ece boyu yol alan gemimiz sabah Cumberland Boğazı girişindeki Mercy Burnu yakınında bir koyda demir atıyor. Adı Merhamet Burnu olsa da burnu kolaçan etmeye gelen Rüzgâr merhametsiz, yağmuru kırbaç gibi şaklatıyor yüzümde. Ne gam! Kutup’ta karla dokunan, okyanusta buzla örülen kırbaçla kim bilir bir daha ne zaman kırbaçlanırım?
Inuit halkı yağan ilk karda kışın kokusunu alır. Donan deniz sayesinde yolculuklara çıkacakları, avlanacakları, toplanıp masallar anlatacakları, şarkı söyleyecekleri için mutlu olurlar.
Öncü rehberler keşfe çıkıyor. Kutup ayısı olmadığı haberi gelince botlara biniyoruz. Hava kapalı ama Tabiat Ana’nın karaya çıkacağımız koya saçtığı aydınlık yüzlü buz parçaları kasveti dağıtmaya yetiyor. İndiğimiz yerde hayal kırıklığına uğrayanları görünce Soğuk kulağıma eğilip, “Dışarıdan gelene, hele büyük kentliye burada hayat yok gibi görünebilir,” diyor. “Onlara göre binasız, caddesiz, arabasız, lokantasız hayat mı olur? Gri gökyüzü, göz alabildiğine taş çölü, azıcık toprak, kar, buz… Oysa burada kendi ritminde akan bir hayat var. Hem de büyük bir mücadelenin sürdüğü hayat, şapka çıkarılacak türden. İncecik tundra toprağını kazıp havalandıran kır sıçanı; güneşi görmek için taşların arasında kendine yer açmaya çalışan kutup pamuğu; toynaklarıyla buzu kırarak bir tutam ot peşine düşen misk öküzü; karın altındaki farenin çıtırtısına kulak kesilen kar baykuşu; en hafif esintide halkalı fok kokusu yakalamaya çalışan kutup ayısı… Ve bunlarla birlikte fokun nefes deliğinin başında, en önemli silahı olan sabırla neredeyse soluk almadan saatlerce bekleyen Inuk. Burada hayat yok diyenin alnını karışlarım.”
Soğuk biraz yatıştıktan sonra cesaretimi toplayıp etrafta sadece fulmar, yaygın alk ve korsanmartı gibi birkaç tür kuş görebildiğimi söylüyorum: “Değerlendirme yaparken buradaki koşulları göz önüne almayı unutmamak gerek. Evet, çok az kuş ve memeli ayak uydurabilir Kutup Bölgesi’ne,” diyor. “Belki dünyadaki 9,200 tür kuştan sadece 11’i1, 4 bin tür memeliden ancak 23’ü2 burada sürekli yaşayabilir. Sınırsız sayıdaki böceğin 600 türü, 30 bin tür balığınsa yalnızca 50’si Kutup Bölgesi’ni mesken tutabilir. Buna karşın başka yerde yetişmeyen 2 bin tür liken, 500 tür yosun ve bin kadar bitki büyür. Hem de en fazla 40 gün süren kısacık yaz süresinde… İnanması güç değil mi?”


Küresel ısınma kurbanı buzul biraz olsun dayanabilmek için yükseklere kaçmış. Yatağının kenarındaki dik yüzeyleri perdahlamak kim bilir kaç bin yılını almıştır? Buzultaşların arasında likenler, mantarlar, karga üzümleri, kara yosunları… Cılız mı cılız. Bastığım yere dikkat ediyorum, zarar vermemeliyim. Işığı hiç olmazsa bir gün daha görebilmek için verdikleri mücadele Soğuk’un dediği gibi o kadar büyük ki…
Korku Dağları Sarmış
Alçak tepeye çıkarken her şeyiyle buraya yabancı nesneler beliriyor: Büyük metal tanklar. Kuşların uçmadığı kervanların geçmediği, yılın dokuz ayında kışın borusunu canhıraş sesler çıkararak öttürdüğü yerde ne işleri var? Karaya çıktığımdan beri yanımdan ayrılmayan Soğuk, ABD’lilerin Soğuk Savaş sırasında SSCB’nin kutup üzerinden kestirmeden ülkelerine saldıracağına inandıklarını hatırlatıyor. Sırtımızdaki dağın zirvesine de düşman uçaklarını ABD topraklarına ulaşmadan önce saptamak amacıyla geliştirdikleri Erken Uyarı Sistemi’ne3 bağlı bir radar kurmuşlar. Kışın altı ay boyunca ortalama sıcaklığın -30oC olduğu bir yerde! Korkunun dağları beklediği yıllarda rahat uyumanın bedeli ne kadar yüksekmiş.
Dağdan kopan dev bir kayanın düşerken çıkardığı sesle irkiliyoruz. Anlaşılan suyumuz ısındı! Botlara atlayıp gemiye dönüyoruz.


Buzdağının Rüyası
Yağmur öğlene doğru kara dönüyor. 1 Eylül; aslında sonbaharın ilk günü ama kar baharı kışa çeviriyor. Mercy Burnu’nu dönüp Baffin Körfezi’ne çıkar çıkmaz ilk buzdağıyla karşılaşıyoruz. Hafif akıntıda sürüklenen dağ, varlığının ilk tohumu olan kar tanesini rüyasında görüyor. O tohumu ben de görmek, dokunmak, hissetmek niyetiyle yalnızca gözlerimi açıkta bırakacak şekilde giyinip güverteye çıkıyorum. Soğuk’u karşımda bulunca hiç şaşırmıyorum. Tam onun havası. Zamanın yonttuğu, buzulların törpülediği, rüzgârın parlattığı, efsanelerden bile eski Baffin Adası’nı seyrederken Soğuk, adanın 3 milyar yaşında olduğunu söylüyor. Kanada’nın en büyük, dünyanın beşinci büyük adası 3 milyon yıl öncesine kadar Grönland’la birleşikmiş. Tektonik hareketler dev kütleyi ikiye ayırmış. Adaya adını veren kâşifi soruyorum. “William Baffin adındaki İngilizi 1612 ve 1615 yıllarında gördüm,” diye anlatmaya başlıyor. “Ceplerine koydukları anahtarlarla Kuzeybatı Geçidi’nin kilidini açacaklarına inanan James Hall ve Robert Bylot’la gelmişti. İkinci sefer sırasında kılavuz kaptanlık yapan Baffin, Hudson Boğazı’nı keşfetti ve yıldızlardan aldığı gözlemle geminin hangi boylamda bulunduğunu belirleyen ilk denizci oldu. 1616’da anahtarları değiştirip tekrar geldiler. İleride adını alacak Baffin Körfezi’nin haritasını o sefer esnasında çıkardılar. Burnunun dibine kadar girmelerine rağmen geçidin girişini buzla kapatarak gözlerden kaçırmayı başardım. Umudunu kaybeden Baffin dönüşte Davis Boğazı’nın kuzeyinde geçide ilişkin herhangi bir ipucu bulunamadığını açıkladı. Adının adaya verilmesiyse 1820’de kâşif Edward Parry sayesinde oldu.”

Pansiyon
Baffin Adası’nın doğusunda enlemleri sindire sindire kuzeye doğru çıkarken Soğuk, “Bu bölgede çok sayıda pansiyon var,” deyince şaşırıyorum. “Ama insanlar için değil. Kışın en soğuk aylarında bile bazı yerlerde deniz donmaz. Dipten yükselen ılık akıntılar nedeniyle diş geçiremediğim polina denen bu bölgeler hep aynı yerdedir4. Akıntıların deniz tabanından getirdiği azot ile fosfor sayesinde hızla üreyen ve besin zincirinin temelini oluşturan planktonların bol olması nedeniyle polinalar akbalinalara, denizgergedanlarına nefes alacak koca birer delik; morslara, foklara güvenli sığınak; denizkuşlarına mükellef bir sofra; göçmen kuşlara5 bir gecelik pansiyon gibidir.”
Hazır etrafta kimseler yokken Soğuk’a geçidin peşine düşenleri anlatmasını rica ediyorum. “Uğranılan hayal kırıklığından olsa gerek uzun süre kimse gelmedi. Fakat kâşifler ve devletler pes etse de balinacılar boş durmadı. Hatta 82. enleme kadar çıktılar. William Scoresby Jr. adlı kaptanın, çocukluğunda babasıyla çıktığı seferlerden itibaren tuttuğu günlükler daha sonra geçidi arayanlara ışık oldu. Dünyanın yörünge ve eksenindeki değişiklikler, güneşin etkisinin artması gibi nedenlerle 1800’lerden itibaren kardeşim Sıcak ağırlığını koydu. Ben de mecburen geri adım atınca Küçük Buz Çağı’nın6 etkisi azalmaya başladı. 1815’ten itibaren Baffin Körfezi’nde yaz aylarında denizin buzdan arındığını da ilk kez Scoresby belirledi. Kendini Birleşik Krallık’ın keşif seferine liderlik etmeye çok hazırlamıştı. Ancak sivillerden ağzı yanan Amirallik önerisini reddedince büyük hayal kırıklığına uğradı.
Ruslar Geliyor!
Aynı yıllarda Ruslar da Alaska üzerinden doğuya doğru geçidi aramaya başladı. Fırtınalar ve seyir yapılabilecek sürenin kısalığı seferlerin kârlı olmasını engellese de Rusların İngiliz egemenliğindeki topraklara doğru ilerlemesi III. George’u telaşlandırdı. Bölgedeki hâkimiyetini pekiştirmek isteyen kral 1818’de Amirallik’e geçidin bulunması için sefer düzenlenmesini emretti. İngilizler öncekilere kıyasla çok daha titiz hazırlandılar. Buza dayanabilmeleri gayesiyle gemi gövdelerini meşe kiriş ve metal plakalarla takviye ettiler; ekiptekileri sıcak tutacak giysiler tasarladılar; kırıp geçiren iskorbüte karşı fıçılara lahana turşuları kurdular, limon suyu doldurdular. Parlamento çeşitli ödüller vaat etti7. Çilingirler de boş durmuyordu. Ellerine farklı modeller verilerek eski kaptanların yanlarında götürdüklerine benzemeyen anahtarlar yapmaları isteniyordu.”
Kâşiflere musallat olan iskorbüt efkârlanma ve miskinlikle kendini gösterir. Ardından dişetleri şişer, kanar ve dişler dökülür. Tedavi edilmezse rütbe ayırt etmeden eline geçeni öldürür.
Kâşiflerin Belası
Soğuk’a dünyanın zenginliklerini yağmalamak amacıyla çıkılan keşif seferlerinin başladığı 16. yüzyılda gemilerdeki koşulları, yiyecek içeceği ve denizcilerin başını ağrıtan iskorbütü soruyorum. “Bir defa gemiler hayli küçüktü8. Ağzına kadar erzak ve malzeme dolu olduğundan gemiciler ancak bulabildikleri yerde kıvrılıp uyurlardı. Yiyeceklerse fıçılara basılmış tuzlu et ve balık, peksimet ve kurutulmuş bezelyeydi. Biraz da peynir, tereyağı. İçecekse yalnızca bira. Çay veya kahve gibi sıcak içeceklerin adı bile anılmazdı. İskorbüte gelince… Kâşiflerin başına musallat olan en büyük belaydı,” diyor Soğuk. “C vitamini eksikliğinin neden olduğu iskorbütün tarih boyunca yaklaşık iki milyon denizci ve askerin ölümünden sorumlu olduğunu bir yerlerde okumuşsundur. Efkârlanma, bezginlik ve miskinlikle kendini gösterir. Bunu fiziksel belirtiler takip eder: Dişetleri şişer, kanar ve dişler teker teker dökülür. Ardından bütün vücut şişer, dokularda kanama başlar. Eğer tedavi edilmezse kaptan, doktor, papaz demeden eline geçirdiğini öldürür. Birçok keşif seferinin felaketle sonuçlanmasının tek sorumlusu oydu. İlk yıllarda çeşitli tedavi yöntemleri denendi: Örneğin malt, sirke, sülfürik asit… Çare olur düşüncesiyle temizliğe önem verildi. Hatta Tanrı’ya bile yalvarıldı, hastalıklar karşısında bazılarının hâlâ yaptığı gibi… Hepsi boşunaydı. Derken limon suyunun iyi geldiği anlaşıldı ve onun sayesinde nihayet iskorbütün sırtı yere getirildi.”
Serabın Oyunu
“Neyse… Gelelim donanmanın düzenlediği seferlere… İki gemiye komuta eden Kaptan John Ross ve Teğmen William Edward Parry, Grönland’la Ellesmere Adası arasındaki Smith Sound’a vurduğum kilidi yanlarında getirdikleri bir demet anahtarla ne kadar uğraştılarsa da açamadılar. Hiç beklemediğim anda gerçekten Kuzeybatı Geçidi’nin girişi olan Lancaster Geçidi’ne geldiklerinde yüreğim hop etti. Kilidi takmayı ihmal ettiğimden ilerlemeleri hiç zor olmayacaktı. Ne yapabileceğimi düşünürken aklıma oyuncak sandığımdaki serap geldi.” Serabın insanı yalnızca çölde aldattığını zannettiğimden şaşırıyorum. Cehaletimi hoş gören Soğuk devam ediyor: “Özellikle açık havada atmosferde büyük ısı farkı olan katmanların birleştiği yerde ışık kırılır ve ufkun üzerinde ayna benzeri bir yüzey oluşur. Var olmayan dağlar, buzullar aldatır gözleri. Buzdağları büyür, biçim değiştirir, buz oluşumları sıradağlara dönüşür. Haritalara bile girecek kadar gerçek görünürler. Kaptan Ross da boğazın batısında bir zamanlar koyup unuttuğum buzların ötesinde sıradağlar gördü. Adamcağız seraptan başka bir şey olmayan dağlara Donanma Bakanı Crocker’ın adını dahi verdi. Diğer geminin kaptanı Parry dâhil subayların çoğu söz konusu dağları görmediklerini iddia etseler de kaptan kendinden o kadar emindi ki kamarasında sakladığı anahtarları denemeye bile gerek görmeyerek geri dönmeye karar verdi9. Benzer bir oyunu 1826’da Grönland’ın kuzeyinde Robert Peary’ye de oynamıştım. O da bakanın adını vermişti: Crocker Toprakları.


Sis ve bulutlar da seraplara yol açar. Örneğin buz tutmuş denizin üzerinde alçak bulutları yansıtan polina gibi alanlar gözcüyü sanki orada kara parçası varmışçasına yanıltabilir. Kar veya buzda günlerce seyahat edenler etrafta referans alacak herhangi bir nesne olmadığından mesafe duygularını yitirebilirler. Yakındaki küçük buz yığınını uzaktaki dağ ya da biraz ilerdeki kutup tavşanlarını rengeyiği sürüsü olarak algılayabilirler. Kutuplardaki basıklık nedeniyle burada, dünya da insanın mesafe algısına oyun oynar. Örneğin 60. enlemde bir buçuk metre yükseklikten bakıldığında 2,7 mil ötesi net görülürken kutupta bu mesafe 6 mile çıkar.
Kutup Bölgesi’ne gelen kâşifler, kaptanlar oyuncaklarımı gördüklerinde nasıl şaşırıyorlarsa yerliler de onların gemilerini görünce öyle şaşırıyordu. Birinin söylediği hiç aklımdan çıkmaz: ‘Beyaz Adam’ın ağacı o kadar bol ki… İçinde yaşayacak kadar, gerçekten. İnanması zor ama bizim buralarda çok çok kıymetli olan demir ve birçok şeyle dolu içi oyuk ağaç adalarda yaşıyorlar.’”
Sohbet iyi hoş da saat ilerledikçe Soğuk farkında olmadan etkisini artırıyor. Vedalaşıp içeri giriyorum. Yemek sonrasını köprüüstünde geçiriyorum. Saat 23.15’te Kutup Dairesi’ni kuzeye doğru katedince dinlenmeye çekiliyorum. Soğuk yarın sandığından kim bilir neler çıkaracak?
Köpek Muamelesi
2 Eylül sabahı Qikiqtarjuaq adlı köyün önünde gözümüzü açıyoruz. Mahmurluğumuzu güverteyi kaplayan karla atıyoruz. Gece Sila’nın altbezi gevşemiş olmalı! Kar yağışı altında botla köye giderken buraları avucunun içi gibi bilen Soğuk, köyün Inuktitut dilindeki anlamının Büyük Ada olduğunu söylüyor. “520 kişinin yaşadığı köy, görkemli karlı dağlarla kaplı Auyuittuq Ulusal Parkı’nın giriş kapısı. Parkın adının anlamı da zaten Hiç Erimeyen Yer. Farkında mısın bilmem, yerlilerin verdiği adlar mutlaka o yerin karakteristik bir özelliğini yansıtır. Öyle Beyaz Adam gibi orayla uzaktan yakından ilgisi olmayan insanların adlarını vermezler.

Bu köyde yaşayanların öyküsü hazindir. Daha önce buradan 64 km uzakta, balinacıların kurdukları üssün yakınındaki Kivitoo’da yaşarlardı. Zihnim beni yanıltmıyorsa yıl 1962 idi. Köylülerin feryadını duyup koşmuştum. Anlattıklarına göre ellerindeki kürkleri satmak üzere yola çıkan üç avcı gecelemek için inşa ettikleri iglonun altındaki buz kırılınca boğulmuşlar. Geldiğimde cenazeleri yeni defnetmiş, yas tutuyorlardı. Üç gün sonra Soğuk Savaş sırasında yapılan piste bir uçak indi. İçinden çıkanlar buralarda bir işe yaramayacağından atlarını getirmeyen Kanada Kraliyet Atlı Polisleri idi. Kırmızı üniformaları içinde kendilerinden pek emin görünüyorlardı. Yanlarındaki tercüman, hükümetin güvenlik gerekçesiyle köylüleri Qikiqtarjuaq’taki kampa, yani buraya taşımaya karar verdiğini söyleyince ne yapacaklarını şaşırdılar. Ben de hayret ettim. Ne gibi güvenlik sorunu olabilirdi ki? Tabiat şartlarına onlardan iyi uyum sağlayan mı vardı dünyada?”
Soğuk’u dinlerken Mehmet Baydur’un Tensing adlı oyunundaki kahramanlar aklıma geliyor: Everest Fatihi Edmund Hillary’nin kişiliğinde somutlaştırdığı doğayı fethetmek, ondan yararlanmak ve ona egemen olmak isteyen Beyaz Adam. Ve ona rehberlik eden, Hillary zirveye rahat çıksın diye onun bütün eşyasını taşıyan Şerpa Tensing’in kişiliğinde somutlaştırdığı, amacı doğayı tanımak, onu anlamak olan, onunla uyum içinde yaşamak isteyen yerli… Soğuk anlatmayı sürdürüyor: “Polisler gerekirse zor kullanacaklarını, isterlerse daha sonra geri dönebileceklerini söyleyerek köylüleri ikna ettiler. Yanlarına alabildikleriyle teknelerine doluşup buraya geldiler. Birkaç hafta gibi kısa sürede kampta okul, kilise, karakol gibi binaların kurulduğunu görünce bazılarının içine kurt düştü. Kivitoo’ya gidebilenlerin gördükleri yürekler acısıydı. Anılarla, şarkılarla, masallarla dolu kulübeleri, çadırları yerle bir edilmişti. Bir kadının haykırışı kulağımdan hiç gitmez: ‘Bize köpek muamelesi yaptılar. Tasma vurulup kaçmasına izin verilmeyen köpekler gibiydik.’
Zacharias Kunuk adlı Inuk yönetmen bu dramı ele alan belgeseliyle10 ilgili olarak yapılan bir söyleşisinde, ‘Inuitin toprakla ilişkisi ortak yaşam ilişkisidir. Kivitoo’da olduğu gibi onları topraklarından koparmanız bir soykırımdır,’ diyordu. Felaket o yıllarda yalnızca Kivitooluların başına gelmedi. Devlet politikasıydı. Kutup Kanadası’ndaki bütün kabileler asimile edilmek için köklerinden koparılıp taşını toprağını, bitkisini, hayvanını hiç bilmedikleri yerlere taşınmaya zorlanıyordu. O yıllara şahit olanlar sarsıntıyı hâlâ atlatamadı. Ne zaman bir köye yolum düşse yaşlıların Kanada’nın özür borcunu hâlâ yerine getirmediğini söylemelerine şahit olurum. Devletin böyle bir niyetinin olduğunu da hiç sanmıyorum11.”
Köye girince çocuklar ve köpekler peşimize düşüyor. Sokak aralarında dolaşırken görmeyi hiç beklemediğim bir şey çıkıyor karşıma: Çin’e ait bir yük kutusu. Dünyanın çatısına erişecek kadar uzun demek ki kolları. Soğuk, “Bu bir şey değil, buzkıranla Kuzeybatı Geçidi’nde bile dolaşıyorlar,” diyerek beni hayrete düşürüyor.

Görsel Yazılar
Halkevinde köy sakinleriyle bir araya geliyoruz. Mikrofonu alan sunucunun heyecanı sesinden belli. Kutup Kanadası’nın bu ücra köşesinde devlet görevlileri dışında kim bilir kaç Beyaz Adam görebiliyorlar ki? Gönlümüzü okşayıcı sözlerin ardından sahnede asılı Nunavut Eyalet bayrağındaki renk ve şekillerin ne ifade ettiğini anlatıyor: “Sağdaki beyaz zemin kar ve buzu, soldaki sarı zemin yazın hiç batmayan güneşi simgeler. Beş köşeli mavi yıldızsa denizde, karada hatta havada bize yol gösteren Kutup Yıldızı’mızdır, yani toplumuzdaki yaşlı bilgeler. Ortada, insan biçiminde üst üste yığılan taşlardan oluşan figürün adı inukçuktur. Kırmızısı Kanada’nın ulusal rengini temsil eder. Inukçuk bizim görsel yazımızdır adeta, hatta tabelamızdır. Sisli ve tipili havalarda yönümüzü onlara bakarak belirleriz. Kötü havalarda onlar sayesinde sığınakları, yiyecek sakladığımız yerleri, sabuntaşı ocaklarını, kutsal yerleri kolayca buluruz. Karla kaplı arazide patikaları, kamp alanlarını, dere geçişlerini, tehlikeli yerleri hep onlar gösterir bize. Caribouları da insana benzeyen inukçuklarla ürkütüp bir araya toplarız.” Konuşmanın ardından köylüler el sanatlarını, yeteneklerini sergiliyor. Bir kadın sabuntaşından üretilmiş yayvan ocağın oyuğuna konan fok yağını emen kutup pamuklarından yapılma fitilleri çakmaktaşıyla yakıyor. Ocağın ısınmak ve aydınlanmak amacıyla da kullanıldığını anlatıyor.
Bizlere gezi boyunca rehberlik eden Nunavutlu aktör Johnny Isaaluk ile köyün şampiyonu, yere dayadıkları tek kollarından başka bir yerden destek almadan yukarıdan sallanan ipin ucundaki hedefe tekme atmak için yarışıyorlar. Sunuculuk yapan yerli bu tür yarışmaların eğlendirmenin yanı sıra avcıların fizikî durumlarını üst seviyede tutmalarına yardımcı olduğunu söylüyor. Eklemeden de edemiyor: “Eskiden kutup ayısıyla göğüs göğse çarpışırdık. Şimdiyse ayıları tüfeklerimizin gez ve arpacığına yerleştiriyoruz.” Sunucu, son zamanlarda yeterince denizbuzu olmadığından aç kalan ayıların köye daha sık inmeye başladıklarını söylüyor. Davetsiz misafiri ilk gelişinde uyuşturucu mermilerle vuruyor, kürkünü sabit boyayla boyuyor ve kamyonete yükleyip uzakta bir yere bırakıyorlarmış. İkinci gelişinde bu sefer farklı renkle işaretliyorlarmış. Üç hakkı olan ayıyı dördüncü ziyaretinde gerçek mermiyle karşılıyorlarmış. Son olarak bir yerli akordeon konseri veriyor. Gösteriler bitince dışarıda Soğuk’la buluşuyoruz.


Kar başlamasına rağmen yollarda, evlerin bahçelerinde hiç kızak görmediğimi söyleyince Soğuk, Grönland’ın aksine son yıllarda Kutup Kanadası’nda köpekli kızakların yerini paletli kar araçlarının aldığını vurguluyor. Geleneksel Inuit yaşam biçiminin önemli bir parçasının daha yok olması kimsenin umurunda değil. Çokulusluların istediği de bu değil mi? Tek hedefleri yerlilere daha çok kar aracı, 4×4 arazi taşıtı, deniz motoru satmak.
Karşılaştığımız köylülerin neredeyse hepsinin yüzünün neden güldüğünü soruyorum. “Yağan ilk karda kışın kokusunu aldıklarından,” diye açıklıyor. “Yalnızca balık avlayıp kuş yumurtası ve böğürtlen toplayabildiklerinden yaz İnsanlar için sıkıcıdır. Kış gelince buz tutan deniz sayesinde istedikleri yerde avlanabilecek, uzun yolculuklara çıkıp arkadaşlarını ve akrabalarını ziyarete gidebilecek, toplanıp masallar anlatarak şarkı söyleyerek eğlenebilecekler. Beyaz Adam’ın hiç sevmediği karanlığı da Inuit çok sever. 24 saat süren geceler aslında çok da karanlık değildir. Kar kendine özgü, garip bir ışık yayar. Sanki altında dışarı çıkmaya can atan güneş vardır. Ay güneşten ödünç aldığı ışıkla karanlığı bir nebze de olsa aydınlatır.”
Inuite kışı müjdeleyen kar yağışı altında gemiye dönüyoruz. Demir aldıktan sonra güvertede Soğuk’la sohbet ederken hava kalıyor. Gemimizin üzerinde kaydığı deniz değil sessizlik sanki. “Bakma,” diyor Soğuk, “denizin üstünün bu kadar sessiz olduğuna. Mümkün olsa da altını dinlesen. Denizgergedanlarının cıvıltıları, grönland balinalarının haykırışları, akbalinaların tıkırtıları, sakallı fokların inlemeleri, karideslerin cızırtıları, morsların gürlemeleri, halkalı fokların havlamaları… Kırılan buzların çıtırtıları, deniz tabanında yer değiştiren taşların şıkırtıları eşlik eder bu şenliğe; yalnızca dünyanın tepesinde yaşayanların şahit olabildiği Kutup Şenliği’ne…
DİPNOTLAR
1. Kuzgun, akdoğan, kar baykuşu, iki kartavuğu türü, birkaç martı ve denizkuşu türü.
2. Boz ayı, kutup ayısı, misk öküzü, caribou denen bir tür rengeyiği, sığın, kurt, tilki, porsuk, mink, kakım, gelincik, çizgili sincap ve benzeri kemirgenler.
3. 1954’ten başlayarak ABD’nin olası SSCB saldırılarına karşı Kutup Kanadası, Alaska, Grönland, İzlanda ve Faroe Adaları’nda 60’tan fazla radar yerleştirerek kurduğu elektronik ağ.
4. Yerlilerin Pikialasorsuaq yani Dipten Yükselen Büyük Akıntı, Beyaz Adam’ın North Water dediği, Baffin Körfezi’nin kuzeyinde, yaklaşık 82 bin kilometrekarelik alanıyla dünyadaki en büyük polinadır.
5. 90 tür göçmen kuşun milyonlarcası bahar aylarında Kutup Bölgesi’ne üremeye gelir.
6. Küçük Buz Çağı’nın 1450 ile 1850 yılları arasında hüküm sürdüğü kabul edilir.
7. Parlamento, Kuzeybatı Geçidi’ni bulana 20 bin pound vaat eder. Ayrıca ara hedefler de ödüllendirilecektir: 110 Batı boylamına ulaşana 5 bin, 130 ‘a ulaşana 10 bin, 150’ye ulaşana 15 bin pound; kuzeydeyse 83 enlemini geçene bin, 89’a ulaşana 5 bin pound.
8. Örneğin ilk yola çıkanlardan John Cabot’un gemisi Matthew’un boyu yaklaşık 20 metredir.
9. Bu hata ünlü kaptanın peşini hayatı boyunca bırakmayacaktır.
10. Kivitoo: What They Thought Of Us, 2018.
11. Kanada hükümeti Inuit halkını zorla iskân etme konusunda ancak yakın zamanda özür dilemiştir.
KAYNAKÇA
1. Kivitoo: What They Thought Of Us, 2018.
Leave a Reply