laska’nın başkenti Juneau’ya yaklaşıyoruz. Sabahın alacakaranlığında adalar ve körkayalarla kaplı Lynn Kanalı’nda ilerliyor gemimiz. Denizci olduğumu duyunca beni köprüüstüne davet eden kaptan gözünü denizden ayırmıyor.
Çünkü buraya her gelişinde SS Princess Sophia adlı geminin yıllar önce başına gelenlerin aklından çıkmadığını söylüyor. Gemi mezarlığına benzer bu kanallarda bir anlık dalgınlığın nelere mâl olabileceğini çok iyi biliyor kaptan. Haksız değil. Gelgite bağlı olarak suyun altında kalan sivri azı dişlerinin geminin karnından iri lokmalar koparabileceğini düşünmek bile tedirgin edici. Yanından ürkerek geçtiğimiz resifi dikkatle gözlerken anlatıyor: “24 Ekim 1918 gecesi bu kanalda, Kanada ile Alaska limanları arasında posta ve yolcu taşıyan 90 metre uzunluğundaki SS Princess Sophia adlı gemi seyir halindeymiş. Aniden bastıran kar fırtınası kaptanın gözlerini kör etmiş. O da bizim gibi Juneau’ya gidiyormuş. İçinde 268 yolcu ve 75 mürettebatla… Gemideki insanların çoğu kazı mevsimi sona erdiği için evlerine dönen madenciler, bahara kadar karaya çekilen nehir gemilerinin mürettebatı ve savaştaki askerlerin aileleriymiş. Kanalın ortasında gördüğün şu tehlikeli Vanderbilt Resifi tam da geminin pruvasındaymış. Sular alçakken rahatlıkla görülebilen resifi sanki biri çalıp götürmüş o gece. 16 yıldır bu sularda çalışan Kaptan Locke 300 metrelik sualtı dağının tepesini, tipi ve kırılan dalgalar yüzünden saptayamamış. Akıntı nedeniyle gieminin rotasından 1,25 ml saptığının farkına da varmamış. Zaten eni 2,5 mil olan kanalda bu kadar rotadan sapınca resife çıkmak kaçınılmaz olmuş. Sabaha karşı 02.00’de…


Telsizcinin Çığlığı
Telsiz operatörünün yaptığı çağrı Juneau’ya ulaşır ulaşmaz kurtarma hazırlıkları başlamış. Sabah, irili ufaklı bir sürü tekne gemideki canları kurtarmaya gelmiş ama yanaşmak ne mümkün. Sular yüksekken hırçınlaşan dalgalar, sular alçakken ortaya çıkan kötü niyetli kayalar yüzünden gemidekilerin tahliyesi bir türlü gerçekleşememiş. Kaptan Locke suların yükselmesini bekleyerek gemiyi oturduğu yerden çıkarmaya çalışmış fakat karinası öyle bir oturmuş ki… Dokuz oturak… O da havanın düşmesini beklemeye karar vermiş. Çift cidarlı gemisinin dayanacağına inandığı için yardıma gelenlere megafonla limana dönmelerini söylemiş. Rüzgâr azalacağına sabah fırtınaya dönmüş. Hem de 100 knot hızla esen bir fırtınaya… Daracık kanalda bile dalgalar 10 metreye çıkınca yardıma gelen birkaç gözüpek kaptan civardaki adalara sığınmış. Akşama doğru SS Princess Sophia’nın telsizcisi geminin resifin üzerinden kaymaya başladığını, telsiz odasının bile sular altında kaldığını haber vermiş. Yakındakilerin bir an önce yardıma gelmeleri için yalvarıyor, haykırıyormuş. Fakat çığlıkları, kırbaç gibi şaklayan tipinin içinde boğulup kaybolmuş. Bir tekne, çığlığa tutunup gemiye doğru hamle etmiş ama açığa çıkar çıkmaz şamarı yiyince gerisin geri kaçmış, çaresiz.
26 Ekim sabahı kar yağmaya devam ederken fırtınanın soluğu biraz kesilmiş. Tekneler sığındıkları yerlerden çıkıp resife gelmişler. Ama gemi! Sadece ön direği suyun üzerindeymiş. Yakındaki adaya sığınan bir köpeğin dışında kimse sağ kalmamış. Yakıta bulanmış ölü bedenlerden bulabildiklerini toplayıp sessizce limana dönmüşler. Kuzey Amerika’nın en yüksek dağı Mount McKinley’e tırmanan ilk dağcı Walter Harper da ölenler arasındaymış.
Anlatılanlara göre fırtınada olağanüstü kabaran dalgalar gece geminin kıçını yüzdürmüş. Ama karinası hâlâ kayalara takılı olan gemi 180o dönmüş ve kaymaya başlamış. Bu sırada iç cidarı yırtılan gemiye su dolmuş. Soğuk denizsuyuyla temas eden kazan patlayınca yolcuların çoğu ölmüş. Suyun üzerini kaplayan yakıt da denize atlayanlara aman vermemiş. Yüzmeyi becerenlerinse hakkından soğuk su gelmiş. Acı değil mi? İşte bu yüzden kanala girince köprüüstünü kimseye bırakmam. Şartlar ne olursa olsun…”
Yetişkin bir erkeği yaklaşık 35 ton, dişisi 25 ton ağırlığındaki kambur balinalar sanki birer akrobat. Yaklaşık 15 metre uzunluğundaki vücutlarını kuyrukları sudan kesilecek kadar havaya fırlatabiliyorlar.
Juneau
Talihsiz gemiyi anılarda bırakıp 1880’de buraya altın aramaya gelen Kanadalı bir madencinin adını taşıyan başkente ulaşıyoruz. Juneau, Alaska’da altın bulunan ilk yerlerden biri olmasının yanısıra beyazların daimi olarak yerleştiği ilk kent olmasıyla da biliniyor. Yaklaşık 32,000 kişinin yaşadığı başkent, dağ ile deniz arasında sıkışıp kalmış. Dünyaya sadece deniz ve havayoluyla bağlanıyor. Juneau çoğu ABD kenti gibi ruhsuz ama tabiatla iç içe; sırtında yalçın dağlar, yağmur ormanları, önünde denizin doldurduğu derin bir fay kırığı, yakınında etkileyici buzullar… Yanıbaşında da yaban hayat; karaayılar, kel kartallar, denizaslanları, somonlar, kambur balinalar…

Zeki Kamburlar
Gemiden iner inmez Şaman’la birlikte ayağımızın tuzuyla başka bir teknede alıyoruz soluğu. Dünyada sadece Antarktika ve Alaska’da izlenebilen bir gösteriye şahit olacağımıza dair teminat veriyor tur kaptanımız; kambur balinaların sıradışı zekâ ve işbirliği gerektiren ‘hava kabarcığı ağı’ yöntemiyle avlanması…
Favorite Kanalı’nda, burası için olağandışı sayılan güneşli bir havada yol alırken Şaman eliyle güneşi işaret ederek takılmadan edemiyor: “İki gece önce senin için Tabiat Ana’dan rica ettim; uzak yoldan geldiğini, buradaki eşsiz manzarayı, benzersiz gösterileri kaçırmaman için güneşi üstümüzden eksik etmemesini diledim. Gördüğün gibi kuzgunla alakası yok ışığın. Çalmış da, salmış da, insanlar onun sayesinde ışığı görmüş de…” Göğe bakıp gülümseyince o da tedirgin tedirgin etrafı taramadan edemiyor yine de, kuzgun buralarda mı diye. “Şaka bir yana,” diyor Şaman. “ Juneau’da neredeyse durmadan yağmur yağar; yılda 320 gün. Bugün geriye kalan 45 günden biri.”
Kuzgun ortalıkta yok ama uzaktaki Lincoln Adası’nın kıyısındaki martılar telaşlı. Sürü halinde bir havalanıyor, bir suya konuyorlar. Kaptan dümeni adaya kırıyor. Yaklaştıkça neredeyse her dört-beş dakikada bir martıların hareketlendiği yerin hemen altında suyun karıştığını görüyorum; sonuna kadar açık ağızlarının kenarından sular akan kambur balinalar… Hem de sürü halinde… Nefesimi tutup izliyorum. Herkes gibi… Altımızdaki teknenin bile dili tutuluyor sanki. Kaptan balinaları rahatsız etmemek için makineyi durduruyor. Martıların kanat sesinden ve ringaların imdat çığlıklarından başka ses yok.
Kaptan alçak sesle anlatıyor: “Burada 3,000’e yakın kambur balina ‘hava kabarcığı ağı’ yöntemiyle avlanır. Her sürü 10-12 bireyden oluşur. Suda bulut gibi süzülen planktonların peşindeki ringa sürülerini veya krilleri çıkardıkları esrarengiz ve ürkütücü seslerle bir araya toplarlar. Sadece kamburlara özgü bu yöntemde lider balina, balıkların altında yüzerken nefes deliğinden üflediği hava kabarcıklarıyla etraflarında ağ örer. Zaten ürkmüş haldeki sürü başına neyin geleceğini anlamaz. Çevresindekini aşılması imkânsız bir duvar zanneder, kabarcık ağını delip kaçmayı bir türlü akıl edemez. Ardından kıyamet kopar. Sabırla bekleyen diğer balinalar devasa ve esnek çenelerini açarak dipten yukarı doğru hızla yükselir. Pilili torbaya benzer ağızlarına dolan beş-altı ton suyu dilleriyle hapsederler. Ağızlarının alt kısmında bulunan kasları büzerek suyu dışarı iterler. Sonra da üst çenelerindeki saçak benzeri balenlere1 takılan ringalar, kriller mideye…”
Yetişkin bir erkeği yaklaşık 35 ton, dişisi 25 ton ağırlığındaki kambur balinalar sanki birer akrobat. Yaklaşık 15 metre uzunluğundaki o dev vücutlarını kuyrukları sudan kesilecek kadar havaya fırlatıp kaya gibi düşüşleri, yüzgeçlerini sallayarak suyun üstünde sırtüstü yüzüşleri, yüzgeçlerinden biriyle ve kuyruklarıyla suyu dövmeleri… Denizbilimciler kamburların bu hareketleri kendi aralarında haberleşmek, birbirlerine meydan okumak veya çiftleşmeye davet etmek için yaptıklarını düşünüyor. Kimileri de vücutlarına yapışan asalaklardan bu şekilde kurtulmaya çalıştıklarını iddia ediyor.
Kaptan anlatmayı sürdürüyor: “Uzun dişli tarağa benzeyen, tırnaklarımızın ve saçlarımızın temel maddesi olan keratinden oluşan balenlerin arasından günde 1-1,5 tona yakın yiyecek süzerler. 20-30 saniye arayla birkaç kez nefes aldıktan sonra önce kamburunu, ardından yaklaşık beş metre enindeki dev kuyruğunu göstererek 150-200 metre derine kadar dalar, gerekirse yarım saat sualtında kalırlar. Kambur balinalar 20 mil uzaktan duyulabilen şarkılarıyla meşhurdur. Ama sadece erkekleri söyler şarkıları. Eş arama serenatları olduğu tahmin ediliyor.”
Denizlerin dev memelilerinin sıradışı bir yöntemle avlanmalarını bir belgesel gibi hayranlıkla izledikten sonra avlaktan ayrılıyoruz.

Dertli Buzul
Juneau yalnızca balinaların ilginç avlanma yöntemiyle değil, Kuzey Amerika’daki en büyük buzul havzası olmasıyla da ünlü. Öğleden sonra gittiğimiz Mendenhall Buzulu bölgedeki 30 buzuldan biri ama en etkileyicisi. Daha önce gördüklerimizden farkı deniz yerine gölde sona ermesi. Bir zamanlar oyduğu, kırılan buzların can çekiştiği, eriyen suların biriktiği 65 metre derinliğinde bir gölde… Yaklaşık 18 kilometre uzunluğunda, yer yer 350 metre derinliğindeki buzul dik yerlerde günde 60 santim hızla akıyormuş. 1,600 metre yüksekten yola çıkan buzulun göle kavuşması yaklaşık 250 yıl sürüyor. Bu yüzden Mendenhall diğer birçok buzula göre daha genç. Hele 1,000-10,000 yaşındaki diğer buzullarla kıyaslanınca… Yaşlılığa bağlı sorunları olmasa da Mendenhall Buzulu dertli. Çünkü küresel ısınma nedeniyle Alaska’daki diğer buzulların yüzde 95’i gibi o da hızla inceliyor, küçülüyor. Son 70 yılda buzul yaklaşık 1,5 kilometre geri çekilmiş.
Kente turistlerle cansuyu taşıyan gemiler akşamüstü birer birer palamarları çözerken dükkânlar kepenklerini kapatıyor. 15 Eylül’de son gemi de ayrılınca resmi daireler dışında kentin ışıkları söner, başkentte memurlar hayallerle baş başa kalırmış…
Yağmurun Başkenti
Bugün başka bir başkentteyiz; yağmurun başkenti Ketchikan’da… Görkemli Topraklar’da ayak basacağımız son yer… Her ne kadar bir zamanlar ‘boş bir buzdolabı’ denilerek aşağılandıysa da Kuzey Pasifik’teki sıcak Japon Akıntısı Alaska’nın güneyine yağmur getiriyor. Bu sayede iç kesimlere göre daha ılık burası. Şehri ziyareti sırasında durmadan yağan yağmurdan bıkan bir turist rastladığı yerli çocuğa sormuş: “Ne zamandan beri yağıyor bu yağmur?” Cevap: “Bilmem, ben daha 12 yaşındayım.”
Tlingit dilinde ‘kartalın gürleyen kanatları’ anlamına gelen Ketchikan’da yaklaşık 8,000 kişi yaşıyor. Juneau gibi bu kentin de dünyayla kara bağlantısı yok. Güneyden gelen gemileri Alaska’da karşılayan ilk kentin unvanı bir zamanlar ‘somonun başkenti’ imiş. Çünkü 1883’te ilk balık işleme tesisiyle temeli atılmış. Yağmur gibi yağan somonların hiçbir kurala bağlı olmaksızın avlandığı 1930’lu yıllarda Ketchikan’da günde 5,500 kasa balık işleniyormuş. Bugünse yalnızca iki tesis açık. Somonların eski günlerine dönebilmesi için kurulan bir kuluçkahaneden her yıl 300,000 yavru denizin şefkatli kollarına teslim ediliyor. Kentin ekonomisi bugün ormancılık ve turizme dayanıyor.


Totemin Dili
Ketchikan’da birbirinden ilginç totem direkleri karşılıyor gelenleri. Yetenekli ustanın ağacı dile getirmesiyle ortaya çıkan sanat eserleri… Her ne kadar Hıristiyanlaşsalar da yerliler hâlâ çok tanrılı dönemdeki geleneklerini devam ettiriyor. Bu yüzden her kabile, soyundan geldiği hayvanı –karga, kartal, vatoz, denizayısı, balina gibi- simgeleştiriyor ve totemlerinde, el sanatlarında öne çıkarıyor.
Söz Şaman’da: “Çoğu beyazın düşündüğü gibi totemlere sadece ahşap figürlerle süslü direkler olarak bakmamak gerek. Yerli kültüründe hepsinin bir anlamı var. Totemler kabilenin veya ailenin geçmişini, atalarını, önemli olayları anlatır. Kutsaldırlar ve ailenin, kabilenin belleğini temsil ederler.” Tlingit kabilesinden usta Nathan Jackson lafa karışıyor: “Bazıları totemler için yanlış şeyler düşünüyor. Tapınmakla hiç alakaları yok (…) Yazılı bir dilimiz olmadığı için yaşlı kuşakların geçmişte neler yaşandığını gençlere aktarma yöntemlerinden biridir. Bazıları kahramanlıkları anlatır, bazıları aktöreyi yüceltir. Hatta borcunu ödemeyenler bile anlatılır. Uzunlukları zenginliğin ve asaletin simgesidir. Böylece köye ilk gelenler önce hangi evi ziyaret etmeleri gerektiğini kolayca anlarlar.” Şaman devam ediyor: “Ayrıca mezar olarak kullanılanları da var. Ölü yakıldıktan sonra totemin içine yerleştirilir. İnanılanın aksine totemlerin dinsel bir anlamı veya kimilerinin son zamanlarda kullandığı gibi büyüyle hiçbir ilgisi yok.”
Bazıları kaba oyulmuş, ilkel renklerle boyanmış objeler olduğunu düşünse de aslında totemler ciddi tasarım ve maharet gerektiren birer anıt. Üzerindeki figürler tam bir bütünlük içinde, oranlar düzgün. Boyları 13 metreye varan, çapları yarım metreyi bulan totemler hayli pahalıya mâl olduğu için ancak varlıklı aileler tarafından yaptırılabiliyorlar. Maliyeti mi? Ustaya verilen yüz battaniye, kaliteli bir tüfek, güzel bir kano, barınma ve yiyecek giderleri… İş tamamlanınca da totemin şerefine verilen ziyafetin masrafları. Ama bugün müzelerin ve özel koleksiyoncuların etkisiyle sanat değeri yüksek olanlar binlerce dolara mâl oluyor. Yani Beyaz Adam totemi bile mal haline getiriyor; alıyor, satıyor…
Herkese verecek bir şeyi olan Alaska rüya gibi. Hem de pırıl pırıl. 10 bin nehir, 100 bin buzul, 3 milyon gölle süslü bir rüya…
Ulusal Anıt
Öğleden sonra turist dolu kentten Tongass Milli Parkı’nın bir parçası olan, 40 mil uzaktaki Misty Fijords’a kaçıyoruz. Tabii tekneyle… Tam adı Misty Fijords Ulusal Anıtı olan doğa harikası bizi günlük güneşlik bir havada güleryüzle karşılıyor. Muhtemelen Şaman’ın ricası sayesinde! Ulusal anıt denmesinin nedeni ekolojik, jeolojik, tarihsel, bilimsel ve yaban hayat açısından zenginliği, eşsizliği. Fiyortları saran kayalıklar o kadar yüksek ki insanın başındaki şapkayı düşürmeden tepelerini görmesi pek mümkün değil. Kaptan, 50-70 milyon yaşında, 600 ila 900 metre yüksekliğindeki açık renk granitlerle çevrili fiyordun huzurunu kaçırmamak için girer girmez düşürüyor hızımızı. Dişini tırnağına takıp kayalara tutunmaya çalışan ağaçlar, şelale olup billur gibi dökülen sular, hasis güneşi kaçırmamak için kayaların üzerine sere serpe yayılan halkalı foklar, merakla bizi seyreden iki yavruyla bir gözünü bizim, diğerini yavrularının üstünden ayırmayan dişi denizaslanı, teknemiz yaklaşınca ürkerek havalanmaya çalışan güvercin büyüklüğündeki tombul alkler, biraz uzakta kuyruğunu sıcak havada yelpazelenir gibi suyun üstünde sallayan balina… Daha ne isteriz. Sanki hayal dünyası. Bunlar görebildiklerimizin bir kısmı. Keşke gölleri, buzulları, geyikleri, kurtları, ayıları, minkleri, sansarları, kunduzları da… Olsun bu da yeter. Biz suda yavaşça akarken zaman da boş durmuyor, akıyor. Dönmemiz gerek. Değil bizimkini, buradan ayrılan son gemiyi de kaçırsak, burada mahsur kalsak diye aklımdan geçmiyor değil. Kaptan fiyorttan çıkınca yol veriyor. Demek ki kimse benimle aynı fikirde değil… Çaresiz onlara katılıyorum. Buna da şükür. Ya hiç gelmeseydim buralara…


Şu İnsanın Ettiği
Rıhtımda bekleyen gemiye biniyorum, çaresiz. Son gece sıtma nöbetine tutulmuş gibi üşüyorum ama soğuktan değil. Beyaz Adam’ın o güzel ve vahşi toprakların altınını, petrolünü, ormanlarını; bereketli denizinin kürkünü, balığını talan etmesi aklıma gelince üşüyorum. Denizin, nehirlerin, sulak alanların, yerlilerin dönüşü olmayan biçimde yok edildiği aklıma gelince titriyorum. Alaska buzullar, nehirler ve yanardağlar sayesinde durmadan değişiyor. Bir dahaki gelişte muhtemelen bambaşka bir Alaska çıkacak karşıma. Hiç itirazım yok. Yeter ki insan o kirli elini Tabiat’la Alaska’nın arasına sokmasın. Yerkürenin doğal yaşam dengesini sağlayan ekosistemlerin en önemlilerinden olan Alaska’yı geri dönülemeyecek şekilde tahrip etmek kim bilir insanlığa kaça patlayacak? Küresel ekonominin o meşhur ekonomistleri hesaplayabilirler mi acaba?
“Alaska’nın görkemi altından da, balıktan da, keresteden de daha değerlidir. Çünkü o hiç bitmez.” 1901’de bunları söyleyen Amerikalı coğrafyacı ve haritacı Henry Gannett haksız mı? Ama o günden bu yana yüz yıldan fazla zaman geçti. Kâr hırsıyla, tüketim çılgınlığıyla yanıp tutuşan günümüzün sözde uygar insanının karşısında Alaska’nın daha ne kadar dayanacağı şüpheli. İnsanoğlu konforlu bir hayat sürmekte ve gününü gün etmekte ısrar ederse iklimi altüst edecek ve Tabiat Ana’nın elindeki son kaleyi ele geçirip yok edecek. Ya da daha az kazanmaya, daha az tüketmeye razı olacak, herkese verecek bir şeyi olan bu Görkemli Toprakları koruyacak. Karar uygar(!) insanın…
“Tsu Haagu”
Dağlar, göller, ormanlar, boğazlar, adalar, fiyortlar, buzullar… Bir gölü gördükten sonra hepsinin birbirine benzediğini düşünebilir kimileri. Hayır, benzemiyor. Her dağ, her fiyort, her buzul diğerinden farklı, ilginç, çekici… Bıkmıyor insan. Gördükçe iştahım açılıyor, daha çok görmek, içime çekmek istiyorum. Sonunda dayanamayıp birkaçını alıyorum. Belleğime… Ömür boyu yanımda taşımak için…
Akşama doğru gemimiz Alaska sularından çıkıyor. Etrafımızda oynaşan kambur balinalara, yunuslara, kaçışan somonlara dalıyorum. Gün batarken gök ve deniz bakır rengine bürünüyor. Kuzey Pasifik’teki zengin denizde hayal bile edemeyeceklerimi gördükten sonra Arjantinli yazar Julio Cortázar’a hak veriyorum: ‘Bir denizin denizden fazlası olduğunu kavrıyorum.’ Akşamın sessizliğinde sancağımızda kalan ıssız adada yarı çıplak bir karaltı görüyorum. Bir yerli olmalı… Çıplak ayaklarıyla koşarken el sallıyor, bir yandan da avazı çıktığı kadar bağırıyor: “Tsu haagu”. Şaman’ın, yerlilerin çoğunun dilinde bizim bildiğimiz anlamda ‘hoşçakal’ kelimesinin olmadığını söylediği, onun yerine tsu haagu dedikleri aklıma geliyor: Yani “yine gel”. Bir koşu Şaman’ın uyuduğu filikaya gidiyorum. Kılıfı açıyorum. Sanki el değmemiş. En ufak iz yok. Güvertede rastladığım ilk denizciye garip kılıklı bir Kızılderili görüp görmediğini soruyorum. Şaşırıyor. “Kaç yıldır burada çalışıyorum, hiç görmedim gemide.” Hayal miydi yoksa Şaman? Belki. Ya Alaska? Sanmıyorum. Ama rüya gibiydi. Hem de pırıl pırıl. 10 bin nehir, 100 bin buzul, 3 milyon gölle süslü bir rüya…
DİPNOT
1. Kambur balinaların balenlerinin uzunluğu yaklaşık 75 santim. Diğer türlerde 0.5 metreyle 3,5 metre arasında değişebiliyor.
KAYNAKÇA
1. Alaska, Saga of a Bold Land, Walter R. Borneman. Harper Collins Publishers, 2003.
2. Travels in Alaska, John Muir. Houghton Mifflin Company, 1998.
3. The Raven Steals the Light, Bill Reid-Robert Bringhurst. Douglas&McIntyre, 1996.
4. Dünyanın Çevresindeki Yolculuk Öyküleri, James Cook. İthaki Yayınları, 2006.
5. The Sea Around Us, Rachel Carson. Oxford University Press, 1991.
6. Native Cultures in Alaska, Editor Tricia Brown. Alaska Geographic, 2012.
7. Beringia, Richard E. Morlan. Canadian Museum of Civilization, 1996.
8. Mendenhall Glacier, Katherine Hocker. Alaska Geographic, 2003.
9. Alaska by Cruise Ship, Anne Vipond. Ocean Cruise Guides, 2014.
10. Encyclopedia of American History, Editor Richard B. Morris. Harper & Row, 1970.
11. Bana Göre Hayatın Anlamı, Jack London. İmge Kitapevi, 2000.
12. Cumhuriyet Bilim Teknik Eki, 26/12/2014.
13. Balina Diyeti, Selcen Pirge. Atlas sayı 267, Haziran 2015.
14. http://adventure.howstuffworks.com/kenai-fjords-national-park-ga1.htm
15. http://www.aeic.alaska.edu/quakes/Alaska_1964_earthquake.html
16. http://www.atlanticsalmontrust.org/salmon-and-sea-trout-facts/do-all-salmon-die-after-spawning.html
17. http://www.beringia.com/research/scimitar_cat.html
18. http://www.britannica.com/EBchecked/topic/12326/Alaska-Purchase#ref104638
19. http://www.drgeorgepc.com/Tsunami1958LituyaB.html
20. http://www.guidekenairiver.com/alaska_king_salmon_facts.html
21. http://www.nps.gov/bela/historyculture/beringia.htm
22. http://www.nps.gov/akso/beringia/beringia/
23. http://www.nps.gov/glba/index.htm
Leave a Reply