rtesi sabah Soğuk erkenden otelin kapısından alıyor bizi. İnsana yakışır bir saflıkla bu soğukta neden içeride beklemediğini soruyorum. “Otelin her köşesine burnunu sokan kardeşim Sıcak’la karşılaşmamak için,” diye cevap veriyor. “Turizm mevsimi sona erip otel kapanınca görür gününü. Eminim kaçanların en önünde o koşacaktır.” Bugün ne yapacağımızı sorunca bize bir sürpriz hazırladığını söylüyor.
Gücünü gecenin soğuğundan alan sis görüş mesafesini kısaltıyor. Limana doğru yürürken yaklaşan balıkçı teknelerini görüyoruz. Avdan dönüyorlarmış. Yanlarından geçtiğimiz kadınlar gelen balıkçıları dikkatle izliyorlar. Bir yandan da birbirleriyle hararetli hararetli konuşuyorlar. Uzaklara bakanların yaptığı gibi kıstığı gözlerine elini siper ederek teknelere bakan Soğuk kadınlara dönüp bir şeyler söyleyince hepsinin birden yüzü gülüyor. Neler olduğunu anlamaya çalışırken Soğuk durumu açıklıyor: “Yüzlerinin ne tarafa dönük olduğuna baktım. Inuit geleneklerine göre eğer o gün içlerinden birisini deniz aldıysa karaya yaklaşırken yavaşlayıp yüzlerini denize dönerler. Böylece köydekilere arkadaşlarından birisini avda kaybettiklerini kelimeler boğazlarına düğümlenmeden haber verirler. Bugün hepsinin yüzü karaya dönüktü.” Kadınlar cıvıldaşarak uzaklaşırken yola devam ediyoruz.
Kadın Tekneleri
Balık fabrikasının yanından limana iniyoruz. Rehberimiz hâlâ niyetini söylemiyor. Pontonlardaki balıkçı teknelerinin hepsi kıçtan takma motorlu ve alüminyum gövdeli. Ne kadar bakınsam da merak ettiğim, anorak gibi Inuitin sembolü ve dünyaya armağanı geleneksel tekneleri olan kayakları, umiaqları göremiyorum. Soğuk, Avrupalıların anladığı anlamdaki medeniyetin gelmesiyle o güzelim teknelerin pabucunun dama atıldığını söylüyor. “Sadece adanın kuzeyindeki kabilelerde var. Oysa fiyortların derin ve sarp olması, karanın geçit vermemesi nedeniyle hem yolculuk ve avlanmak hem de gerektiğinde göç etmek için binlerce yıl kullandılar onları.
Genellikle 4,5-5,5 m uzunluğunda, 40-50 cm enindeki kayakların omurga ve postalarını taştan yapılmış el aletleri kullanarak Sibirya nehirlerinden sürüklenip gelen ağaç parçalarından veya balinaların balenlerinden yaparlardı. Dışını fok ya da denizgergedanı sinirinden hazırladıkları ipliklerle birbirine diktikleri fok derisi, bazan ren geyiği, nadiren de mors derisiyle kaplarlardı. Ön ve arka tarafta sivrildiği yerlere deriyi aşınmaya karşı korumak amacıyla balina kaburgalarından parçalar, en uçlarına da kemik koyarlardı. Küreklerin uçlarınaysa fok kemiği takarlardı ki foklar ürkmesin. Her avcı kayakını kendi vücut ölçülerine uygun yapardı. Güvertesinde sadece avcının içine girip ayaklarını uzatabileceği daire biçiminde bir delik vardı. Oturduktan sonra giysisinin eteğini bu deliğin kenarlarına sabitleyerek kayağı sızdırmaz hale getirirdi. Avcı ağırlığı ortalama 30 kg olan kayakı gerektiğinde başının üstüne koyup taşıyabilirdi. Hızıysa kullananın beceri ve gücüne bağlı olarak 4-6 knot arasında değişirdi. Bazı avcıların avlaklarına gitmek veya başka bir köydeki akrabalarını, arkadaşlarını ziyaret etmek için kayaklarıyla 100 mil üzerinde yol katettiklerini bilirim.



Çocuklar 6-8 yaşından itibaren kayak kullanmayı öğrenir, 10-12 yaşlarına gelince de kendi kayaklarıyla fırtına kuşları gibi denizin üstünde uçarlardı. Evet, kayak kullanmaya ve avcılığa çok erken başlarlardı çünkü hava berbat olsa dahi açlık ailedekileri kıvrandırdığında çoluk çocuk demeden eli zıpkın tutan herkes denize açılmak zorunda kalırdı. Kayakla avlanan avcının bir gözü dalgadaysa diğeri sudan başını çıkaracak avda olurdu. Bir yandan kürek çekerken bir yandan da zıpkın kullanmak zorundaydı ve bunu ustalıkla yapması gerekirdi. Çünkü en ufak hatası pusuda bekleyen ölüme gönderilen davetiye olurdu.

Umiaklara gelince… 15-20 kişi taşıyabilen, boyları 10-12 metreye, enleri 1,60 metreye ulaşan bu altı düz tekneler taşımacılıkta kullanılırdı. Umiaklar da kayaklarla aynı teknikle inşa edilir ancak üstleri tamamen açık olurdu. Inuit aileleri çocuklarıyla köpekleriyle, kızaklarıyla, çadır ve postlarıyla teknelere doluşur, yaz boyunca kamptan kampa taşınarak av peşinde koşarlardı. Günde 50 mil yol alabilen bu teknelerin küreklerini kadınlar çektiğinden Danimarkalılar tarafından kadın tekneleri olarak adlandırılsalar da dümende çoğunlukla aile reisi erkek olurdu. Bazılarına küçük bir yelken de takılabilen umiakların kullanımı kolay ve hızlı olsa da açıkdenize, hele kardeşim Rüzgâr’ın kışkırttığı sert havaya hiç uygun olmadıklarından genellikle kıyıya yakın yerlerde kullanılırlardı.”
Başka yerdekine benzemez Grönland’ın sisi. Bastırdığı zaman insan neresinin kara, neresinin deniz, neresinin gökyüzü olduğunu dahi anlamaz. Kaybolmak işten değildir.
Yaşam Biçimi
Rehberimizin sürprizi bir tekne gezisiymiş. Önce Ilulissat Buzfiyordu’na gideceğimizi zannediyoruz ama ağzındaki dev buzdağları yüzünden fiyorda denizden yaklaşmak mümkün değilmiş. Onun yerine bizi Disko Körfezi’nin kuzeyinde, 50 mil uzaktaki, yine oldukça hareketli ve doğurgan bir başka buzula götürecekmiş. Güneş sisi yakmaya başlarken çelik teknemizin palamarları çözülüyor. “Sisin dağıldığı iyi oldu,” diyor Soğuk. “Başka yerdekine benzemez Grönland’ın sisi. Bastırdığı zaman insan neresinin kara, neresinin deniz, neresinin gökyüzü olduğunu dahi anlamaz. Kaybolmak işten değildir.” Buz gibi esen Rüzgâr kardeşi Soğuk’un keyfini yerine getirirken onu güvertede yalnız bırakmaya içim elvermiyor. Sımsıkı sarınıp çelik teknemizin buz kırıklarıyla kaplı sularda kendine yol açmasını heyecanla seyrediyorum. Kaptan seyir güvenliğiyle ilgili bilgiler verirken gövdenin buza dayanıklı olduğunu özellikle vurguluyor.
Soğuk, gemimizin yol aldığı Disko Körfezi’nde Ilulissat’ın tam karşısındaki adanın ilginç bir yer olduğunu söylüyor. Yerli dilinde ‘Büyük Ada’ anlamına gelen Qeqertarsuaq, Danimarkalıların verdiği adla Disko Adası pusun arkasında belli belirsiz görünüyor. “Keşke zamanınız olsa da sizi götürsem. Yemyeşil olduğundan buzdağları arasında yabancı biri gibi durur. Efsaneye göre fok avlayan iki avcı, adayı bebek saçıyla kanolarının arkasına bağlayarak bulunduğu yerden koparmış ve kuzeye sürüklemeye başlamışlar. Disko Körfezi’ne geldiklerinde Ilulissat’taki bir cadı oralarda hiç rastlanmayan yeşillikteki adayı görünce gönlü körfezden ayrılmasına razı olmamış ve büyü yaparak adayı şimdi bulunduğu yerde karaya oturtmuş.”
Limana dönen birkaç avcı yanımızdan geçerken Soğuk’a gördüklerimle okuduklarımın hiç uyuşmadığını söylüyorum. Evleri, tekneleri, av aletleri gibi kılık kıyafetleri de hayal ettiklerime benzemiyor. Soğuk acı acı gülüyor: “Avrupalılar buraya el koyana kadar avladıkları hayvanlar tepeden tırnağa giydirirdi ‘İnsanları’. Anorak ve başlıkları rengeyiği derisindendi. Yazın köpek, kışın kutup ayısı derisinden yapılmış pantolonla dolaşırlardı. Ayakkabılarıyla eldivenlerini de fok derisinden yaparlardı. Kuzeyde erkekler hâlâ üstlerine kuş derisi, kuş tüyü ve köpek derisinden yapılmış gömlek benzeri bir giysi giyer.
Kadınların üst giysisi erkeğinkine benzerdi ama pantolon fok derisi veya rengeyiği derisinden olabilirdi. Hem giysiler hem ayakkabılar renkli motiflerle bezenirdi. Anoraklarının arkasında çocuklarını taşımak için geyik veya fok derisinden yapılmış başlık benzeri büyük bir kese olurdu. Çocuklar gün boyu bu sıcak kesede anne nereye giderse gitsin, ne iş yaparsa yapsın onunla beraberdi. Hamburger yiyip cep telefonuna tutulan yeni kuşakları görünce dünyada eşi olmayan bu insanların geleceğinden endişe etmiyorum dersem yalan olur. Çünkü Inuit sadece bir ırk, halk değildir; aynı zamanda yaşam biçimidir. ‘Inuite göre tabiatta her şey birbirine bağlı ve ilişki içindedir. İşte bütünle onu oluşturan parçalar arasındaki bu ilişkiyi kavramak, Avrupalıya göre kuşun uçmadığı, kervanın geçmediği Kuzey Kutup Bölgesi’nde Inuitin yaşamasını sağlar.’ Dünyanın en zor koşullarında, ağaç sınırının kuzeyinde yaşayan tek insan topluluğu olan ve ‘hayatta kalmanın ustaları’ denilen Inuit halkının Beyaz Adam’ın dayatması yüzünden bu yaşamsal ilişkiyi kurma yetisini kaybetmesinden çok korkuyorum.”

Nadide Yiyecekler!
Soğuk’a akşam otelde yerel yemekler denemeye meraklı Belma’nın patatesli fok eti yahnisinden tattığımı, fena da bulmadığımı anlatınca, Inuit halkının gözde yemeklerinden olduğunu söylüyor. Laf yiyeceklerden açılmışken, “Av etini çiğ yedikleri çok olur,” diyor. “Denizkuşları ve fok kellelerini çürüterek yemeyi de severler. Rengeyiği işkembesiyse nadide yiyeceklerdendir. Hele içi yeni yenmiş bitkilerle doluysa… Avcı eğer geyiği taşıyamayacak kadar evden uzakta veya heybesi diğer avlarla doluysa hayvanın etini bırakıp sadece işkembesini alır. Bir sevgilisi varsa en makbul hediye olur işkembe. Kartavuğu sakatatı da çok makbuldür. Yiyeceklerinin şahıysa akbalina derisidir. Altındaki yağ tabakasıyla birlikte çiğ yedikleri liman yunusu ve fok derilerini de pek severler. Hatta fok derisini kıllarıyla birlikte yerler. Biliyor musun, Grönlandlılarda yemek zamanı diye bir kavram yoktur. Belki üç, belki beş gün aç kalabileceklerini bildiklerinden yiyecek bulduklarında tıka basa yerler. Hem de Beyaz Adam’ın yiyemeyeceği miktarda. Çünkü midelerinden başka kilerleri yoktur.”
Tabiat Ana’nın Sözü Geçer
Yola çıktıktan bir saat sonra hava sertleşiyor. Bakıyorum kaptan hiç oralı değil, ıslık çaldıkça buzlar kenara çekilip yol veriyorlar sanki. Soğuk devam ediyor: “Bütün dünyada olduğu gibi Grönland’da da Tabiat Ana’mızın sözü geçer. O nasıl isterse ‘İnsanlar’ öyle yaşar. İzin verirse ava gider, yolculuğa çıkar, vermezse gönlünün olmasını günlerce beklerler. Özellikle onun Rüzgâr aracılığıyla verdiği mesajları dikkatle dinler, değerlendirir ve ona göre hareket ederler. Inuit, yalnızca gözüyle değil kulağıyla da algılar dünyayı. Çünkü çoğu zaman sisten, tipiden, rüzgârdan gözünü açamaz. Grönlandlıların bir diğer rehberi de bellekleridir. Yaşadıkları yerin haritasını büyük bir hassasiyetle belleklerine kazırlar. Adalar, yarımadalar, fiyortlar hepsi orada yerli yerine oturmuştur. Hayatta kalmak için yıl boyunca denize, karaya, göllere, adalara gidip avlanması gereken Inuit avcıları belleklerinden yararlanırlar. Eskiden kâğıt kalem olmadığından bazıları haritayı yalos denen denizin getirdiği tahtalara işlerdi. Adaya gelen kâşifler büyük ölçüde bunlardan yararlandı.”
Kaptan bordaladığımız köyün ‘karabatak’ anlamına gelen Oqaatsut olduğunu söylüyor. Topu topu 46 kişi yaşıyormuş. Ilulissat’a sadece 21 km mesafede olsa da karayolu bağlantısı olmadığından köylüler kente yazın tekneyle, kışın kızakla gidip gelirlermiş.

Buzun İç Çekişi
Kuzey Kutup kâşifi ABD’li Robert Peary’nin bu sularda yaklaşık 100 yıl önce gördüğü manzara gözlerimin önünde uzanıyor sanki: ‘Buzdağları safir renkli suları süslüyor, denizin fısıltısı kulağı okşuyor(…) Mavi deniz, beyaz buzdağları, kahverengi ve kızıl kayalıklar, zümrüt renkli karayosunları ve çayırlarla kaplı şevler parlak güneş ışığıyla yıkanıyor.’
Kıyıdan biraz açılınca buzdağlarının sayısı artıyor. Yüzlercesi; boy boy, biçim biçim… Hayli büyük olan bazılarında içinden neredeyse küçük bir teknenin geçebileceği tüneller var. Kaptan daha yakından görmemiz için birisine yaklaşıyor. Uzaktan belli olmuyor ama dev kütle mum gibi eriyor. Birkaç yıl içinde ışığının söneceğini bilmek insanı hüzünlendiriyor. Gözyaşları küçük şelaleler halinde yanaklarından süzülürken içini çekiyor.

Buzdağlarının birini bırakıp diğerine koşarken zaman dümenimizin suyuna karışıyor. Üçüncü saat dolarken tepelerin arasındaki geniş vadide uzanan Eqi Buzulu uzaktan görünüyor. Fakat kaptan rotayı kıyıdaki dev çıplak granit blokların üzerine yerleşmiş köye çeviriyor. Yolculardan bazıları toparlanmaya başlıyor. Sırt çantaları, kamp malzemeleri, sıvı gaz tüpleri, yiyecek içecek kolileri… Soğuk, inmeye hazırlananların köy zannettiğim, 15 kulübesi olan Glacier Lodge Eqi’nin misafirleri olduğunu söylüyor. Tesis 1948-1953 yılları arasında Danimarkalı kâşif Poul Emile Victor’un Eqi Buzulu’nu keşfederken yaşadığı barakanın yanında kurulmuş. Grönland’daki yaban hayatla baş başa yaşayıp dört saat yürüyerek Eqi Buzulu’na veya sekiz saat yürüyerek buz örtüsüne gitmeyi göze alacak tabiat düşkünlerinin gözdesiymiş. Elektrik ihtiyacını güneş panelleriyle karşılayan tesis denizin donmadığı 15 Mayıs-15 Eylül arasında açıkmış. Konaklama süresi dolan konukların atıklarıyla birlikte tekneye binmelerinin ardından buzula doğru hareket ediyoruz.

Yaklaştıkça denizin üzeri irili ufaklı buz kırıklarından görünmez oluyor. Mecburen yol kesen teknemiz artık buzun üzerinde giden bir kızak… Tabiat Ana’nın her biri eşsiz bir simetri ve estetiğe sahip kar kristallerini binlerce yılda sabırla biriktirerek mermerden dev bir ırmağa dönüştürdüğü buzul büyülüyor hepimizi. Çıt çıkmıyor teknede. Depremin ne zaman olacağı bilinemediği gibi buzulun da ne zaman kırılacağı kestirilemediğinden kaptan yaklaşık 800 m mesafede durduruyor tekneyi. Tabiat Ana’nın yazdığı kanunların ne kadarını çözebilmiş ki insanoğlu?
Kaptan buzulun yaklaşık 200 m yüksekliğinde ve 4 km eninde olduğunu söylüyor. Denize kavuştuğu yerdeki buz duvarı hakikaten görkemli. Sürekli kıpırdayan buzul sanki homurdanıyor, gıcırdıyor, çatlıyor, bazan da içinde birileri varmış gibi inliyor, kükrüyor. Grönlandlıların buzulların yarıklarında yaratıkların yaşadığına inanmaları boşuna değil.

Ramak Kala
Buzula dalıp gitmişken bir gemici telaşla yanıma gelip hemen salona gitmemi söylüyor. Kaptan ve birkaç yolcu eşim, yoldaşım, fotoğrafçım Belma’nın başında. Yarık kaşından kan akıyor. O da herkes gibi büyülenip buzulu en iyi açıdan fotoğraflayabilmek çabasıyla oradan oraya koştururken ayağı takılınca kapaklanmış, kırılan gözlük kaşını yarmış. Yara küçük ama derin. Ben en yakın sağlık kurumundan yaklaşık dört saat uzakta olduğumuz için kaygılanırken o hâlâ elinde sımsıkı tuttuğu fotoğraf makinesini denize düşürmediğine şükrediyor. Olayı görenlerse vardavelaların arasından buzlu okyanusa düşmesine ramak kaldığını anlatıyor. Biraz uzun sürse de sonunda kanamayı durduruyoruz. Kazayı bu kadarla atlattığımızı kutlamak için gemici binlerce yıllık buz parçalarıyla soğutulmuş içkiler getiriyor. Sıcak salona giremediğinden camdan bakan Soğuk’la birlikte Belma’nın sağlığına içiyoruz.
Neredeyse 15-20 dakikada bir buzulun duvarından çatırdayarak parçalar kopuyor. Hatta bazan aynı anda birkaç yerde birden… Hangisine bakacağımızı şaşırıyoruz. Top patlamasına benzer sesle büyük bir parça kırılınca kaptan tam yol kaçmaya başlıyor. Yakalanacağını anlayınca dönüp yaklaşık iki metrelik dalgaya teknenin burnunu verirken herkesin bulduğu yere sımsıkı tutunmasını anons ediyor. Keyfi yerinde olan Soğuk’la sanatkâr annesinin eserlerini yaratışını hayran hayran seyrediyoruz. Kırılırken o kadar kuvvetli sesin nasıl çıktığını soruyorum. “Üst üste yığılarak basınç altında buza dönüşen kar tanelerinin arasına sıkışan hava kabarcıklarının kırılma esnasında serbest kalırken çıkardıkları sestir o,” diye cevaplıyor. “Ilık içkiye konan buzdan çıkan sesin daha güçlüsü.” Eqi Buzulu’nun önünde yaklaşık iki saat geçirdikten sonra ayrılıyoruz. Soğuk, buzdağlarının Baffin Körfezi’ne çıkıp bir süre kuzeye, ardından da Labrador Akıntısı’yla Davis Boğazı’ndan güneye sürüklendiklerini anlatıyor. Üç dört yılda Labrador ve Newfoundland’e ulaşmalarının ardından Grand Banks’e varıyor ve hâlâ erimedilerse Kuzey Atlantik’teki gemi yollarına çıkıyorlarmış.
17. yüzyılda adaya gelen her Danimarka heyeti ilginç bir canlıymış gibi birkaç Inuit kaçırdı. Ne yazık ki çoğu alışkın olmadıkları hava ve kent koşullarında uzun süre yaşayamadı.
Yeşil Ada!
Üst güverteden kıyıdaki çıplak kayalıkları seyrederken denizden gelen Avrupalı kâşiflerin adayı ilk gördüklerinde hissettiklerini düşünüyorum. Örneğin anlattığı yerler doğu Grönland’a benzediğinden MÖ 3. yüzyılda buraya gelen ilk Avrupalı olarak kabul edilen, buz ve kar yüzünden daha kuzeye gidemediğinden gördüğü yere Ultima Thule adını veren filozof, astronom, coğrafyacı ve tabii denizci Pytheas’ın hissettiklerini1… 6. yüzyılda öküz derisiyle kaplı bir tekneyle buralara kadar gelen ve ‘neredeyse kurbağa iriliğinde iğrenç ve sokan yaratıklar,’ yani sivrisinekler tarafından karşılanan İrlandalı rahip Aziz Brendan’ın şaşkınlığını… Yine Aziz Brendan’ın ilk kez gördüğü buzdağını yüzen kristal bir kaleye, etrafındaki denizi de süt beyazı pürüzsüz bir cama benzetirken duyduğu hayranlığı2…
İşlediği cinayet nedeniyle İzlanda’dan sürülen Kızıl Erik MS 982’de geldiğinde onu çeşitli bitkilerle yemyeşil karşılayan Disko Körfezi’yle şu anda çalı bile görülmeyen boz renkli Disko Körfezi’nin aynı yer olduğundan kuşku duyuyorum. Nerelere dalıp gittiğimi soran Soğuk’a tereddüdümü söyleyince, “Beyaz Adam’ın aklımın pek ermediği zaman kavramına göre ifade edecek olursam MS 1. ile 13. yüzyıllar arasında yeryüzünü kardeşim Sıcak’a kaptırdığımdan pek ortalarda dolaşamıyordum. Bu yüzden de Kızıl Erik adındaki Viking buraya Yeşil Ada ismini koymakta pek de haksız değildi. 13. yüzyılın başında Küçük Buz Çağı’nı elinden tutarak getirdiğimde 280 kadar çiftlikte hayvancılık yapan yaklaşık 2.500 Viking vardı. 1250’den itibaren peşimden sürüklediğim sevgili buzullarımın önünden kaçmak için güneye göçtüler. 1400’lerden sonraysa ortalıkta hiçbirini görmedim. Oysa ‘kendilerini Hıristiyan Avrupalılar olarak kabul etmeseler, ihtiyaç ve ilişkilerini ısrarla bu anlayışa göre biçimlendirmeseler, Inuit halkının kültürel ve teknolojik birikiminden yararlanmayı reddetmeseler’ pekâlâ yaşamaya devam edebilirlerdi.”
Grönland sularını yağmaladıkları yetmezmiş gibi çoğu bir iğne karşılığında yerli kadınlarla bir geceliğine beraber oluyordu. İki gecenin bedeliyse iki iğneydi.
Issız Topraklar
“Burayı yurt edinen Inuit halkı huzur içinde yaşayıp giderken yaklaşık 100 yıl aradan sonra Avrupalılar bir kez daha çıktı ortaya. Hepsi de onları Uzakdoğu’nun altın kadar kıymetli baharatına ulaştıracağını hayal ettikleri Kuzeybatı Geçidi’nin peşindeydi. İlk gördüklerim 1500’den itibaren peş peşe gelen Portekizli Corte Real kardeşlerdi. Adanın güney kıyılarına uğrayıp yola devam ettiler. 1576’da maceraperest altın arayıcısı İngiliz Frobisher geldi ama burasının Grönland olduğunun farkına bile varmadı. Onu 1587’de İngiliz John Davis takip etti. Ortalıkta kimseyi görmeyince buraya ‘Issız Topraklar’ adını verip Kanada’yla Grönland arasındaki ilerde kendi adını taşıyacak boğaza doğru yola koyuldu.
Danimarka-Norveç Kralı IV. Christian 1605’te Viking yerleşimlerini bulup adada hak iddia etmek üzere keşif heyetleri gönderdi. Bir ipucu bulamasalar da seferler Grönland’ı krallığının topraklarına katmaya yaradı. Bu arada her heyet ilginç bir canlıymış gibi birkaç Inuit kaçırdı Danimarka’ya. Ne yazık ki çoğu alışkın olmadığı şartlarda yaşayamadı, kısa sürede hayatlarını kaybettiler.
17. yüzyılın ilerleyen yıllarında Hollandalı, İngiliz, Fransız ve ABD’li balinacılar çıktı ortaya. Evleri, sokakları aydınlatmaya, dönmeye başlayan sanayinin çarklarını yağlamaya yarayan yağların kaynağı olan kambur, mavi, beyaz ve grönland balinalarının peşindeydiler. O görkemli canlıların balenleri aç gözlü balinacılar sayesinde şemsiyeye, korseye, tarağa dönüşüyordu. Grönland sularını yağmaladıkları yetmezmiş gibi çoğu bir iğne karşılığında yerli kadınlarla bir geceliğine beraber oluyordu. İki gecenin bedeliyse iki iğneydi. Sonra da arkalarında babasını bir daha hiç görmeyecek bebekler bırakarak ülkelerine dönüyorlardı.”
Soğuk, Grönland’ın görüp geçirdiklerini anlatırken buzların arasında vals yaparak ilerliyor teknemiz. Ilulissat’a varırken bulutları aralayıp çıkan güneş ne Soğuk’u mutlu ediyor ne de Tabiat Ana’nın heykellerini ama bize görsel bir şölen hazırlıyor; fiyordun girişindeki buzdağları birer dev elmas…
DİPNOTLAR
1. Pytheas MÖ 350-285 yılları arasında bugünkü ismi Marsilya olan Massalia’da yaşamış. Seyahatinin maddî yükünün keşfedilecek yeni yerlerle ticaret yapmak isteyen tüccarlarca karşılandığı tahmin edilmekte.
2. Bir grup keşişle İrlanda’dan denize açılarak Kuzey Atlantik’te Vadedilmiş Topraklar’ı arayan Aziz Brendan yaptığı seferi Navigatio adlı eserinde anlatmıştır.
3. Sadece Hollandalı balina avcıları 1699-1778 yılları arasında Grönland sularında 50 bine yakın balina avlamış.
Leave a Reply