KUZEY ATLANTİK’TEKİ HAZİNE ODASI: İZLANDA ( BÖLÜM 5 )

Tabiatın Ta Kendisi

Y

elesi uçuşan doru atın sırtında tüy kadar hafif hissediyorum kendimi. Nehir gibi akan buzullarda serinledikten, karlı dağlarda soluklandıktan, serin göllerde yıkandıktan, yemyeşil çayırlarda şenlendikten sonra deniz kıyısına iniyoruz. Bir adam ve çocuklar… Gözlerinden anne şefkati okunan bir fokun denizden fırlattığı çeşit çeşit balık ve denizkabuklusunu topluyorlar. Garip bir manzara. Yanlarına yaklaşınca fok suda kayboluyor. Mahzunlaşan çocuklar geri dönmesi için yalvarıyor. Adam da... Merakımı “o fok bir zamanlar eşimdi,” diyerek gideriyor. İzlanda’nın Hazine Odası olduğu kadar bir masal ülkesi de olduğunu artık öğrendiğim için yadırgamıyorum. Atı, kıyıya vuran kelplerden birisine bağladıktan sonra kıyıda yürüyoruz.

Önümüzde sonsuz bir huzur. Tabiat Ana’nın dalgalanan saçlarına benzeyen çayırların arasında, göz alabildiğine... Sis bastırırken huzur koyulaşıyor, elle tutulur hale geliyor.

“Çoğu İzlandalı gibi çiftçiyim ben de. Bir akşam kıyıda dolaşırken içinden kahkahalar yükselen bir mağaranın ağzında buldum kendimi. Hemen girişte bir sürü fok derisi, içeride gülüp oynayan, dans eden kızlar… Derilerden hoşuma giden birini alıp eve döndüm, sandığa koyup kilitledim. Sabah olunca merakıma yenik düşüp bir kez daha gittim mağaraya. Girişindeki kayaya oturan güzeller güzeli bir kız hıçkırarak ağlıyordu. Meğerse bir selkie imiş, yani karadayken derisinden çıkıp insan olan foklardan biri. Eve götürdüğüm onun derisiymiş ama söyleyemedim. İlk bakışta aşk bu olsa gerek. Tir tir titriyordu. Hemen paltoma sardım, eve gidince ateşin karşısına oturttum. Birkaç gün sonra hem eve alıştı hem bana. Zamanla bakışlarındaki hüzün azaldı. Hatta yemeğe, bahçe işlerine yardım etmeye bile başladı. Çok geçmeden evlendik, çoluk çocuğa karıştık. Görünüşte mutluydu ama bir şeylerin yolunda gitmediğini hissediyordum. Çünkü sık sık gözleri buğulanıyor, o zaman kıyıya iniyordu. Bir seferinde takip ettim. Taşlara oturmuş, gözyaşlarını denize akıtıyordu. Yanına gidip başını okşayınca, denizdeki kovuğunu özlediğini ama zamanla alışacağını söyledi. Bir daha da lafını etmedi.

Denizin kudurduğu bir gün kayığıma bakmak için telaşla evden çıkarken sandığın anahtarını yastığın altından almayı unutmuşum. Karım da yatağı düzeltirken bulmuş. Yıllardır içinde ne olduğunu merak ettiği sandıkta derisiyle karşılaşmış. Eve döndüğümde sandık açıktı. Korktuğum başıma gelmişti… Seslendim ama soğuk duvarlardan başka cevap veren olmadı. Bahçede koyunlarla oynayan çocuklarımıza sordum. ‘Sizin gibi yedi tane çocuğum da denizde beni bekliyor. Gitmek zorundayım,’ demiş. Hepsini öpüp kokladıktan sonra derisinin içine girip suya dalmış. Çok üzüldüm tabi. Kederimi çocukların üzerine titreyerek yatıştırdım. Ne zaman denize açılsam gözlerinden yaşlar akan bir fok gelir kayığın yanına. Ve o her geldiğinde büyük bir balık takılır oltama. Biraz önce çocuklara balık atan da oydu. Aç kalmasınlar diye…” Adamcağızın mahzunluğu bana da bulaşırken atım sabırsızlanıyor. Kişnemesinden anlıyorum. Kolu kanadı kırık çiftçiyle vedalaştıktan sonra dorunun sırtına atlıyorum bir kez daha. 15-20 dakika sonra vardığımız kasabada bizimkilerle karşılaşıyorum. Bibba yüzümdeki düşünceli ifadeyi görünce “o kadar da kendini kaptırma,” diyor, “ne de olsa masal.” “İstersen atıma sor, şahidimdir.” “Hayal gördün herhalde, ne atı?” diyor gülerek. Arkama dönüyorum ki atın yerinde yeller esiyor. Masal ülkesinde olduğumuzu hatırlayınca susuyorum.

Foklar da İzlanda folklorunun kahramanlarından.
İzlanda haritası.

Talihli Leif

İzlanda’nın en yaşlı dağlarının bulunduğu, derin fiyortlarla oyulmuş Kuzeybatı Yarımadası’na giden yol sağımızda. Adaya ilk gelenlerin ve daha sonra Grönland kâşifi olarak tanınan Kızıl Erik’in babasıyla gelip yerleştiği yarımada… Kısıtlı zaman yüzünden yarımadaya sapmadan devam ediyoruz. Keşke gidebilsek ama zaman insanın isteğine göre uzamıyor ki… Önümüzde sonsuz bir huzur. Tabiat Ana’nın dalgalanan saçlarına benzeyen çayırların arasında, göz alabildiğine… Sis bastırırken huzur koyulaşıyor, elle tutulur hale geliyor. Fısıltının bile onu incitmesinden ürktüğümüz için susuyoruz.      

Güneye inerken hava hızla soğuyor ve Bibba sisin içinde zar zor seçilen toprak yola sokuyor bizi. Yağmur başlarken anlatıyor: “İzlandalılar denizi hiçbir zaman engel olarak görmedi. Çünkü varlıklarını ona borçlular. Deniz yeni yurtlar, yeni hayatlar verdi onlara. Eminim hangi adalının damarını kessen tuzlusu akar. Bu coğrafyada bereketli olan toprak değil deniz olduğu için çiftçilik bile yapsalar bir ayakları hep denizdedir. Ona güveneni aç bırakmadığını bilirler. Ama gün gelir deniz hayat da alır. Gücenmezler, İzlanda atasözündeki gibi ‘alan da deniz, veren de,’ deyip hazmederler başa geleni. İskandinav mitolojisindeki deniz tanrıçası Ran’ın okyanus tabanındaki yatağına, Ran-bedr’e girip onunla birlikte olmaktan hiç şikâyet etmezler.

Çoğu İzlandalının ruhu keşif tutkusuyla yanıp tutuşur. Bu özelliklerini ataları Vikinglerden almış olsalar gerek. Nedeni ister kaçış olsun ister sürgün ya da merak… Zaten bu topraklara da benzer nedenlerle gelip yerleşmedi mi çoğu? İşte şimdi onlardan birinin yaşadığı yere gidiyoruz; Grönland kâşifi Kızıl Erik’in Egilsstadir’deki çiftliğine. Hafızam yanıltmıyorsa MS 979’du. Bir kabile reisinin kızıyla evlendikten sonra Erik toprağı daha verimli olan bu bölgeye göçtü ve çiftliğini kurdu. Ertesi yıl bir oğlu oldu; Amerika’yı keşfeden ve Hıristiyanlığın Grönland’da yayılmasına önayak olan Leif Eiriksson; Talihli Leif. Burada zor koşullarda yaşamayı, mücadele etmeyi öğrendi Leif. Babasının sürgüne gönderilmesine ve Grönland’ı keşfetmesine yol açan cinayetler burada işlendi. O sürgündeyken aileye sahip çıkmayı, liderlik etmeyi de burada öğrendi. Ailesiyle Grönland’a göçerken denizin aksi yüzüyle tanıştı ama yılmadı. Çünkü babasından okyanusun suyuna gitmeyi öğrenmişti. Amerika’yı hep Kolomb’un keşfettiği söylenir ama ondan yaklaşık 500 yıl önce Yeni Dünya’ya ilk o ayak bastı.

Duvarları turba keseklerinden yapılmış, çatısı toprak kaplı bir çiftlik evinin yanında duruyoruz. Bacasından duman tütüyor. Kapıyı örgülü sarı saçlı bir kız açıyor. Beli iple sıkılmış toprak renginde uzun bir elbise giymiş. Kendisini Freydis olarak tanıtıyor. Talihli Leif’in kardeşi olup olmadığını soruyorum. Gülümsüyor: “Sadece isim benzerliği.” Ateşin başında güzel Viking’den o dönemdeki ev hayatını, silah ve malzemeleri, çiftlikte yapılan işleri öğreniyor, Kızıl Erik’in hayatından kesitler dinliyoruz. Rehberimiz o zamanlar kullanılan malzemeler nedeniyle evlerin ömrünün en fazla 20-25 yıl olduğunu, bu binanınsa çiftliğin bulunduğu tahmin edilen yerde o günün tekniğine uygun inşa edilmiş bir tıpkı yapım olduğunu söylüyor.

Grönland kâşifi olarak bilinen Leif Eiriksson ya da Talihli Leif.
Leif Eiriksson'un Egilsstadir’deki çiftlik evinin tıpkı yapımı

Yine Kuzgun

Bibba’nın bir gece önce öve öve bitiremediği, İzlanda’nın batısındaki Snaefellsness Yarımada’sına akşamüstü giriyoruz. Kuzeydeki ilk yerleşim olan Stykkisholmur’a yaklaşırken cadımız yolun sağındaki tepeye dikkatimizi çekiyor: “ Helgafell; İskandinav tanrısı Thor’a tapanların kutsal tepesi. Eskiden, Hıristiyanlığa kulak asmayıp Pagan kalan İzlandalı yaşlılar ölmeden önce mutlaka burayı ziyaret edermiş. Şimdilerdeyse dilek tepesi olarak biliniyor. Tırmanmıyoruz ama uzaktan da olsa bir kez daha Hazine Odası’na yolumuzun düşmesini dileyip yarımadayı güneye doğru kesen dağ yoluna giriyoruz. Toz toprak içinde giderken dünyada nereye gitsek karşımıza çıkan; sıcağa da soğuğa da, varlığa da yokluğa da uyum sağlayan; zamana bile meydan okuyan kuzgunlar tepemizde dönüyor. Bibba, İskandinav baştanrısı Odin’in Huginn ve Muninn adlı iki kuzgunu olduğunu söylüyor. “Biri hizmetkârı, diğeri postacısıymış. Bu yüzden İzlandalılar bu kuşlara büyük saygı duyar. Ayrıca şahinin gagasından kuşu, kartalın kuyruğundan tüyü, sumrunun yuvasından yavruyu, köpeğin ağzından kemiği alabilen kuzgun zekânın simgesidir onlar için. Çiftçiler kümese dadanıp tavuk çalan kuzgunlara bile ses çıkarmaz. Eğer onu öldürür veya zarar verirlerse başlarının belaya gireceğine inanırlar.”

Dağların arasından çıkıp yarımadanın güney kıyısına inince önümüzde çayırlar, gölcükler, kumsallar ve Atlantik uzanıyor. Hafif esen rüzgâr hepsini tek tek okşuyor, yayılan huzuru bize kadar taşıyor. Geç olmadan Hellnar’daki otelimize kapağı atıyoruz. Oda deniz manzaralı ama gözüm dışarıda. Günbatımını izlemek için yürüyüşe çıkarken Bibba uyarıyor: “Haberin olsun, Snaefellsness bizimkilerin yuvalarından biridir. Dağdaki oyuklar, kuytular ve mağaralar cin, peri, dev, cüce, hortlak, cadı kaynar. Yolda beli mors derisinden yapılmış iple bağlı gri cübbeli, elinde uzun saplı bir kakıçla dolaşan devi görürsen sakın korkma. Bardur bu dağın koruyucu cinidir, çok da yardımseverdir. Zora düşen herkesin yanında biter. Annesi insan, babasıysa dev bir trolldür. Korkarsan, ürkersen, yolunu kaybedersen çekinme, çağır. Güneşin soyunup Atlantik’in serin sularına dalışı herkesi sakinleştirmiş olmalı ki hiçbir kötü niyetli çıkmıyor yoluma. Bardur’la da tanışamıyorum bu yüzden. 

Arzın Merkezine

Sabah yola çıkar çıkmaz telaşla yanardağa doğru giden iki atlı ve bir yayayla karşılaşıyoruz.  Peşlerinde de tepeleme malzeme yüklü iki at… Atlılardan zayıf olanı o kadar uzun ki ayakları neredeyse yere değiyor. İkinci atlıysa kafasında kasket, ağzında pipo sakin sakin takip ediyor diğerlerini. Yaklaşınca durup selam veriyoruz. Yaya olan rehberleri selamı alıyor. Ama uzun boylu atlı, rehbere kaba bir biçimde konuşmayı kısa kesmesini söylüyor. İzlandalı rehber, adamın aksine nazik. Özür dileyerek aceleleri olduğunu söylüyor. Bu insanları bir yerden gözüm ısırıyor ama çıkaramıyorum. Acaba gelirken havaalanında mı karşılaşmıştık? Yoksa kaldığımız otellerden birinde mi?

O an uzaktaki yanardağın zirvesinde çakan şimşekle Jules Verne’in Arzın Merkezine Seyahat’inin kahramanları çocukluğumdan çıkıp geliyor: Uzun boylu, sabırsız ve aksi adam, Ortaçağ’da yaşamış bir simyacının yazdıklarına dayanarak Snaefellsjökull Yanardağı’nın kraterinden dünyanın kalbine inebileceğine inanan Alman mineral bilimci Otto Lidenbrock. Diğer atlı, Almanın yanında çalışan kıza âşık olan ve bu yolculuğun ‘dolu ve en ufak bir darbeyle ateş alabilecek bir tüfeğin namlusundan aşağı inmek’ olduğunu düşünen yeğeni Axel. Yayaysa rehber Hans Bjölk. Uzaklaşırlarken bilimadamının homurdanmaları nal seslerine karışıyor. “Umarım Akdeniz’e çıktığınızda karşılaşırız,” diye bağırıyorum arkalarından. Bay Lidenbrock atını zınk diye durdurarak söylediklerimi tekrarlamamı istiyor. Kitabın sonunu söylersem yolculuğun heyecanının kalmayacağını fısıldayan Bibba’ya hak veriyorum: “Umarım bir gün Akdeniz’e gelirsiniz de karşılaşırız,” diye sesleniyorum bu kez.

Snaefellsjökull Yanardağı, Jules Verne’in kahramanlarının Arzın Merkezine Seyahat’e başladıkları dağ. Şimdilerde yeni bir inanç eğilimi olan New Age gruplarının gözbebeği.

 

Buzulun altında patladıktan sonra çökerek dev bir kalderaya dönüşen Snaefellsjökull Yanardağı yaklaşık 1,500 metre yüksekliğinde. 19. yüzyılda tırmanmak için popüler bir yer olan dağın üç zirvesi var. İkisi çıplak, üçüncüsüyse yaz kış buzla kaplı. Geçen yüzyılda zirvelerden birisinden akarak denize kadar inen kurumuş lav nehri dev bir yılana benziyor. Ama pulları çatlaklardan oluşan, halkaları birbirinin üzerine çöreklenmiş taştan, kara derili, kalın bir yılan.

Dağın eteğini takip ederek yarımadanın ucuna ilerlerken denizden yükselen dev kayalar görüyoruz. Üzerlerinde denizkuşları bulut gibi… Boğuk çığlıklar atan alkler, mızıldanan kırmızı ayaklı martılar, cıvıldayan kutup fırtınakuşları. Yarımadanın ucuna gelince Grönland’ı görebilmek ümidiyle gözümü açıklara dikiyorum. Ne gezer? Ufku karartan gri bulutlar önümü kesiyor. Kâh kapkara lavların kâh kadife benzeri yosunlarla kaplı kayaların arasında ilerlerken birdenbire masmavi bir deniz çıkıyor karşımıza. Hem de altın rengi bir kumsalın dudağında. “Aldanma Karayiplere benzemesine, diyor Bibba. “Kış ne zaman soğuk geçse burası buz tutar. Ne de olsa Grönland sadece 162 deniz mili uzakta. Hatta bazan oradan sürüklenen buzdağlarının üzerinde kutup ayısı bile gelir. Zavallının gördüğü ilk ve son yabancı toprak olur İzlanda çünkü hemen vurulur.” Açık denize dalıp giderken İzlanda’nın sıradışı şarkıcısı Björk’ün ülkesi için söyledikleri aklıma geliyor: ‘Sahnenin küçük ama ufkun çok büyük olduğu bir yer.’

Jules Verne'in Arzın Merkezine Seyahat adlı kitabında adı geçen yanardağ: Snaejfajokull

Kıskanç Kolomb

“Sabah Jules Verne’in kahramanlarıyla karşılaşınca anlatmayı unuttum. Vikinglerin batıda yepyeni bir dünya keşfettiğini duyan Kristof Kolomb 1477’de buraya uğradığında ben de akrabalarımı görmeye gelmiştim. Yeni Dünya’da doğan ilk Avrupalı bebeğin annesi Gurdidur Thorbjarnardottir’in dün gece kaldığımız Hellnarlı olduğunu duyunca kıskançlıktan çatlamıştı. Gözünü altın bürümüş kâşifin yüzünü görmeliydin. Zaten arkasına bakmadan o gün döndü. Bir daha da rastlamadım.” Yanardağ geride kalırken Bibba son bir bilgi fısıldıyor kulağıma: Snaefellsjökull şimdilerde yeni bir inanç eğilimi olan New Age gruplarının gözbebeği. Onun önemli bir ‘güç merkezi’ olduğuna inanıyor, tepedeki buzula gelip tefekküre dalıyorlar. Küresel ısınma nedeniyle iyice küçülen buzul tamamen eriyince dağ ‘güç merkezi’ olarak kalır mı kalmaz mı bilmiyorum. Ama eğer gözden düşerse binlerce yıldır burada yaşayan bizimkilerin, korkutacak kimse bulamayacakları kesin. Canlarının sıkılacağından eminim. Fırsat bu fırsat, Bibba’ya takılıyorum: “Sizinkiler de İzlanda’nın her yerine yayılmış, farkında mısın? Nereye gitsek onlardan bahsediyorsun.” “İnsanlarda bu hayal gücü, tabiatüstü güçlere inanma ihtiyacı olduğu sürece hiçbir yerden eksik olmayız,” diye lafı gediğine oturtuyor sevgili rehberimiz.

Yarımadanın kuzeyine dönüyoruz. Bu kıyıdaki Breida Fiyord’u tıklım tıklım ada dolu. Yerel inanışa göre iki şeyi saymak mümkün değilmiş: Gökteki yıldızları ve buradaki adaları. Bence kuşları da eklemek gerek. En büyük koloniye sahip olan yaygın alkler; sayıları milyonlara ulaşan denizpapağanları; saldırıya uğradığında ağızlarından pis kokulu sıvı püskürten kutup fırtınakuşları alımlı kuzey sümsükleri; en başarılı dalgıç ödülünü hak eden dalgıçkuşları; denizde yaşayan tek ördek türü olan yaygın ördekler… Karasırtlısından gümüşüne, karaayaklısından korsanına yedi tür martı; akrabaları denizkırlangıçları, kutup sumruları, yelkovankuşları… Hangisini anlattırmalı ki Bibba’ya? Birini güzellese öbürü eksiklenecek… “Başta burası olmak üzere denizkuşlarının üremesi için en uygun yerlerden biridir İzlanda. Yırtıcı az, yer çok, balık bol, iklim uygun… 25 tür denizkuşu adada sürekli yaşarken 29 tür de üreme döneminde birkaç aylığına uğrar İzlanda’ya. Aralarında 6-7 bin kilometre uzaktan gelen de var, 20-25 bin kilometre kat eden de.”

Her yıl Antarktika'ya gidip gelerek toplam 50 bin km kateden kutup sumrusu.
Uzun yolculuğa dayanmak için günde 40 bin lokma yiyen çulluklar.

Çığlık Çığlığa

Yarımadanın kuzeyinde yaz kış kuzeyli rüzgârlarla yıkanan Olafsvik kasabasına ulaşıyoruz. Bibba, 17. yüzyılda kurulan kasabanın ülkenin en eski ticaret merkezi olduğunu söylüyor. Parıltılı günlerinden uzak kasaba şimdilerde gösterişsiz bir balıkçı limanı ama yine de yarımadadaki en büyük yerleşim. İzlandalı balıkçılar çok vefalı: Yaşlanan ekmek teknelerini çürümeye terk etmiyorlar. Tertemiz boyayıp karada uygun bir yere yerleştiriyorlar. Çünkü onlar denizci. Bir tanesi de burada karayolunun kenarında duruyor. Pırıl pırıl… Çoğu kasabanın meydanında tekne heykeli var zaten. Hayatlarını onlara borçlu olduklarını hiç unutmuyorlar.

Kasabanın yakınındaki bataklığın üzerinde yüzlerce kutup sumrusu uçuşuyor. Bibba, İzlanda’da yılan olmadığını, bu yüzden de sumruların bataklıktaki sazların, otların arasında güvenle yuva kurduklarını söylüyor. Ana babalar hiç yorulmadan yavrularına balık taşıyor. Sanki günlerdir aç hepsi. Neredeyse yetişkin kadar iri yavrular yerlerini belli etmek için çığlık çığlığa bağırıyor. Fotoğraf çekmek için bataklığa yaklaşınca tedirgin olan birkaç ana baba tiz sesler çıkararak kafama pike yapıyor. Gerileyince zararsız olduğuma karar verip denize yöneliyorlar. Bataklıkla denizi ince bir dil ayırıyor. Ok gibi suya dalıp ağızlarında kıvranan bir balıkla çıkıyorlar. Doğru yavruya… Ama o ne? İki korsan martı anneye saldırıyor. Cenbiye1 gibi gagalar, sivri pençeler… Kutup sumrusu ağzındaki balıkla kaçmaya çalışırken birisi zavallıyı kuyruğundan yakalıyor. Can havliyle bağırınca sumrunun ağzındaki balık düşüyor. İkincisi balığı kaparken diğeri bırakıyor kuyruğu, takılıyor korsan arkadaşının peşine. Paçayı kurtaran sumruysa nefes nefese söyleniyor: “Bir daha burada yuva kurarsam…”

Bibba anlatıyor: “Kutup sumruları iyi dalamadıklarından sığ sahilleri tercih ederler. Haziranda gelip iki-üç yavru büyüttükten sonra sonbaharda 25 bin millik Antarktika yolculuğuna çıkarlar. Bu yolu her yıl iki kez kat etmeleri nedeniyle gün ışığından en fazla yararlanan hayvan türü olarak bilinirler.” O esnada kutup fırtınakuşları çıkıyor ortaya. Sevgili rehberimiz, “Söylemeyi unuttum. İzlandalı balıkçılar için bu kuşlar dokunulmazdır. Bir tanesini bile yakalamazlar çünkü ölü denizcilerin onların bedeninde hayat bulduğuna inanırlar.” Bir anda fırtınakuşlarına başka gözle bakmaya başladığımı fark ediyorum.

Sumruları yavrularıyla baş başa bırakıp tekrar yola düşüyoruz. On dakika sonra karşımıza bir lagün çıkıyor. Denizi lagünden ayıran kıyı okunun üzerinde balonlu denizyosunları sere serpe uzanmış. Sarımsı kahverengi, neredeyse iki metre uzunluğunda sert, meşinsi enli şeritler halinde… Sabırla denizin yükselmesini bekliyorlar. Lagün tarafına geçince uzun gagalarıyla çamurda kurtçuk arayan çullukları görüyoruz. Bibba, onları bekleyen 10 bin kilometrelik yolculuğa çıkmadan önce ağırlıklarını iki katına çıkarmaya çalıştıklarını söylüyor. “Bunun için bir günde yaklaşık 40 bin lokma yerler. Her lokma değerlidir. Yoksa kanatlarını çalıştıran kaslar  o uzun sefere dayanamaz. Yağ depolamak için iç organlarını küçülttüklerini bilmem duydun mu? Şu ilerdekiler de kumkuşları, kızılbacaklar, poyrazkuşları.”

Tekrar dağ yoluna sapıp güneye indikten sonra geriye dönüp Snaefellsnes Yarımadası’na bakıyorum. Fiyortlar, etkileyici volkanik tepeler, nefes kesen kumsallar, gür çayırlar, zengin sulak alanlar, ilginç lav akıntıları, pırıl pırıl parlayan buzullar… Ve usta bir ressamın paletinden taşan renkler; kükürt sarısı, kar beyazı, yosun yeşili, kömür karası, altın sarısı, karayip mavisi… Sanki bütün renklerin hoş tonlarını burada bir araya toplamaya niyetlenmiş Tabiat Ana.

Reykjavik yolunda Mosfellsbaer’den geçerken İzlanda’da 20. yüzyıl başında kırsal kesimdeki günlük hayatı bizim Yaşar Kemal gibi tatlı tatlı anlatan Nobelli yazar Halldór Laxness’e2 selam yolluyoruz. 

İzlandalı balıkçılar çok vefalı: Yaşlanan ekmek teknelerini çürümeye terk etmiyorlar. Tertemiz boyayıp karada uygun bir yere yerleştiriyorlar. Çünkü onlar denizci.

Tüten Körfez

Başkente yaklaşırken Bibba, jeotermal kaynaklardan çıkan buhar nedeniyle buraya Reykjavik yani Tüten Körfez adının verildiğini söylüyor. En kuzeydeki başkent olma özelliğini taşıyan kentte okuma yazma bilmeyen yokmuş, onun yalancısıyım. 871’de Hjörleifur ve Ingolfur adlı iki kankardeşin İzlanda’ya geldiğini anlatıyor. Niyetleri yerleşmekmiş. Ingolfur adanın güneyinde karaya çıkmış. Kışı geçirdikten sonra daha uygun bir yer bulmak için denize açılmış. Pagan adetlerine göre yerleşeceği yeri belirlemek için kabile reisinin otoritesinin sembolü olan uzun arkalıklı koltuğunu denize atmış. Bütün güney sahilini aşan koltuk sonunda bugün başkentin banliyösü olan Kopavogur’da karaya vurmuş. Ingolfur buhar tüten sakin bir liman bulunca sevinmiş. Kurduğu çiftlik de Reykjavik’in temeli olmuş.

Reykjavik jeotermal enerji sayesinde belki de dünyanın en temiz başkenti. Sisin içinden sıyrılan çiçeklere benzeyen çoğu iki katlı renkli evleri yaz gelince 22 saat günışığı sularmış. Şehrin sırtını dayadığı tepede kurulu olması nedeniyle neredeyse her yerden görülebilen Hallgrims Kilisesi başkentin en fazla ilgiyi gören binalarından. Mimarı, bir tür lav akıntısının soğuması sırasında ortaya çıkan bazalt sütunlardan esinlenerek çizmiş kilisenin planını. Önündeki parka da İzlanda Meclisi Althing’in kuruluşunun bininci yıldönümü olan 1930’da ABD tarafından hediye edilen Amerika kâşifi Leif Eriksson’un heykeli yerleştirilmiş.

Kordon boyunda pırıl pırıl parlayan bir gemi karşılıyor. Paslanmaz çelikten, sembolik… Herkes ona bir Viking gemisi gözüyle bakıyor. Ama bana, mitolojide güneşi sembolize eden üç dişli mızrak figürleri nedeniyle, Erken Bronz Çağı’nda yaşayan İskandinavların incecik altın levhadan yaptığı ‘Güneş Gemileri’ni çağrıştırıyor. Kopenhag Ulusal Müzesi’ndekiler gibi… Heykelin adı da zaten ‘Güneş Yolcusu’. Heykeltıraş J. G. Arnason’un gemisinin içindeki yolculara göz atıyorum: Keşfedilmemiş toprakların gizemi, yolculuk, umut ışığı ve özgürlük. Onlara rehberlik edecek kutsal güneşe doğru bir an önce yola çıkmak için sabırsızlanıyorlar sanki. Lösemiden muzdarip heykeltıraşın ömrü ne yazık ki eserinin dikilmesini görmeye yetmemiş. Ölümünden bir yıl sonra 1990’da Reykjavik’in kuruluş yıldönümünde yerini almış heykel. Söylendiğine göre o günkü yolcular arasında sanatçının yaratıcılığı da varmış.

Başkentin kordonunda keşfedilmemiş toprakların gizemini, yolculuğu, umut ışığını ve özgürlüğü simgeleyen Güneş Yolcusu heykeli.
Hallgrims Kilisesi’nin planı lav akıntısının soğuması sırasında ortaya çıkan bazalt sütunlardan esinlenerek çizilmiş. Önündeki de Amerika kâşifi Leif Eiriksson heykeli.

Morina Aşkına

Sırada eski bir buzhaneden dönüştürülen Viking Denizcilik Müzesi var. Sergilenen ilginç malzemelerle, gösterilen filmlerle ülkenin denizcilik, balıkçılık ve gemi inşa geçmişinin belleği sanki. Girer girmez daha önce hiçbir denizcilik müzesinde rastlamadığım bir sergi karşılıyor: İzlanda’nın Balıkçı Kadınları. Belgesellerde kadınların daha 10. yüzyıldan itibaren erkeklerle omuz omuza balık avladığını, temizlediğini, tuzladığını, tekne ve fabrika yönettiğini görüyoruz. 18. ve 19. yüzyıllarda filonun üçte biri kadınların işlettiği teknelerden oluşuyormuş. Şimdilerde bu oran yüzde 10 ama yine de sanayileşmiş ülkelerin hepsinden yüksek. Bir başka salona geçiyoruz. Serginin adı Yoksulluktan Varsıllığa. 20. yüzyılın başındaki balıkçı tekneleri, kulübeleri, giysileri, av aletlerinden şimdiki tersanelere, elektronik cihazlara, fabrikalara… Üçüncü salondaki serginin adı Morina Aşkına. ‘Tilkinin kırk hikâyesi varmış, kırkı da tavuk üstüneymiş,’ deyişindeki gibi İzlandalıların Denizcilik Müzesi’ndeki sergilerin hepsi balık ve balıkçılık üstüne. Yaşamını sürdürebilmek için temel dayanağı deniz ve balık olan bir ülke için hiç de garip değil. Bir salonda da 1958-1976 yılları arasında İzlanda’nın morina uğruna Kuzey Atlantik’te İngiltere’yle giriştiği mücadele anlatılıyor. Son salon çocuklara yönelik işlik: Maketler, resimler, öyküler… Müzenin dışındaysa Odinn adındaki Sahil Güvenlik botu gezilebiliyor; Morina Savaşı’nda büyük emeği geçen gazi.

Otele dönerken Reykjavik Kültür Gecesi Festivali’nin göbeğine düşüyoruz. Kalabalıkta Bibba’yı kaybediyoruz. Geceyi beklemeden konsere başlayanlar, dans edenler, kukla oynatanlar, atalarının yaşam tarzını canlandıranlar… Ve maraton. Sağlamından engellisine, ev kadınından rahibine, belediye başkanından temizlik işçisine herkes katılıyor. Etkinlikler bardaktan boşanırcasına yağan yağmurun altında hiç durmuyor. Yağmurluğunu giyen, şemsiyesini açan, hiçbirine itibar etmeyip sırılsıklam olanlar… Herkes festivalin tadını çıkarıyor; giydikleriyle, yaptıklarıyla başkentin soğuk, kasvetli havasını renklendiriyor, ısıtıyorlar. Ana caddede yürürken bir başka cadıyla kocası çıkıyor önümüze. Ama bunlar Bibba’yla kıyaslandığında dev boyutlarda ve çok çirkin. Bizimki onların yanında Venüs. Tam Bibba’yı görüp görmediklerini soracakken cadımız yanımızda bitiyor. Festivale katılmak için gelen kız kardeşiyle eşiymiş gördüklerimiz, tanıştırıyor. “Ama onlar çok iri!” “Cinlerin, perilerin işine akıl sır ermediğini bilmiyor musun?” diye cevaplıyor. Bu arada üzerinde palto olan ama ayakları çıplak bir adam görüyorum. “Bu soğukta… O da mı sizden?” “Atasözünü unuttun herhalde. Son kuruşunu kitaba yatıranlardan biri o…” “Peki, telefonla konuşan şu bakımlı hanım?” Bibba yüzünü buruşturuyor: “Kıyafetine bakılırsa rahibe!” Bir başka grup çıkıyor karşımıza. Gökkuşağı renklerindeki bayraklarından LGBTİ Birliği üyeleri olduklarını anlıyoruz.

 

Bibba'nın ilginç akrabaları festivale renk katıyor.
Festivale katılan Reykjavikli kadınlar başkentin kasvetli havasını dağıtıyor.

Kimse kimseye karışmıyor, rahatsız etmiyor, eğlenmenin tadına varıyor insanlar. Başkent de adaya hâkim olan huzurdan payına düşeni almış. Biz de payımıza düşeni tam alacakken dönüş vakti gelip çatıyor. Keflavik’e giderken hırçın bir dalga gibi aktıktan sonra donan lavın kapladığı volkanik sahadan geçiyoruz. Darwin’in Galapagos Adaları’nı gezerken anlattığı gibi ‘yol yol çatlamış kırık dökük bir arazi. Yüzeyinin tamamı (…) yeraltı gazlarına batırılıp çıkarılmış [gibi]. Lavlar henüz yumuşakken yer yer dev baloncuklar olurmuş, (…) koca mağaraların tepeleri çöküp sarp kenarlı dairesel kısımlar [kalmış] geriye.’

Dümdüz gidebilecekken yolun durup dururken bir cep gibi kıvrıldığını görünce şaşırıyorum. Bibba, yeraltındaki zenginliklerin bekçiliğini yapan bazı cinlerin yolların güzergâhını etkilediğini söylüyor: “Eğer yolun geçeceği yerde cinler yaşıyorsa bir bakarsın hiç neden yokken iş makineleri arızalanır, işçiler hastalanır, fırtına kopar… İşte o zaman mühendisler anlar bunların neye işaret ettiğini, maliyetine bakmadan yolu uzatırlar. Hafnarfjördur adındaki bu bölgenin şehir meclisinde yol projesi çizilmeden önce cinlerle temasa geçen üç kişiden oluşan bir kurul bile var.”

 

Keflavik yolunda hırçın bir dalga gibi akarken donan lav.

 

Sonunda havaalanı. Bibba’yla vedalaşma zamanı; düşün sonu… Ama ortadan kayboluyor cadımız. Zaman daralıyor, yok. Kuyruk, biniş kartı, pasaport kontrolü… Gece yarısı oluyor, o hâlâ yok. Bizi huzur dolu masal dünyasına sokan sevimli cadımıza teşekkür bile edemeden, vedalaşamadan ayrılıyorum diye için içim içimi yiyor. Havalanırken gözüm dışarıda. Dağların üzerine yükselirken bütün ışıklar siliniyor. Ama o ne? Zümrüt yeşili bir ışık hızla yaklaşıyor. Büyüyor büyüyor, çayır renginde sihirli bir halı oluyor. Ve üstünde gülücükler saçan Bibba. Pencereden girip yanağıma ipek kadar yumuşak bir öpücük kondurduktan sonra hızla uzaklaşıyor, dünya güzeli cadı! Acaba gören oldu mu diye etrafa bakıyorum. Yolcuların çoğu uykuda. Uyumayanlarsa farkında değil. O olmasa Kuzey Atlantik’teki Hazine Odası’nı böyle tanıyabilir miydik, tadına varabilir miydik acaba, diye düşünmeden edemiyorum? İçindeki eşsiz mücevherleri görebilir, okşayabilir miydik? Adanın tarihî ve kültürel zenginliklerini; efsanelerini, masallarını öğrenebilir miydik? Sanmıyorum.

Gecenin karanlığı uçağı ele geçirirken aklım İzlanda’da; saf, vahşi, heyecan verici… Burada kavurucu lav, şurada dondurucu buz, orada bereketli çayır, ötede fırtınalı okyanus… Şelale, gayzer, at, morina, denizpapağanı… İzlanda; Tabiat’ın ta kendisi…

DİPNOTLAR
1. Yemen’de kullanılan ucu kıvrık geleneksel hançer.
2. Halldór Laxness 1955’te Nobel Edebiyat ödülü almış.

 

KAYNAKÇA

1. Daughter of Fire, Katharine Scherman. Little, Brown and Co., 1976.
2. History of Iceland, Jon R. Hjalmarsson. Forlagid Publishing, 2014.
3. The Turkish Raid Saga, Björn Jonsson. TINA.
4. Iceland, Fran Parnell, Brandon Presser. Lonely Planet, 2010.
5. İzlanda Yolcusu, Ömer Bozkurt. Ataköy Marina Yacht Club, 2007.
6. The Everything Pirates Book, Barb Karg & Arjean Spaite. Adams Media, 2007.
7. Salka Valka, Halldor Laxness. Yordam Kitap, 2011.
8. Genel Oseanoloji, Ahmet Kocataş. Dora, 2012.
9. http://borgarsogusafn.is/en/reykjavik-maritime-museum
10. http://en.hofsos.is/?c=webpage&id=61&lid=55&option=links
11. http://www.amusingplanet.com/2014/09/the-mid-atlantic-ridge-in-iceland.html
12. http://www.fisheries.is/fisheries/
13. https://www.sciencedaily.com/releases/2014/01/140123133217.htm
14. http://www.sild.is/en/
15. http://www.steinapetra.is
16. http://www.whalemuseum.is/whaling-in-iceland/history-of-whaling/

 

 

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *