abah Glacier Bay’e yani Buzul Körfezi’ne yaklaşmanın coşkusuyla uyanıyorum. Acaba bir şey kaçırdım mı diye kamaranın perdesini telaşla açtığımda bir başka perde iniyor gözüme. Hem de ilkinden daha kalın… Sis perdesi. Buralara kadar gelip de sise tutsak olmak…
Park görevlisini1 getiren pilot teknesiyle buluşmak için yavaşlayan geminin düdüğü sık sık çalıyor. Neyse ki bir süre sonra güneş ağırlığını koyuyor da sis dağılıyor. Fiyordun iki yanında, vaktiyle buzullarla kaplı tepeler ayaklarını gümüş rengindeki sularda yıkıyor sanki.
Glacier Bay, Tabiat Ana’ya ait olan her şeye ama özellikle buzullara hayran doğabilimci John Muir tarafından 1879’da keşfedilmiş. Küçük Buz Çağı’nın2 en etkili olduğu 1750’li yıllarda ağzına kadar buzla kaplı olan Glacier Bay, ucunda incecik parmaklı elleri olan bir kola benziyor. Meraklı denizin karanın içlerine girip karıştırdığı uzun kola… 65 mil uzunluğundaki fiyordun tadını çıkarıyoruz.
Bir sürü buzul, Fairweather Sıradağı’ndan fiyorda iniyor. Gür bir kaynaktan fışkırıyorlar sanki. İlerledikçe yeni doğmuş pırıl pırıl buz parçaları sarıyor etrafımızı. Gemimiz büyük olduğu için pek sakınmıyor kendini, yolunu açarak aralarında ilerliyor. Daha da içeri girince denize kadar inen yapayalnız buzullar endamlarını gösteriyor. Girişteki ormanların aksine onları kucağında taşıyan dağların çoğunda tek bir ot bile yok. Belli ki buzullar yakın zamanda erimiş. Binlerce yıllık buzul için kısacık bir süre sayılabilecek 15 ya da 20 yıl önce… Geride parçalanmış kaya parçaları, kırık taşlar ve toz… Üzerlerinde daha liken veya karayosunları bile bitmemiş. Çırılçıplak… Bu halini görünce fiyordun iki yanını kaplayan düzlüklerin Küçük Buz Çağı’ndan önce yerlilerin yaşadığı çayırlarla kaplı topraklar olduğuna inanmak güç. Biraz ilerde içindeki demir oksit nedeniyle pırıl pırıl parlayan bir kayaç gözümüzü alıyor. Öbür yanda deniz tabanından yükselen dev bir granit. Ve yüzen buzların arasında rengârenk kanolarıyla cesur doğa tutkunları ruhlarını doyuruyor. Küçük gemileri sakin bir koyda demirlemiş, dönmelerini bekliyor.
Tabiat meşhur buzdan keskisiyle vurunca hem keski paramparça olmuş hem yeryüzü… Ve Inside Passage doğmuş. Ada, burun, fiyort... Geçit, boğaz, kanal…
Suyun üzeri kıpır kıpır: Zıplayarak avcıların elinden kaçmaya çalışan somonlar; karnına yerleştirdiği taşın üzerinde istiridye kıran denizsamurları; ringa kovalamaktan nefesleri kesilince soluklanmak için yüzeye çıkan oluklu balinalar; kayaların üzerinde miskin miskin güneşlenen denizaslanları ve liman fokları; kıyıda somonların yaklaşmasını bekleyen aç ayılar; fiyordun bir yakasından diğerine yüzen sığın geyikleri…
Nihayet fiyordun dibindeki Pasifik Buzulu’na yaklaşan gemimiz, güvenli bir mesafede duruyor. Buz mavisi bir soğuk yüzümüze vuruyor, ısırıyor. Ama kimin umurunda. Gördüklerimiz ısıtıyor içimi. Karşımda kayayı bile çiğneyip ezecek kadar sert ve bir o kadar da etkileyici devasa buzul. Üzeri derin kırıklarla kaplı. Yer yer 30 metre derinliğe ulaşan kırıkların nedeni buzulun merkezinin vadinin duvarlarına sürtünen kenarlarına göre daha hızlı hareket etmesiymiş. Farklı hızların, farklı gerilimlerin neden olduğu derin kırıklar… Buzulun aktığı vadinin iki kenarında aşınıp yuvarlanmış, cilalanmış duvarların üzerinde binlerce yıllık geçmiş kazılı sanki.
Gemimiz kendi etrafında 360o dönerken güneş tepede iyice parlıyor. Glacier Bay’in zümrüt yeşili sularında yüzen buz parçaları birer kristale dönüşüyor. Kar kaplı zirvelerse birer mücevhere… Okyanusa çıkmaya can atan buz parçalarının arasına karışıp dönüş yolunu tutuyoruz.
Soğuk, fırtına dinlemeden, korku bilmeden ufacık bir kanoyla gelip bu sıradışı tabiat parçasını bize sunan John Muir’i şükranla anarak çıkışa yöneliyoruz. Bir zamanlar Çin’in, Japonya’nın buz ihtiyacını karşılayan, yer yer 400 metre kalınlığındaki buzullar şimdilerde 20 yıl öncesine kıyasla iki misli hızla eriyor. Mahzun mahzun doğdukları yere, zirvelere doğru çekiliyorlar. Biz de körfezden çıkıp açıkdenizdeki gecenin koynuna çekiliyoruz.
Glacier Bay bir milli park, Birleşmiş Milletler biyosfer koruma alanı ve dünya mirası. Daha da önemlisi yaşayan bir laboratuvar. Tabiat Ana’nın jeolojinin, biyolojinin, antropolojinin, insanlığın hizmetine sunduğu doğal bir laboratuvar…


800 Milyar Yumurta
Ertesi sabah uyanır uyanmaz Şaman’la birlikte balinaların kuyruklarıyla, yüzgeçleriyle sıçrattıkları soğuk suda yıkıyoruz yüzümüzü. Hızına alamayanlarsa koca vücutlarıyla denizden fırlıyor, sonra dev bir kaya parçası gibi düşüyorlar. Tabii vücudu kadar suyu göğe savurarak… Çok az yerde bu kadar çok balinaya bir arada rastladığımı söyleyince Şaman, heybesinden çıkardığı kitaptan Rachel Carson’un yazdıklarını okuyor: “Mart kapıdan bakınca deniz gözlerini kırpıştırmaya başlar. Uyanma vakti gelmiştir. Güneşle birlikte fitoplankton sürüleri çıkar ortaya; okyanustaki besin zincirinin ilk halkası… En küçüğünden en büyüğüne kadar bütün deniz canlılarının ihtiyaç duyduğu toz zerresi büyüklüğündeki minyatür canlılar… Artan gün ışığı ve ısınan su sayesinde planktonlar o kadar çabuk ve çok ürer ki suyun rengi yeşile döner. Bu patlamanın atmosfere saldığı oksijen dünyanın ihtiyacının yarısını karşılayacak kadar çoktur. Amazon ormanlarınınkinden bile çok… Tam da bu sırada kışın derin sularda yaşayan ringalar üremek için yüzeye çıkar ve kıyıya yaklaşarak yosunun bol olduğu sığlıklarda yumurtlarlar.” Carson’un bıraktığı yerden Şaman sürdürüyor: “Her bir dişi ringa yaklaşık 20 bin yumurta döker. Bölgedeki yumurta sayısı 800 milyarı bulur. Erkekler yosunlara yapışan yumurtaları döllemek için çılgınca yarışır. O kadar çok sperm dökülür ki Kanada’daki British Columbia’dan buraya kadar bütün kıyı boyunca deniz beyaza keser. Hem de uzaydan bile görülebilecek şekilde… Mayısta günler uzadıkça bu sefer besin zincirinin ikinci önemli halkası çıkar ortaya; her yerde bolca bulunan fitoplanktonlarla beslenen zooplanktonlar… Büyüleyici biçimleriyle biliminsanlarının hayranlığını kazanan bu minik canlılar yumurtadan çıkan minik ringaların ilk besinleri olmaya hazırdır.”
Aşevindeki Devler
“Haziranda güneş 17 saat boyunca gökyüzünde yayvan bir ‘U’ çizerek dolaşırken fırtınalar kopar. Rüzgâr, denizi koca kepçesiyle karıştırırken birbirini izleyen çılgın plankton patlamalarıyla dev aşevinde ziyafet sofrası kurulur. Bu sofrada herkes yerini alır; denizanaları, denizaslanları, liman fokları, yunuslar, alkler, martılar… Ve denizde gizemli şarkılar duyulmaya başlar. Sırtları parlak siyah granitlere benzeyen balinalar… Doğum yaptıkları Hawaii’nin besin açısından kıt sularında altı aydır dosdoğru beslenemedikleri için ağırlıklarının üçte birini kaybeden 5-6,000 kambur balina; vücutlarında yaklaşık 45 ton yağ bulunduğu için avcılara hedef olup yok olmanın eşiğinden dönen grönland balinaları; hayatları boyunca toplam 400,000 mil kat ettikleri için denizlerin en büyük gezgini olarak bilinen 40 tonluk gri balinalar… Kalbi küçük bir araba büyüklüğünde olan, 30 metreden uzun boyu, 150 tondan fazla ağırlığıyla dünyanın en büyük canlısı mavi balinalar; 50 yaşına kadar yaşayabilen minkeler… Hepsi tıka basa doymak için Alaska’nın denizlerine gelir. Cin gibi zeki katil balinalar hep oradadır zaten. Bu yüzden çok kalabalıktır yaz aylarında bu sular… Ama önümüzdeki ay, yani eylülden itibaren güneş nazlanmaya başlayınca fitoplankton sayısı hızla azalacak. Ringalar derine çekilecek ve işte o zaman balinalar için yollara düşme zamanı gelecek. Tıpkı yaz boyu kendilerine eşlik eden halkalı martılar, kaliforniya ve franklin martıları gibi güneye yönelecekler. Aşevinde karnını doyuran ringa martıları, dalgıç martılar, napolyon martıları Pasifik kıyılarında kışlarken kuzey sumruları cüsselerinden beklenmeyecek bir yolculuğa çıkacak. Ta Güney Okyanusu’na gidecekler, kışı geçirmeye…”

Paramparça
Gün boyu biz dâhil her canlıyı besleyen açıkdenizden ayrılıp Inside Passage adındaki geçide yöneliyoruz. Vaktiyle kâşiflerin Kuzeybatı Geçidi’ni aradıkları ama her girdikleri koyda, körfezde hayal kırıklığına uğradıkları yerlerden biri de burası. Çünkü Tabiat o meşhur buzdan keskisiyle vurunca hem keski paramparça olmuş hem yeryüzü… Ve Inside Passage doğmuş. Sancağa dön; ada, burun, fiyort… İskeleye bak; geçit, boğaz, kanal… Deniz denilen mavi satenin üzerine oya gibi işlenmiş ama rotayı bilmeyenler için tuzaklarla dolu bir labirent.
Alaska’ya gelirken uçağın penceresinden görüp de hayran kaldığım yerlerdeyim. Manzara eşsiz ama Inside Passage kimi yerde hem çok dar ve girintili çıkıntılı hem de kör kayalarla kaplı. Üzerine bir de akıntıları ve cıvarnaları koyun! Buna rağmen kaptanlar taşıdıkları canları ve malları Pasifik Okyanusu’nun öfkesinden korumak için hâlâ bu rotayı tercih ediyor. Buharın henüz gemiye hükmetmediği yıllarda yalnızca rüzgârdan cesaret alarak buralarda dolaşan denizcilerin becerisine hayran olmamak elde değil. Gözle görmeden anlaması zor.
Tabiat, bu kıyılara yağmur açısından eli açık davranmış. Vaktiyle gökten sanki kovalarla değil fıçılarla dökmüş suyu. Hâlâ da döküyor. Alaska’nın diğer bölgelerine kıyasla ılık denebilecek bölgede yağmur sayesinde kuzey ormanlarından çok farklı, ulu ağaçlarla dolu yağmur ormanları çıkmış ortaya; yılda bir metre büyüyebilen, boyları 60-70 metreye ulaşabilen, yüzlerce yıl yaşayabilen kızıl ve sarı sedirler, ladinler, katranağaçları, kızılağaçlar… Sağlık süzülüyor canlı yapraklarından. Aralarından küçük şelaleler fışkırıyor. Zambaklar, ahududuları, yabanmersinleri… Hatta geniş çayırlar, sulak alanlar… Bolluğun keyfini çıkararak beslenen kara ayılar, boz ayılar, siyah kuyruklu geyikler, yabankeçileri…
Eskiden beri burada yaşayanların ana ulaşım aracı tekne. Mahir yerliler, diğer bölgelerdekilerle kıyaslandığında hayli büyük ve denizci olan teknelerini kızıl sedir gibi dev ağaçlardan oyuyorlar. Onlar için rüzgâr oluyor, balık oluyor, silah oluyor ağaçlar. Akıyor denizde, nehirde, gölde… Hayat veriyor.
Inside Passage turistik gemiler, yük gemileri, feribotlar, tankerler, balıkçı tekneleriyle dolu capcanlı bir geçit… Hava nispeten ılık. Arka planda Alaska’nın karakterini yansıtan sivri zirveler boy gösteriyor. Kar ve buz yine var ama daha az. Ancak yükseklerde yer bulabilmişler kendilerine.


Haines
Pırıl pırıl bir güne açıyoruz gözümüzü. Gündüz konaklayacağımız Haines, aslında eski bir fiyort olan Chilkoot Körfezi’nin girişinde hepi topu 2,500 kişinin yaşadığı bir kent. 1880’de John Muir’le birlikte Tlingitleri ziyarete gelen bir misyoner tarafından kurulmuş. Girişi adalarla kaplı. Şaman’ın anlattığı efsaneye göre bunlar, Prens Kartal’ın evine dönerken açıkdenizin üzerinde kanat çırpmaktan yorulduğunda dinlenebilmesi için üzerindeki ağaçlarla birlikte yaratılan adalar.
Gemimizin rıhtıma yanaşmasının ardından Chilkoot Nehri’nin denize döküldüğü halicin kıyısında başlıyor gezimiz, yağmur ormanının yanıbaşında… Ağaçların tepelerini görmek için kaldırınca başım dönüyor. Her yerde ayıların en vahşisi boz ayılara dikkat edilmesini belirten uyarılar var. Kıyıda, taşların üzerindeki denizaslanı leşi, saatte 50 kilometre hızla koşabilen bu ayıların ne kadar yırtıcı olduklarının kanıtı sanki. Sesimizi duyunca ağaçların arasına kaçmış olmalı. Zaten uyarılarda mümkün olduğunca ses çıkararak yürümemiz öneriliyor. Eğer karşılarına aniden birisi çıkarsa saldırganlaşıyorlarmış. Ama uzaktan ses duyarlarsa tası tarağı topluyorlarmış.
Chilkoot Nehri de Alaska’daki diğer nehirler gibi somon üreme alanlarından. Her yıl yaklaşık 200,000 somon geliyormuş buraya. Sözü, Kızılderililerin temel besin kaynağı olduğu için somonlar hakkında çok şey bilen Şaman’a bırakalım:


Ölüme Yolculuk
“Pasifik’in Alaska kıyılarında yaşayan yetişkin kral somonu, köpek somonu, kızıl somon, gümüş somon ve pembe somon haziran gelince heyecanlanır. Atalarından miras kalan altı milyon yıllık bir heyecan… Üreme evresine giren her somon soyunun devam etmesi için iç sesini dinler ve uzun bir yolculuğa çıkar. Bir zamanlar beşiği olan, pek yakındaysa mezarı olacak akarsulara doğru… Bu yolculukta dünyanın manyetik alanı onlara kılavuzluk eder. Nehirlere girmek için uygun zamanı denizde beklerler. Katil balinalar, denizaslanları, denizsamurları, kürklü ve halkalı foklar için bayram olur bu. Tabii insanlar için de… Balıkçı tekneleri ambarlarını tıka basa doldurur. Denizdeki ölümden kaçarak nehre girebilenler için bu sefer bin bir tehlikeyle dolu başka bir yolculuk başlar. Hafife alınacak bir yolculuk değildir bu. Yaklaşık üç ay süren, akıntılarla, çağlayanlarla, keskin dişli yırtıcılarla, balıkçılarla dolu çok tehlikeli bir yolculuk. Hem de aç biilaç… Çünkü somonlar üreme döneminde nehirlere girdikten sonra yemeden içmeden kesilir. Bu yüzden de ancak kepçe, çarpma ya da dalyan yöntemiyle avlanabilirler. Gelişmiş koku alma duyuları sayesinde hayranlık verici bir isabetle yıllar önce doğdukları yeri bulurlar. Tam da bedenlerindeki enerji tükenmek üzereyken.
Nehrin üst havzasına geldiklerinde etraflarında erkek somonlar itişip kakışırken dişiler son bir gayretle nehir yatağındaki -veya göllerin sığ sularındaki- çakılları kuyruklarıyla, yüzgeçleriyle kazmaya başlar. Derinlik yarım metreye ulaşınca bezelye iriliğinde, kavuniçi renkteki yaklaşık 400 yumurtayı çakılların arasına bırakırlar. Hemen arkasından da erkekler yumurtaları döllemek için yarışır. Dişi biraz ilerde aynısını tekrarlar. Erkek somonlar da… Bu tören her bir dişinin bedenindeki binlerce yumurtayı dökene kadar sürer. Yorucu yolculuk, çakılları kazma çabaları ve açlık hem dişiyi bitap düşürmüştür hem erkeği. Ve on gün içinde canlarının son kırıntısını doğdukları yerde suya teslim ederler3.
Somonlar bölgeye yalnızca yumurtalarıyla değil bedenleriyle de hayat taşır. 200’den fazla tür onlarla beslenir; ayı, kurt, kuzgun, kartal, ördek, martı, kunduz, böcekler… Bu hayvanlar sayesinde binlerce ton somon ormanın derinliklerine taşınır. Çürüyünce ağaçların aradığı gübre olurlar. Somonlar deniz esaslı azotun yüzde 80’ini sağlar. Bu sayede ağaçlar diğer yerlerdekilere göre üç kat fazla büyür.
Yavrular yaklaşık üç ay, boyları 2,5 santime ulaşana kadar çakılların arasındaki çukurlarda yumurta kesesinin içinde kalırlar. Kendi başlarına beslenecek büyüklüğe ulaştıklarında yumurtalar çatlar. Yavrular bir-iki yıl boyunca tatlı suda minik balıklar ve böceklerle beslenirken serpilirler. Sonra sınırsız zenginlikle dolu denize göçmek için nehrin ağzına, tuzlusuyla tatlısuyun karıştığı yere gelirler. Boyları 12-13 santime ulaşmıştır. Yalıçapkınlarından, tarakdiş ördeklerden canlarını kurtaranlar, metabolizmaları tuzlusuya alıştıktan sonra okyanusa açılır. Denizdeki başlıca yiyecekleri olan karabalıklar ve ringalarla beslenerek büyürler. Örneğin kral somonu, besin dolu sularda yılda bir-iki kilo alarak sekiz-dokuz kilo ağırlığa ulaşır. Genellikle altı yaşına girdiklerinde anne ve babalarının çıktığı yolculuğa onlar da çıkar ve doğdukları yerde ölürler. Somonların binde birinin tekrar doğduğu yere ulaşabildiğini hatırından çıkarma!..”
Haziranda Alaska’da rüzgâr, denizi o koca kepçesiyle karıştırırken çılgın plankton patlamalarıyla dev aşevinde ziyafet sofrası kurulur ve herkes yerini alır.
Hava Gibi, Su Gibi…
“Somon soluduğumuz hava, içtiğimiz su kadar değerlidir. Hele iç kesimlerde yaşayan akrabalarımız için… Kızakları çeken köpekler için de önemlidirler. Çünkü rengeyiği, balina, fok eti gibi o da temel kış besinlerindendir. Yazın sonuna doğru bir telaş, bir şenlik başlar yerliler arasında. Yaşlısı, genci eline zıpkın, kepçe, ağ alan herkes su kenarına gider. Tatlısuya girince söğüt dallarından yaptıkları tuzaklarla, daha derin sularda balık çarklarıyla yakalayabildikleri kadar somon avlarlar. Kadınlara gelir sıra. Başları kesildikten sonra filetosu çıkarılan balıklar ahşap askılara takılarak tütsülenir. Bu yöntemin binlerce yıldır uygulanıyor olması ilginç değil mi?”
Somon, yerliler kadar sonradan gelen beyazlar için de çok önemli bir gelir kaynağı olmuş. İlki 1878’de kurulan balık işleme fabrikalarının sayısı 10 yıl içinde 37’ye çıkmış. Avlanan miktar üreme hızını aşınca 1900’de ilk kısıtlamalar başlamış. Önce balık konservesi fabrikalarına kuluçkahane zorunluluğu getirilmiş. 1922’den itibaren de avcılık lisansa bağlanmış. Günümüzde yıllık 150,000 dolar karşılığı alınan lisansla endüstriyel balıkçılar yaklaşık 100 gün süreyle günde 15 ton somon avlayabiliyor.
Birleşik Devletler’in en büyük iki balıkçılık filosu bu eyalette. Ülkenin balık ihtiyacının yüzde 55’ini Alaska’daki denizler, nehirler, göller karşılıyor. Başta somon olmak üzere, karides, ringa, karabalık, kömür balığı, pisi balığı, yengeç… Günümüzde yıllık üretim yaklaşık 2,5 milyon tona ulaşıyor. 3 milyar dolar değerindeki ürünün yarısı balığa doymak bilmeyen Japonların midesine gidiyor. Avcılığın sıkı biçimde denetlendiği söylense de zavallı somonların bu kırıma uzun süre dayanabileceğinden ciddi şüphe duyanlar var.
Küresel ısınma somonları da olumsuz etkiliyor. Hem de ciddi biçimde. Soğukkanlı oldukları için suyun sıcaklığı onlar için hayati öneme sahip. Son yıllarda sıcaklığı artan deniz suyuyla baş etmeye çalışırken nehirlerde kullanmak üzere depoladıkları yağı daha denizde yakmaya başlamışlar. Güçleri nehirde tırmanmaya yetmediğinden üreme bölgelerine ulaşamadan yarı yolda ölüyorlarmış. Ayrıca bakteri ve mantar saldırılarına karşı da dirençlerini kaybediyorlarmış. Vay onları umutla bekleyen ayıların, kartalların, kurtların, ağaçların haline! Bunların yanısıra deniz suyunun ısınmasıyla somonların yaşadıkları bölgelerde ton balıkları ve uskumrular görülmeye başlamış; somon yavrularını yemeye bayılan türler… Bu yüzden somonlar her yıl biraz daha kuzeye çekiliyorlarmış.

Beyaz mı Kel mi?
Öğleden sonra şehrin diğer tarafındaki Chilkat Nehri’nde botla dolaşırken sık sık karşımıza çıkan kartallar sayesinde bizim kuzgun ortalıkta görünmediği için Şaman şakıyor: “Bu bölge ABD’nin devlet mühründe yer alan kel kartalların üreme alanıdır4. Çünkü burada şartlar uygun; yuva kurabilecekleri gür ağaçlar, beslenmek için bol somon, yavruların ilk uçuş denemeleri için geniş otlaklar… Bir tür deniz kartalı olan kel kartalların yaklaşık 25,000’i bu bölgede yaşar. Onlara ‘kel’ derler fakat kanat genişliği iki metreyi geçen, ağırlığı altı kiloya ulaşan, kafaları beyaz tüyle kaplı bu kartallar akbabalar gibi kel değildir aslında. Yeni kuşaklar bilmez ama eski İngilizcede ‘beyaz’ anlamına da gelen bald kelimesinden gelir adları; ‘beyaz’ unutulmuş, ‘kel’ kafalarına yapışıp kalmıştır. Ömür boyu tekeşli yaşayan kel kartallar hep aynı yuvaya gelir ve her yıl biraz daha büyütürler yatak odalarını. Zamanla iki tona ulaştığı olur yuvanın ağırlığı.” O sırada havada birbiriyle kapışan iki kartalı gösterince Şaman gülmeye başlıyor: “Kel kartalların çiftleşme gösterisidir bu, telaşlanma!” En az kendileri kadar etkileyici bir gösteri… Çift, yüksekte uçarken pençelerini birbirine kenetliyor. Sonra taklalar atarak düşmeye başlıyorlar. Eşinin bileğini sıkıca kavrayarak havada uçan trapezciler gibi… Ve yere yaklaşırken ayrılıp tekrar yükseliyorlar. Bir kez, üç kez, beş kez… Genelde iki yumurta yumurtlayan kartalların yavruları dev yuvadan tam da somon akınına rastlayan günlerde uçuyormuş.
Kel kartalların avlanmaları da kendileri kadar etkileyici: Şaman’ın anlattığına göre yaklaşık 50 kilometre hızla uçarken suyun altındaki balığı 1,500 metre uzaktan görebiliyorlarmış. Pike yaparken hızları 150 kilometreyi buluyormuş. Ve suyun görüntüyü kırma özelliğini de hesaba katarak şaşmaz bir isabetle avı pençeleriyle yakalayabiliyorlarmış. Eğer balık kendi ağırlığının yarısı kadarsa (2,25 kg) kolayca havalanabiliyorlarmış. Ama büyükse uçmak için hiç uğraşmadan dev kanatlarını kürek gibi kullanarak en yakın yerde karaya çıkıyorlarmış. Yarısı yenmiş somonu birbirinden kapmaya çalışan kel kartalları nefes almadan seyrediyoruz. Sonunda baskın bir kartal parçalanmış balığı kapıp uzaklaşıyor. Biz de belleğimizdeki görüntülerle…


Tarih Öncesi…
Nehirdeki seyrimize devam ederken uzun otların arasından iri bir vücut çıkıyor ortaya. Şaman hemen aydınlatıyor: “Yaşayan geyik türlerinin en irisidir sığınlar. Yükseklikleri ve boynuzlarının eni iki metreye varan, ağırlıkları yarım tonu bulan sığınların tarih öncesi dönemden kaldıkları söylenir. Yarı sucul olduklarından kilometrelerce yüzebilir, suyun altında on dakika kalıp yosun yiyebilirler. Şeffaf ikinci gözkapakları sayesinde yiyeceklerini suyun altında çok rahat görebilirler. Boyun yapıları otlamaya uygun olmadığından çoğunlukla titrek kavak, akçaağaç, köknar ve söğüt filizleriyle beslenirler. Geniş ayakları sayesinde yazın bataklıklarda, kışın kar üzerinde çok rahat dolaşırlar. Kuzey Amerika evidir onların. Yanında neyse ki yavrusu yok. Yoksa saldırganlaşabilir bu ağırbaşlı geyik.”
Sığın geyikleri de küresel ısınmadan nasibini alanlardan. Kışlar yumuşak geçtiğinden ölmeyen asalaklar bu ilginç hayvanlar için ciddi sorun. Beyne ve karaciğere yerleşen parazitler, keneler hayvanı içten içe kemiriyormuş. Sonuç bağışıklık sisteminin çöküşü ve ölüm…
Rüyada gibi dolaştığım sakin ve huzurlu Haines’den akşamüstü ayrılıyoruz. Kütüphanesiyle övünen kentte aklım kalıyor. “Acaba bir yaz boyu burada doğayla baş başa kalabilir miyim?” diye sormadan edemiyorum Şaman’a. “Neden olmasın?”
DİPNOTLAR
1. Günümüzde Glacier Bay’e girebilecek günlük gemi sayısı sınırlı ve rehber olarak bir park görevlisinin gemide bulunması zorunlu.
2. 1300 ile 1870 yılları arasında Avrupa ve Kuzey Amerika’da hüküm süren soğuk dönem. 1600 ile 1800 arasındaki yıllar en soğuk dönem olarak biliniyor. Alaska’dakiler başta olmak üzere Kuzey Yarıküre’deki buzullar Küçük Buz Çağı’nın sona ermesinden bu yana durmadan erimekte.
3. Araştırmalar, Pasifik somonlarının hepsinin yumurtladıktan sonra öldüğünü gösterirken Atlantik somonlarının yüzde beş-onunun tekrar denize döndüğünü ve iki-dört kez daha yumurtlayabildiklerini kanıtlamış.
4. ABD-Kanada sınırını geçer geçmez aynı kartalın ‘kanada kel kartalı’ adını alması hayli gülünç değil mi? (yn)
Leave a Reply