özgürlük sembolü, hermıone-1

Turuvalı Helen’in Kızı

Y

aklaşık 45 gündür ABD’nin Atlantik kıyılarında onuruna verilen törenlerde, kutlamalarda Fransa’yı temsil ettiği için duyduğu gurur uzaktan bile belli oluyor. Yaz ortasındayız ama bir gün mutlaka geri vereceğime söz verdiğim palto yanımda. Burası, ülkesine dönmeden Amerika anakarasında ayak basacağı son liman. Nova Scotia’daki (Kanada) Lunenburg’e sadece onu görmek için geldiğimden haberi yok. Palamarlar kıyıya verilirken gözü bana ilişiyor. Kısa bir tereddütten sonra paltosunu tanıyor. Coşkuyla el sallıyor.

Ed molore eicias ratem duciet ut adio omnis alis etum et ommodit, officil il inctat volor aped que voluptate volore laciis dolut aut es des dolupta quae aspit, quis et.

Yanaşma telaşı bittikten sonra yanına gidiyorum. Beklemediğim kadar sıcak bir kucaklaşma. Eski dostlar gibi… “Hermione çok değişmişsin, olgunlaşmışsın,” deyince kendini tutamayıp kıkırdıyor. Ama hemen toparlanıyor. Ne de olsa karşılamaya gelen başkaları var rıhtımda. “Nereden çıktın böyle?.. Hiç tahmin etmezdim burada göreceğimi seni. Sürpriz oldu.” “Paltoyu getirdim,” diyorum. “Sende kalabileceğini söylemiştim. Beni görmek için paltoyu bahane ediyor olmayasın?” Ses tonunda belli belirsiz bir cilve… Bakışım niyetimi ele veriyor olmalı. İtirafa ne gerek… Gözü bekleyenlere takılınca tedirgin oluyor; büyükelçi, amiraller, liman başkanı, yerel yöneticiler, resmî görevliler, gazeteciler… Gelenlerle ilgilenmesi gerektiğini hissedince akşama doğru buluşmayı öneriyorum, ikiletmiyor. O, lumbarağzında konukları karşılarken yanlarından uzaklaşıyorum. Becerikli tersaneleri ve renkli evleriyle meşhur Lunenburg’ün sokaklarına dalıyorum. Yürürken bir yandan da Hermione’la 2012’deki ilk karşılaşmamızı düşünüyorum. Birbirimize hemen ısınıvermiştik. Denize daha yeni inmişti o günlerde. Tersanedekiler, XV. Louis Havuzu’nda armasını hazırlıyor, yelkenlerini dikiyor, makyajını tamamlamaya çalışıyorlardı. O da denize açılacağı saati bekliyordu. Sabırsızlıkla… Adını Sparta Kralı Menelaus’la Truvalı Helen’den doğma Hermione’dan alan ve onunla aynı adı taşıyan atası Hermione gibi…

Nazım Hikmet’in ‘şarlatan’ dediği, İstanbul hayranı Piyer Loti.

Donanma Ressamı

Tanıştığımız günlerde Fransa’nın batısındaki limanları dolaşıyordum. Nantes, La Rochelle ve son olarak Charente Nehri kıyısındaki Rochefort; Piyer Loti’nin doğduğu kent… Sıkı bir oryantalist ve İstanbul hayranı… Bazıları için sıradan bir yazar, kimine göre casus, Nazım Hikmet’e göreyse bir ‘şarlatan’ olan Fransız deniz subayı… Kentin ana meydanında Doğu Haftası şenliklerini izledikten sonra nehir kenarında yürürken şövalesinin başında sakin sakin çalışan bir ressama rastlamıştım. Rahatsız etmeyecek kadar uzakta durup resim yapışını izlemiştim bir süre. Tabloda sıradışı uzunlukta bir bina, nehirde demirlemiş yelkenli savaş gemileri, uzakta karaya çekilmiş bir başkası… Kıyıya indirilmiş kenevir balyaları, yelken bezleri, fıçılar… Pazarlık eden tüccarlar, kadınlar ve deniz subayları… Gemi çapalarını, halat kangallarını istifleyen işçiler… Tamam, resimdeki yer Rochefort ama zaman sanki bugünden farklı bir zaman. Tüccar kıyafetlerinde, subay üniformalarında, gemi biçimlerinde, alınıp satılan mallarda… Bir anda şehrin geçmiş yüzyılların ışığına, kişiliğine büründüğünü fark ediyorum. Hayret ettiğimi ve meraklandığımı hissediyor ressam. Yanına davet edip kendini tanıtıyor: “Ben Joseph Vernet, Fransız Donanması’nın resmî ressamı.” Şaşkınlığım bir kat daha artıyor. Karşımda, tablolarını Louvre’da, Paris’teki Ulusal Denizcilik Müzesi’nde gördüğüm meşhur deniz ressamı. Ruslar için Ayvazovski, İngilizler için Turner ne kadar değerliyse Fransızlar için de o kadar değerli olan ressam… “Kral XV. Louis’nin emriyle limanların resimlerini yapmaya tayin edildim,” diyor. “Sıra Rochefort’da. Bu kentin hem benim hem de Fransa için yeri bambaşkadır1. Neden mi?..”

Amerikalı diplomat ve ajan Silas Deane.
Fransız Donanması ressamı Joseph Vernet.
Donanma Bakanı Jean Baptiste Colbert.

Düello, hem karada hem denizde…

“O yıllara dönelim… İspanyol Armadası’nın 1588’de İngiltere’yi işgal etme hayali felaketle sonuçlanmıştı. 1672’de de Hollanda saf dışı edilmişti. 1699’da Gerileme Dönemi’ne giren Osmanlı İmparatorluğu’nun donanması Akdeniz’de Venedik, Karadeniz’de Rusya’yla mücadele ettiği için İngilizlere rakip olmaktan çok uzaktı. İngiltere, harp ve ticaret filoları sayesinde okyanusları kendi tarlası gibi sürüyor, dünyanın sahibi olmak için emin adımlarla ilerliyordu. Hâkimiyetini tartışmasız hale getirebilmesi için tek engel kalmıştı önünde; Fransa. İngilizlerle hem denizde hem karada düelloya tutuşan bizimkilerin Avrupa anakarasındaki üstünlüklerini kaptırmaya hiç niyetleri yoktu. Bu nedenle Güneş Kral XIV. Louis, donanmasını İngilizlere karşı korumak için Atlantik kıyılarında ve Akdeniz’de uygun yerler bulunmasını, askerî limanlar ve tersaneler inşa edilmesini emretmişti. İşte onlardan biridir Rochefort.” O arada, omuzlarına kadar inen kıvırcık saçlarını ve uzun parlak kadife pelerinini savurarak yürüyen biri yaklaşıyor. Asil olduğu her halinden belli. Mösyö Vernet fısıldıyor: “Gelen zat dönemin Donanma Bakanı Mösyö Jean Baptiste Colbert’e benziyor2.” Başındaki üçgen siyah şapkanın köşesine dokunarak selam veriyor bakan. Ressamımız hafifçe öne eğilerek önce kendisini takdim ediyor, sonra beni. Tablonun başına giden bakan takdirlerini sunuyor: “Sizinle karşılaşamadık ama iyi bir ressam olduğunuz belli Mösyö Vernet. Çok emek verdim bu kente. Şimdi sıra sizde. Rochefort aslında gördüğünüz gibi koca bir tersanedir.” Önce tabloya bakıyorum, sonra karşımdaki görüntüye…  İnsanlar, kıyafetler, konuşulan dil, olaylar, hepsi 18. yüzyıla ait. Bırakıyorum kendimi zamanın kollarına, götürmesi için istediği yere…

Yolları altın kaplı kent

Donanma Bakanı’nın söylediklerini dikkatle dinliyorum: “Tersane, can düşmanımız İngilizlerin elini uzatamayacağı bir yerde olmalıydı. Kurmaylarım gemi seyrine uygun genişlik ve derinlikteki Charente Nehri’nin denizden 20 mil içerdeki kıvrımını önerdi. Yani burayı… Her yer bataklıktı ama hakikaten güvenliydi. Nehrin ağzındaki adaya yerleştirilecek bataryalar, düşman gemilerinin saldırısını rahatlıkla engelleyebilecekti. Kuzeydeki La Rochelle belki daha uygundu ama kentin Protestan geçmişi, İngilizlere duydukları yakınlık ibreyi Rochefort’dan yana çevirdi. Durumu krala anlatınca 1665’te emir verdi: ‘Büyük yap! Güzel yap! Ama çabuk yap!’ On yılın sonunda kralımızın istediği gibi bir kent doğdu bataklıktan. Liman, halat fabrikası, kuru ve ıslak havuzlar, tophane… Bu yapılardan Corderie Royale, Avrupa’nın o yıllardaki en büyük halat fabrikasıydı. 1670’te inşaatı biten, 374 metre boyunda, 8 metre enindeki fabrikada her kalınlıkta, binlerce mil uzunlukta halat örülüyordu.” Gözümün önüne kenevir liflerinin flasalara, flasaların kollara, kolların halatlara, halatların mandarlara, ıskotalara, ıstralyaya, çarmıka, palamara dönüştürülmesi geliyor. Bir araya gelince gemiyi denize, rüzgâra, karaya, hayata bağlayan cankurtaranlar… Yalnızca bir yelkenli savaş gemisinin 20 milden fazla halata ihtiyacı olduğunu öğrenince fabrikanın bu kadar büyük olmasının nedenini daha iyi anlıyorum. Bakan devam ediyor: “Şehir o kadar büyük ve güzel oldu ki ‘Denizdeki Versailles’ adını taktılar. Ama bir o kadar da pahalıya mâl oldu. Kral milyonlara varan maliyetini öğrenince  ‘Rochefort’un yolları altın kaplı olmalı!” diyerek biraz da kinayeli biçimde takılmıştı bize. Ama onca harcama ve çaba boşa gitmedi. Rochefort’da yaklaşık 250 yılda Fransız Donanması için 550 gemi inşa edildi. Dile kolay… Biliyor musunuz siz Mösyö Türk, şu biraz ilerdeki tersanede o gemilerden birisine tekrar can veriliyor. Hem de aslına sadık kalınarak, o yıllardaki teknikler ve imalat biçimi kullanılarak. Belki de duymuşsunuzdur, özgürlük sembolü Hermione’u. İşte onun tıpkı yapımı.” Durur muyum bir dakika. Ressam Mösyö Vernet ve Donanma Bakanı Mösyö Colbert’le vedalaşıp doğru tersaneye…

Amerikalı Casus

Birisinin peşime takıldığını hissediyorum. Emin olmak için yolu uzatıp yaya trafiğinin az olduğu ara sokaklara giriyorum. Hâlâ peşimde. Açık tenli, ince yüzlü, orta boylu, peruğunu arkada atkuyruğu biçiminde toplamış adamın takip ettiğinden kuşkum kalmıyor. Bir köşeyi döndükten sonra aniden durup onu bekliyorum. Burun buruna gelince hiç de şaşırmış gibi görünmüyor. Hatta başını hafifçe eğerek selamlıyor, kendisini takdim ediyor: “Sayın Bakan ve usta ressamla konuşmalarınıza kulak misafiri oldum. İster istemez yani. Yakındaki bankta oturuyordum da… Ben Silas Deane3. Amerikalıyım.” Akıcı Fransızcası şaşırtıyor. “Tüccarım. Hermione’un tamamlanması ve ABD’ye gidebilmesi için gerekli maddi ve manevi desteği bulmaya çalışıyorum.” Anlaşılan gemi Fransızlar kadar Amerikalılar için de önemli. Ama niye? Düşüncelerimi okuyor sanki: “İnanıyoruz ki Hermione’un, Amerikan Bağımsızlık Savaşı’na katkısı büyük olacak. Atlantik kıyılarında İngilizlere karşı bizimle omuz omuza savaşacak. Sefere çok önemli bir de yolcu katılacak ama kim olduğunu sorma…” Amerikalılarla Fransızların ilişkisi konusunda kafam karışmaya başlamıştı. Tereddüdümü fark eden Mr. Deane açıklama gereği duyuyor: “İngiltere, 18. yüzyılda Fransa’yı Kuzey Amerika ve Hindistan’dan sürüp çıkardı. Ama kıtalararası savaşların giderleri hazinesinin belini bükmüştü. O da Fransa’ya nazire yaparcasına ‘Yeni İngiltere’ adını verdiği 13 koloniye4 vergi koymakta buldu çözümü. Biz de İngiliz mallarını boykot ettik5. Tepkimiz İngiltere’nin daha da sertleşmesine yol açtı. Başkaldırımız 1775’te Bağımsızlık Savaşı’na dönüştü. Öte yandan Fransa, Kırmızı Ceketlilerle girdikleri ve yenildikleri savaşta6  sadece kolonilerini kaybetmekle kalmadı, gelir kaynaklarından da mahrum kaldı. İntikam ateşiyle tutuşan Kral XVI. Louis fırsatı kaçırır mı? Bankerlerden ve zengin ailelerden aldığı borçla gizliden gizliye bize destek olmaya başladı7. Övünmek gibi olmasın, benim rolüm de küçümsenmemelidir. Anayurt Kongresi tarafından gizli görüşmeleri yürütmek için tayin edildim. Üç yıl sonra da Fransızlarla antlaşma imzaladık. Böylece Fransa, gemilerini göndererek Yeni Dünya’nın Atlantik sahillerinde İngilizlere karşı açıkça savaşa katıldı.  Bağımsızlık mücadelemizde büyük rol oynayacaklarına inanıyoruz.”

Rochefort Halat Fabrikası’ndaki üretim hattı
Vaktiyle Avrupa’nın en büyüğü olan Rochefort Halat Fabrikası bugün müze işlevi görüyor.

Sefere hazırlık

Konuşa konuşa tersaneye ulaşıyoruz. Havuzda henüz inşa halinde bir gemiyle karşılaşmayı beklerken karşıma seyre hazır bir savaş gemisi çıkıyor: Pruvasındaki görkemli aslanıyla Hermione. Kendimi zamanın kollarına bıraktığım için yadırgamıyorum yoluma çıkan hoş sürprizleri. İstediği tarihe savurabilir artık beni. Düne, bugüne, belki de yarına…

 

İskele çok hareketli. Denizciler gemiye hızlı hızlı malzeme taşıyor; fıçılar içinde su, şarap, iskorbüt illetine karşı bira, tuzlanmış et, peksimetler… Halatlar, gülleler, yedek yelkenler… Hatta hayvanlar. Evet, hayvanlar; tahta kafes içinde tavuklar, canlı koyunlar, domuzlar… Bir yandan da vinçlerle toplar, yedek çapa, dümen palası, serenler, kalaslar yükleniyor. Geminin gövdesini inceleyen mösyö yanına davet ediyor: “Ben Hermione’un planını çizen ve yapımından sorumlu Henri Chevillard,” diye tanıtıyor kendisini. “Lütfen anlatın bana,” diyorum, “bu nasıl bir gemi, hangi sefere hazırlanıyor?” “Her şeyi açıklayamam ama isterseniz gemiden bahsedeyim size: “Hermione hafif ve hızlı bir firkateyn; Concorde sınıfında inşa ettiğimiz altı gemiden biri. 1778’de kızağa koyduk onu ama İngilizlerle süren gerilim nedeniyle 600 ustanın gece gündüz çalışmasıyla yedi ay gibi çok kısa bir sürede tamamladık. Aslında böyle bir gemi için omurganın kızağa konmasından denize indirilmesine kadar geçmesi gereken süre 4-5 yıldır. Çünkü gemiye uygun olarak kesilen ağaçların özsuyunu çıkarmak için acısu dolu havuzlarda bekletilmesi ve kurutulması ancak bu kadar sürede mümkün olur. Bilirsin, kuru ağaçla üretilen gemiler fırtınalara karşı çok daha dayanıklıdır.

 

1779 Nisan’ında apar topar denize indirdiğimiz Hermione ilk seferine Mayıs’ta çıktı. Kasım’da da döndü. Bu kadar kısa sürede bile altı kirlenmiş, en önemli özelliği olan hızını yitirmişti. Biz de karinasını bakırla kapladık. Bu işlem, geminin ağırlığını sadece yüzde 1 kadar artırdı ama hızını, belki inanmayacaksın, yüzde 20 yükseltti. Değdi değmesine lâkin bakır kaplamanın maliyeti de az değil: Geminin bedelinin yüzde 20’sini buldu.” Etrafta telaş sürerken Mösyö Chevillard’la birlikte güverteye çıkıyoruz. Henüz 20’li yaşların başındaki ikinci kaptana teslim ediyor beni.

“Tebrikler, bu genç yaşta ikinci kaptanlığa kadar yükselmişsiniz.” Kendinden emin Fransız “Normaldir,” diyor, “bizde subay adayları 13-14 yaşlarında göreve başlar. Gemi bizim için hem okuldur hem işyeri. Kaptanımız da 22 yaşında; Teğmen Louis René de La Touche8. Neyse, gemiyi tanıtayım size; Hermione, 329 topa sahip bir firkateyn. Sefere çıkar çıkmaz Gaskonya Körfezi’nde düşmanla karşılaştık. Bir korsan gemisiydi. Ama İngiltere Kralı’nın izniyle çalışan bir korsan gemisi… Ele geçirmemiz zor olmadı. Sonra bir başkası derken geçen altı ayda Atlantik Okyanusu’nda üçü korsan olmak üzere altı İngiliz gemisine el koyduk. Karinamız beklediğimizden daha hızlı kekamoz tutunca hemen geri döndük. Sonrasını size mühendis bey anlatmıştır zaten.” Konuşa konuşa güverteleri dolaşıyoruz. Bocurgatın hemen arkasındaki mutfaktan kokular geliyor. Ama pek de hoş olmayan kokular… “Denizcilerin ‘kara bulamaç’ dediği çorbanın kokusu bu,” diyor. “Gemideki temel yiyecektir. Peksimet ile fasulye, yiyecek artıkları ve ekmek kabuklarından yapılır.” Bu arada koşarak bir denizci geliyor ve mutfağı denetleyen bir başka genç subaya tekmil veriyor: “Mürettebata altı ay yetecek 90 koyunun yüklenmesi tamamlanmıştır komutanım.” Top güvertesine geldiğimizde ikinci kaptan: “Hermione’un asıl silahı olan ağır toplar burada”, derken gözüm güverte kemerelerinin arasına asılı hamaklara takılıyor. “Hamaklar çatışmada içindeki giysilerle birlikte bohça gibi toplanıp mürettebatı kurşunlardan veya kopan tahta parçalarından korumak için küpeşteye bağlanır. Karadaki siperlerin önüne konulan kum torbaları gibi…” diye anlatıyor Fransız subay.

Ed molore eicias ratem duciet ut adio omnis alis etum et ommodit, officil il inctat volor aped que voluptate volore laciis dolut aut es des dolupta quae aspit, quis et.

 

Karanlık bastırırken subay kamaralarının ve yemek salonunun bulunduğu güverteye geçiyoruz. Marangozlar telaşlı bir çalışma içinde. Yemek salonunu bölüp yeni kamaralar hazırlıyorlar. Bir denizci ikinci kaptanın yanına gelip kulağına bir şeyler fısıldıyor. Genç subayın yüzü ciddileşiyor: “Yorgun görünüyorsunuz. İsterseniz bu gece gemide kalabilirsiniz. Beklenmeyen konuklar için her zaman bir kamara hazır tutulur gemimizde. Yemek de gönderirim.” Teklifi tereddütsüz kabul ediyorum. Çünkü soğuk mart havası, gemide yaktıracak kazma kürek bulur mu bilmem ama lumbarağzından baktırıyor. Üstelik giysilerim de ince. İkinci kaptanla vedalaşmamızdan bir süre sonra genç bir denizcinin kamarama getirdiği lezzetli şarapla bol patatesli tavuğu yiyor, yatağa giriyorum. O kadar yorulmuşum ki feneri söndürdükten sonra kamara kapısının altından süzülen konuşmalar, kısık sesle verilen emirler, koşuşturmalar bile açamıyor gözümü. Günün nasıl başlayıp hiç beklenmedik zaman ve yerlere nasıl geldiğini düşünürken dalmışım. Rüyalar birbirini takip ediyor; fırtınalar, deniz savaşları, ölümler, zaferler… Peş peşe…  

 

Sabah üşüyerek uyanıyorum. Etrafta ne ses var, ne nefes… Kamaradan çıkıyorum. Koridor loş ve soğuk. Geceki telaşın yerinde yeller esiyor. Yemek salonunda, güvertelerde kimseler yok; ikinci kaptan, mühendis, denizcilerden hiçbiri… Gemi sanki dünkü gemiye benziyor ama tam da değil. Henüz cilalanmamış, boyanmamış kaplamalar, takılmamış kamara kapıları, yerlerde talaş… Uzaktan gelen kahve kokusunun peşine düşüyorum. Garip bir biçimde yine izlendiğimi hissediyorum. Dünkü Amerikalı olmasın?.. Hayır, değil. Ana güverteye çıkarken merdivenin en üst basamağında tam da ihtiyacım olan şeyi buluyorum; bir palto. Kimin acaba? Bir ses içimden geçeni dile getiriyor: “Hava soğuk, al paltoyu. Çekinme.” İkiletmeden sırtıma geçiriyorum. O arada gözüm tersane ve binalara ilişiyor. Biraz ilerde bahçesinde cıvıldayan gençlerle pırıl pırıl boyanmış halat fabrikası ve hemen arkasında düne kadar kaldığım otel. Parkta bisiklete binenler, koşanlar, oturanlar… Nehirdeki yolcu teknesi de günümüzden… Akıntıya karşı tırmanıyor. Bir yaşıma daha giriyorum. Belli ki 21. yüzyıla dönmüşüm. Peki, dün güvertelerinde dolaştığım, yemeğini yediğim, kamarasında uyuduğum gemi neydi, bu hangisi? Sesin sahibi neyse ki meraktan kurtarıyor. “Benim adım da Hermione. Gece konuk olduğun gemi gibi… Tek farkımız benim onun tıpkı yapımı olmam. O, bugünkü kadar soğuk 10 Mart 1780’de gizlice palamarları çözmüştü. Otur da kahvemizi içerken anlatayım…”

 

DİPNOTLAR

1. Joseph Vernet’nin  (1714-1789) Rochefort tablosu sanat tarihçiler tarafından en başarılı bulunan resmidir.
2. Maliye bakanlığı da yapan Jean Baptiste Colbert’in aldığı üretime dönük tedbirlerle iflas halindeki Fransa ekonomisini düze çıkardığı söylenir. 1619-1683
3. Amerika Bağımsızlık Savaşı’nda Fransızların desteğini sağlamaya yönelik başarılı çalışmalar yapan Amerikalı casus ve diplomat. 1737-1789.
4. Massachusetts, New Hampshire, Rhode Island, Connecticut, New York, New Jersey, Pennsylvania, Delaware, Maryland, Virginia, North Carolina, South Carolina ve Georgia.
5. Başta demir, kâğıt olmak üzere ama özellikle çaya konan vergiler halkın büyük tepkisini çeker. 16 Aralık 1773’te Kızılderili kılığına giren Amerikalılar Boston Limanı’nda demirli İngiliz gemilerdeki binlerce ton çayı denize döker. Boston Çay Partisi olarak anılan bu olay Amerikan Bağımsızlık Savaşı’nın kıvılcımlarından biri olur.
6. İki ülke arasında 1756-1763 yılları arasındaki savaş Yedi Yıl Savaşları olarak adlandırılır ve Fransa’nın K. Amerika’daki ‘Yeni Fransa’ adını verdiği toprakları kaybetmesiyle sonuçlanır.
7. Bu destek Fransa’ya çok pahalıya mâl olacak ve içine düşülen parasal bunalım Fransız Devrimi’nin yolunu açan nedenlerden biri olacaktır.
8. İlerleyen yıllarda kont unvanı alan ve koramiralliğe kadar yükselen Louis René de La Touche, Amerikan Bağımsızlık Savaşı’ndan sonra Napolyon Savaşları’nda da önemli görevler üstlenmiştir. 1745-1804.
9. Topların 26’sı 12 librelik (top güvertesinde), 6’sı 6 librelik (üst güvertede). 12 librelik topların attığı gülleler yaklaşık 5,5 kg., 6 librelik topların attığıysa 2,75 kg. ağırlığında.

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *