdığı sözcükleri okumaya veren doğabilimci, kâşif ve yazar John Muir ile meraklı bir dostunun buzullar üzerine yaptığı sohbette: “Vadinin içinde gördüğümüz tamamen buz mu?” diye soruyor dostu. “Evet, hem de 200-300 metre kalınlığında ve akıyor.” “Buz nasıl akar ki?” “Su gibi ama gözle görülemeyecek kadar yavaş akar. Günde 2,5-3 metre hızla…” “Peki, nasıl oluşuyor?” “Yağan karın üst üste birikmesiyle.” “Ama nasıl buza dönüşür ki kar?” “Üstteki karın ağırlığı o kadar artar ki basınç zamanla alt tarafta kalan karı buza dönüştürür.” “Benim bildiğim buz beyazdır ama bunlar yer yer mavi!” “Maviliklerini içinde hava kabarcığı olmayan su moleküllerine borçlular. Moleküller diğer bütün renkleri emdiği için safir gibi mavi parlar buzul. Ama kırılıp da havayla temas edince beyazlaşırlar. Buzulun kavuştuğu göl veya denizin firuze renginde olmasının nedeniyse taşıdığı kalsiyum karbonat. Yani yatağında hareket ederken aşındırdığı kireçtaşı…” Ben de Şaman’a soruyorum: “Alaska’da bu kadar çok buzul olmasının hikmeti?” Sabırla cevap veriyor: “Eyaletin güneyi kuzeye göre daha fazla yağış alır. Alaska Körfezi’nin üzerindeki ılık nem, hava akımlarıyla kuzeye yönelince kıyıdaki yüksek dağlara çarpar. Soğuyup yoğunlaşınca kara dönüşür. Bazı dağlara yılda 30 metreden fazla kar yağar. Bu yüzden buzullar kuzeyle kıyaslandığında güneyde hem daha büyük hem de sayıca fazladır. En büyüğünün genişliği 5, uzunluğu 45 kilometreyi bulur.1

Yaklaştıkça inleyerek, kıvranarak akan buzulun çıkardığı ürpertici sesler yankılanarak bize kadar ulaşıyor. Gök gürültüsünü kıskandıracak kadar güçlüler. Tabiat denen mahir sanatçının eşsiz eseri karşısında hayran kalıyorum. Derin ürkütücü mağaralar, keskin yarıklar, mızrak uçlu kuleler, hiçbiri diğerine benzemeyen buz bacaları, dikilitaşlar, beşik çatılar, uçan payandalar, süslü saçaklar, sağlam tonozlar, derin nişler, yüksek burçlar… Hepsi birbirinden etkileyici, büyüleyici, ürkütücü… Denizle buluştuğu yerde su, altını erittiği için dayanaksız kalan dev kütleler buzu dumana katarak kırılıyor, kopuyor, devriliyor. Ve nihayet buz, haykırarak binlerce yıl önce doğduğu suya kavuşuyor.

Sıkı bir çevreci de olan John Muir buzulları ilahî varlıklara benzetiyor: ‘Kayaları (…) yontan meleksi kristal nehirler.’ Heyecanımı bölmemek için hiç ses çıkarmadan yanımda oturan Şaman sakinleştiğimi görünce söze giriyor: “Alaska’nın buzulları Son Buz Çağı’nın mirasıdır. Hem de zengin bir miras… Yaklaşık 100,000 buzul, tepelerin arasında yerçekiminin davetine uyarak dev yılanlar gibi kıvrılarak akar.” Meleksi kristal nehirlerin geçmişimiz, şimdiki zamanımız ve geleceğimiz olduğunu bilince daha da etkileniyor insan.

Alaska’da Tabiat soğuğu, suyu ve yerçekimini kullanarak yarattığı buzdan keskisiyle yeryüzünü elden geçiriyor, yeniden biçimlendiriyor. Binlerce yıllık buzullar muazzam ağırlıklarıyla dağları aşındırıyor; yeni vadiler, nehir yatakları açıyor, göller, sulak alanlar oluşturuyor. Fiyortlar, boğazlar, geçitler, koylar hep onun eseri. Biçimlendirmeye de devam edecek, eğer izin verirsek.

Yaklaşık bir saat kadar buzun kayayla ve suyla oynaşmasını seyrettikten sonra ayrılıyoruz. Dönüşte yine balinalarla karşılaşıyoruz. Ama bu sefer kamburlarla… Kuyruklarını, yüzgeçlerini suya çarparak yaptıkları gösterileri izliyoruz. Kocaman yelpazelere benzeyen kuyruklarının desenleri birbirinden çok farklı. Kaptan bu desenlerin onların parmak izi olduğunu vurguluyor. Sanki biz yokmuşuz gibi sakin sakin avlanıyorlar.

Dönüş zamanı… Limana girmeden kaptan gemimizi kayalıklara yaklaştırıyor. Denizaslanlarının bazıları miskin miskin dinlenirken ağırlıkları bir tona ulaşan erkekler haremleri için kapışıyor. Bazıları da kayada elverişli bir düzlüğe sahip olmak için…

Karaya çıkınca balıkhaneye uğruyoruz. Denizdeki yolculuklarını trajik biçimde tamamlayan balıklar başka bir yolculuğa hazırlanıyor. Dünyayı doyuracakları yolculuğa… ABD’ye, Japonya’ya…

Günde 8-12 saat arasında uyuyan obur denizaslanları yer kavgasında...

Cömert Deniz

Demir alma zamanı… Seyrine doyamadığım nehirlerle, göllerle, tundrayla, bataklıklarla, kuzey ormanlarıyla vedalaşıyorum. Uğurlamaya gelenler arasındaki kuzgun: “Anladın, değil mi?” diyor. “Ben ışığı çalmasaydım bu güzelliklerin hiçbirini göremeyecektin. Yolun açık olsun.” Şaman yüzünü buruşturarak kulağıma fısıldıyor: “İnsanoğlunun Görkemli Topraklar’da açtığı yaralara onun çaldığı ışığın yol açtığından nedense hiç bahsetmiyor.” Kuzgun altta kalır mı: “İnsanın içinde kötülük varsa ben ne yapayım?” Şaman mırıldanıyor: “Kendini hâlâ buraların yaratıcısı sanıyor. Yoksa ben de mi gelsem seninle?”  “Gemide yer var mıdır acaba?” dememe kalmadan uzaklaşıyor. “Merak etme! Bakarım başımın çaresine…” Gece inerken palamarları çözüyor gemimiz.

Sabah ilk işim kamaranın balkonuna çıkmak oluyor. Önümde sere serpe uzanan denizi görünce ufkum genişliyor. Onun ne kadar zengin ve cömert olduğunu bilmeyenler için sadece anlamsız bir boşluk, hatta hiçlik… Denizdeki hayatın karadan 3 milyar yıl önce başladığını, 230,000 tür canlı yaşadığını, dünyadaki canlıların dörtte üçünü oluşturduğunu bilmezler ki…

Alaska’nın suları bereketlidir. Ama bir o kadar da vahşidir. Kutuptan veya dağlardan kopup gelen rüzgârın hışmına uğradığında bir anda kudurur deniz.

Kıyı boyunca uzanan 3-4,000 metre yüksekliğindeki dağları seyrediyorum. Eminim Tabiat bile bu kadar çok zirveyi yalnızca bir sıradağa nasıl sığdırdığına şaşıyordur. Kimi kapkara çıplak kayalardan oluşuyor, kimi karla kaplı. Yükseklerde yorulmadan esen sert rüzgârın önüne katıp sürdüğü bulutlar barajın bendinden taşan sular gibi tepelerden eteklere doğru iniyor. Bazı zirveleri okşayan bulutlarsa daha sakin. Yuvalarının etrafında süzülen dev kartallara benziyorlar. Güneş boynunu bazan uzatıp zirvelerden birini ışığıyla yıkıyor. Şaman’ın anlattığı bir Kızılderili efsanesine göre dağlar iki büyücünün kavgasından doğmuş. O kadar şiddetliymiş ki kavga büyücülerin öfkesinden korkan dalgalar taşa dönüşmüş. Kıyı boyunca uzanan dağlar o taşlaşan dalgalarmış.

Gece rüyama giren Amerikalı deniz biyoloğu ve çevrebilimci Rachel Carson tam da bu denizleri anlatıyordu: “Soğuk bölgelerde uzun kış aylarında deniz yüzeyi soğuğu emer. Ağırlaşan su kütlesi bahar gelince batmaya başlar ve aşağı inerken alt katmanlardaki daha ılık suyla yer değiştirir. Kıta sahanlığı tabanında zengin mineral yatakları vardır. Bazısı nehirler tarafından taşınmıştır; bazısıysa ölen ve dibe çöken deniz canlılarından arta kalanlardır. (…) Denizde hiçbir şey ziyan olmaz; her maddenin her zerreciği önce bir canlı sonra bir başka canlı tarafından kullanılır. Bahar gelip de sular karıştığında dipteki ılık su yüzeydeki canlıların yararlanması için bu zengin mineralleri yüzeye taşır.” Katil balinaların öldürdüğü balinalardan arta kalanların başkalarının işine yaraması içimi ferahlatıyor.

Güleryüzlü yunus sürülerinin kıkırdayarak balık peşinde hoplaya zıplaya yüzmelerini izlerken alt güverteden biri “Günaydın!” diye sesleniyor. Tanıdık bir ses. Şaman’dan başka kim olabilir? İçinden çıktığı filikanın brandasını yatağını toplar gibi titizlikle örttükten sonra bir hamlede yanıma sıçrıyor. “Başka yer bulamadım, n’apayım? Koskoca gemide bir yer bulamadılar. Açıkta yatmak da olmazdı. Kıvrılıverdim filikanın içine. Merak etme beni. Hem burada kuzgun da yok. Biz denizimize bakalım…”

Şaman’ın anlattığına göre besin yüklü dip akıntılarıyla beslenen, 54,000 kilometre uzunluğunda kıyı şeridine sahip Alaska çevresindeki denizlerde haziranda bile su sıcaklığı ortalama 2oC imiş. “Burası denizcanlısı kaynar; yunus, balina, fok, denizaslanı, denizsamuru gibi memeliler; somon, ringa, halibut2 gibi balıklar; midye, yengeç, deniztarağı, ahtapot, karides, mercan… Bu sular bereketlidir. Hem de düşünemeyeceğin kadar… Ama bir o kadar da vahşidir. Bakma bu kadar sakin göründüğüne. Kışın Aleut Adaları civarında oluşan alçak basınç nedeniyle fırtınalar kopar peş peşe ve tabii yağmur… Kutuptan veya dağlardan kopup gelen rüzgârın hışmına uğradığında bir anda kudurur deniz. Su kütlelerinden oluşan yüksek dağlar, derin vadiler sarar her yanı. Dalga tepelerinden kopan su zerrecikleri gökkuşağının renklerine bürünürken eline ne geçirirse vurur, kırar, paramparça eder. Fırtına geçip sakinleşse de her zaman tehlikelerle doludur deniz. Hele geceleri… Buzullardan kopan irili ufaklı buz parçaları, yerinden sökülüp sürüklenen ağaç kütükleri pusuda bekler. Sırası gelmişken: Alaska’da üç farklı iklim hâkimdir: Güney kıyılarında, yani buralarda okyanus iklimi, iç bölgelerde karasal iklim, kuzeyde de arktik iklim hüküm sürer. Bunlar genelgeçer olsa da hava hep diken üstündedir Alaska’da. Yüksek dağlar, denizden esen rüzgâr, maymun iştahlı hava sistemleri dakikalar içinde koşulları tepeden tırnağa değiştirebilir.”

Gökyüzünü simsiyah yağmur bulutları kaplıyor. Ama güneş bulduğu aralıklardan, parlak mızrak biçimindeki ışığını uzaklardaki dağ sırtlarına saplıyor. Gözlerimle mızraklara sımsıkı tutunup bulutlara tırmanırken Şaman usulca uzaklaşıyor…

Kelplere sarılarak uykuya hazırlanan denizsamuru
Kuzeyin penguenleri olarak bilinen yaygın alkler

Denizdeki Kreş

Gemimiz kıyıya yakın seyrediyor bu sabah. Suyun üzeri denizsamurlarıyla dolu. Çoğu sırtüstü yatmış, biraz önce dipten çıkardığı denizkestanesini ya da midyeyi karnına koyduğu taşa vurarak kırıyor. Yani alet kullanıyor. O kadar akıllı… Bazısı da karnına yatırdığı yavrusunun tüylerini temizliyor, tarıyor; okşar gibi… Fırçaya benzeyen bıyıklar, sansargil ailesinden olan kürk yumaklarının yüzlerine şirin bir ifade konduruyor. Kürklerini değerli kılanın ne olduğunu düşünürken ortaya çıkan Şaman alıyor sazı eline, iki hoşbeş bile etmeden anlatmaya başlıyor. Bu halini kanıksadığım için ses çıkarmadan dinliyorum: “ Denizsamurlarının kürklerini değerli kılan kılların uzunluğu veya parlaklığı değil, sıklığıdır. Santimetrekareye düşen 435,000 kıl onlara dünyanın en sık kürke sahip hayvanı olma unvanını kazandırır. Soğuk suda kılların arasına hapsolan havanın sağladığı yalıtım sayesinde hayatta kalabilir denizsamurları. Kirlendiğinde özelliğini kaybettiği için kılları durmadan temizlemeye, taramaya büyük özen gösterirler. Kelp ormanlarında yaşayan samurların ciğerleri vücutlarına oranla hayli büyüktür. Dalacaklar, avlanacaklar, kabukları kırmak için uygun taş bulacaklar, yüzeye çıkacaklar… Onların ciğeri kocaman olmasın da kiminki olsun?”  Denizsamurları sevimli oldukları kadar da oyuncular. Taklalar atıyorlar, birbirlerine sarılıyorlar, kaçıyorlar, kovalıyorlar… 

“Başlarına ne geldiyse güzel kürkleri yüzünden geldiğini anlatmıştım, bu şirin ve akıllı hayvanların. Önce Rusları, sonra da Amerikalıları soğuktan korumanın bedelini ne yazık ki çok ağır ödediler. 18. yüzyılın başında yaklaşık 300,000 olan sayıları 20. yüzyılın başında 2,000’e kadar düştü. Avlanmaları yasaklandı ama geç kalınmıştı. Yüzyılın ilk çeyreğinin sonunda kayboldular. Onlarla birlikte günde yarım metre uzayan kelpler de hızla yok olmaya başladı. Yaşamaları denize bağlı olan yerliler büyük telaşa kapıldı. Çünkü denizdeki kreş olarak bilinen kelplerin yok olmasıyla üreyecek, büyüyecek kucak bulamayan deniz canlılarının yumurtaları, larvaları, yavruları hızla azalmıştı.” Şaman, samurlarla kelplerin yok olmasının arasındaki bağı kuramadığımı hissediyor: “Kelplerin en büyük dostudur denizsamurları. Aslında ikisi de birbirine muhtaçtır: Samurlar yırtıcılardan korunmak için kelplerin arasına kaçar, saklanır. Uyurken kendilerini bu dev yosunlara sararlar. Böylece akıntılarla sürüklenmekten ve savunmasız halde yakalanmaktan korunurlar. Dişi samurlar sadece kendilerini değil yavrularını da kelplere sarar, uyutur, avlanmaya gider. Kreşe bırakır gibi… Buna karşılık samurlar da kelplerin can düşmanı denizkestanelerinin tadından çok hoşlanır. Kökünü yiyerek koca bir kelbin ölmesine neden olan denizkestanesi mideye indiğinde hem samur mutlu olur hem kelp.  

Neyse ki 1931’de küçük bir koyda kelplerin arasında sağlıklı bir anneyle yavrusuna rastlandı. O yıllarda yavaş yavaş çevre kaygısıyla atmaya başlayan yürekler ferahladı. Sonra bir erkek samur ortaya çıktı. Ardından bir başka çift… Kısa sürede  çoğaldılar ve kelpler tekrar orman haline geldi. Denizin ve yerlilerin yüzü güldü. Sular eski bereketine kavuştu.” Şamanı dinlerken gözümün önüne yıllar önce bir dergide gördüğüm petrole bulanmış denizsamuru fotoğrafı geliyor…

Alaska’da yakalanıp dünyayı doyurmak için yola çıkmaya hazırlanan iri pisibalıkları.

Deniz Ölüyor

23 Mart 1989. Hemen güneyinde seyrettiğimiz Valdez kentinde soğuk ve kapalı bir akşamüstü… Trans-Alaska Petrol Boru Hattı’nın yükleme terminali… 300 metre boyundaki Exxon Valdez adındaki tankerin aç karnı petrolle doyarken 42 yaşındaki Kaptan Hazelwood da makine zabitiyle Pipeline Club’da votkasını yudumlamakta. Yüklemenin tamamlandığı haberinin gelmesi üzerine kaptan ve arkadaşı son kadehlerini yuvarlayıp kulüpten demir alır. 1,264,155 varil ham petrolü Kaliforniya’daki rafineriye götürecek geminin palamarları saat 21.21’de çözülür. Limandan ayrılırken ve körfez çıkışındaki dar geçidi aşarken gemi pilotun emrinde seyreder. Ama geçitten çıktıktan sonra Kaptan Hazelwood, şirket politikalarının ve denizcilik geleneklerinin aksine pilota eşlik edeceğine kamarasına iner. İki saat sonra, pilotun Rocky Point’te gemiden ayrılma vakti geldiğinde zar zor kendine gelen kaptan köprüüstünü devralır. Sahil Güvenlik Komuta Merkezi’ni arayıp gidiş rotasında deniz donmaya başladığı için Valdez’e yaklaşırken kullanılan geliş rotasında seyir izni ister. Onay aldıktan sonra geminin hızını olması gerekenden  fazla artırır ve otopilota bağlanma talimatı verir. Hemen ardından da gece vakti bin bir tehlikeyle dolu rotada aklı başında hiçbir kaptanın yapmayacağı şeyi yapar: Komutayı üçüncü kaptana devrederek kamarasına iner. Vardiyadaki kaptana düşen, buzlanma sınırını geçtikten sonra iskelede kalacak Bligh Resifi’nden sakınmak için sancağa doğru keskin biçimde dönmektir. Trafiğin olmadığı giriş rotasında seyredildiği sürece sorun yoktur ama tanker otopilot kontrolündedir ve Kaptan Hazelwood’un verdiği rotada hızla yol almaktadır. Rotanın yanlışlığını fark eden üçüncü kaptan gemiyi sancağa doğru döndürürken gözcü sancakta bir fenerin çaktığını haber verir. Oysa o fenerin iskelede kalması gerekmektedir. Üçüncü kaptan dümeni alabanda ettirirken kaptanı uyandırır: “Sanırım başımız dertte!”

Geminin başı hakikaten derttedir. Kaptanın sorumsuzluğu pahalıya patlamıştır. 12.04’te kayalıklara sürten Exxon Valdez 200 metre daha gittikten sonra büyük bir gürültüyle Bligh Resifi’nin üzerine çıkar. Ne yaptığını bilmez halde köprüüstüne koşan kaptan, makineleri durdurup hasarın büyümesini engelleyeceğine “Tam yol ileri!” komutunu verir. Amacı dümeni hızla bir sancağa, bir iskeleye döndürerek gemiyi oturduğu yerden çıkarmaktır. On beş dakika süren bu hamle gemiyi 5o sancağa yatırmaktan ve hasarı büyütmekten başka işe yaramaz. Etrafı saran keskin koku o yıllara kadar meydana gelen petrolle ilgili en büyük çevre felaketinin habercisidir sanki. Çünkü geminin içindeki 13 tanktan 8’i delinince saatte 20,000 varil petrol denize akmaya başlamıştır.

Haberi alan Sahil Güvenlik hızla sızıntı temizleme birimlerini harekete geçirir. Kazadan ancak 14 saat sonra ekipler kırılma tehlikesi içindeki geminin yanına ulaşır. Tanklarda kalan petrolün nakledilmesi için bir tanker getirilir. Fakat 25 Mart sabahına kadar hiçbir şey yapılamaz. Geçen süre içinde çeyrek milyon varil petrol Prince William Sound’da 1,300 kilometrekarelik alanda denizi öldürür. Kazadan dört gün sonra patlayan fırtına durumu daha da kötüleştirir. Altı-yedi metrelik dalgalar hem denizde hem de kıyıda geniş alanların kirlenmesine yol açar. Balinalar, denizsamurları, balıklar, martılar, balık kartalları, yengeçler, kelpler, kayalar… Leş gibi kokan yapış yapış bir ölüm kaplar her yeri, her şeyi. Şu insanın tabiata ettiğini hiç kimse…

Şirket görevlileri yetmeyince gönüllüler, balıkçılar, veterinerler koşar yardıma. Petrolü denizin üzerinden sıyırıp almaya çalışan, pompalarla tanklara basan, basınçlı sıcak sularla sahili yıkayan, kâğıt havlularla kayaları silen, yumuşak fırçalarla denizsamurlarının tüylerini, martıların kanatlarını temizleyen 11,000 insan… Hiç bitmeyecek gibi görünen bir çaba. Hem de buz gibi havada, suda…

Temizleme çalışmaları Exxon’a 2,1 milyar dolara mal olur. 1991’de mahkeme, şirketi 150,000 dolar ceza ödemeye mahkûm eder. Ama öte yandan da zarar gören zavallı denizsamurlarına, martılara, balinalara sormaya bile gerek görmeden temizlikte gösterdikleri üstün çabadan dolayı cezanın 125,000 dolarını affeder, petrol lobisinin emrindeki yüce adalet!..

Kaptan Hazelwood mu? Sarhoşken gemiye kumanda etmek ve tedbirsizlik sonucu petrol sızıntısına yol açmakla suçlanır. Kazadan 14 saat sonra alınan kan örneğinde alkol oranının düşük çıkması sayesinde ilk suçtan beraat eder. Yol açtığı kirlilik nedeniyleyse 50,000 dolar para cezasına ve beş yıl süreyle kamu hizmetinde çalışmaya mahkûm edilir. Ehliyeti mi? Tabii iptal edilmez!..

Felaketten ders çıkaran Alaska Eyaleti 2015’ten itibaren ancak çift cidarlı tankerlerin Alaska petrolünü taşıyabileceğine karar verir.

5,000 km aşarak üremek için Prudhoe Bay’e gelen rengeyikleri.
Alaska haritası.

Sırada Baba Bush

Bilmediklerimi Şaman tamamlıyor: “İnanır mısın, Exxon Valdez felaketine rağmen açgözlü petrol lobisi akıllanmadı. Bu kez gözünü Prudhoe Bay’e komşu Yaban Hayat Sığınma Bölgesi’ne dikti. Hem de büyük destek vererek başkanlığa taşıdıkları Baba Bush’u arkalarına alarak… Rengeyiklerinin kadife gibi parlayan boynuzlarıyla dağları, buzlu nehirleri aşarak 5,000 kilometre uzaktan geldiklerini görmek istemediler. Her yıl o zengin otlaklarda 30,000 yavru doğuran yaklaşık 130,000 rengeyiğinin yakarmalarını duymazdan geldiler. Baba Bush geyikleri savunan çevrecilere 1991’de Kongre kürsüsünde patlayan yumruğuyla cevap verdi: ‘Onlar rengeyikleriyle ilgili endişelerini söylüyorlar. Bense Amerikalılar için iş yaratma kaygısı taşıyorum. Onlar istedikleri kadar geyiklerle ilgilensinler ben insanlarla ilgileneceğim.’

Zaman içinde çevreciler belki ağır bastı ama petrolcülerin sığınma bölgesine olan ilgisi hâlâ sürüyor. Neyse ki düşen petrol ve gaz fiyatları kirli ellerin uzanmasını engelliyor. En azından şimdilik…”  Ben, “Kuzgunun hakkı kuzguna…” deyince derin bir of çekerek uzaklaşıyor Şaman.

Saatler ilerledikçe güneş, koyu bulutların arasından kova kova boşalttığı ışıkla ruhumu yıkıyor. Politikacıların ve açgözlülerin bulaştırdığı kir akıp gidiyor. Denizin kalbinin derinlerden gelen sesi huzur veriyor. Yeniden doğuyorum.

DİPNOTLAR

1. Kahiltna Buzulu
2. Dev pisi balığı

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *