Hücum eden suyun karşısında rütbesinin işe yaramadığını gören filo komutanı biraz önce neredeyse uçarak indiği merdivene yöneldi. Fakat yerinden çıkan merdiven kelle almaya niyetli giyotin gibi sallanıyordu. Amiral suyun yükselmesini bekledi, çaresiz. Yüzmeye çabalarken bir yandan da kendini kollamaya çalışıyordu. Ama nafile… Başıboş yüzen bir kapağın başına çarpmasıyla kendinden geçti. Nasıl olup da kurtarıldığını hatırlamadı bile. Günlerce ölü gibi yattı.
Vasa'yı görenler gemini büyüklüğünden ve toplarından olduğu kadar göz alıcı heykel ve süslemelerinden de etkilenmeliydi, güç ve paranın kimde olduğunu anlamalıydı.
“Oysa 10 Ağustos 1628 günü Stockholm Limanı şenlik havasındaydı. Rıhtımda coşkulu halk, hanedan mensupları, elçiler, casuslar; denizde tekneler… Herkes benim için gelmişti. Neyse ki suya indiğim ilk günlerdeki utangaçlığı üzerimden atmıştım. Gözlerim kralı aradı ama boşuna. Donanma komutanı Prusya’da olduğunu fısıldadı kulağıma.” Kral II. Gustavus Adolphus’un1 emriyle inşa edilen ve Baltık Denizi’nin en büyük savaş gemisi olan Vasa’yla baş başa kaldığımızda yanımıza bir adam yaklaşıyor: Güler yüzlü, açık tenli, bağa gözlüklü… “İşte burada olmamı borçlu olduğum insan,” diye tanıtıyor Vasa, “eğer Anders Franzén olmasaydı herhalde karanlık sulardaki derin uykuma hâlâ devam ediyor olurdum.” “Bakmayın siz ona, abartıyor,” diyor, aydınlık bakışlı adam. “Her yerini kaplayan heykellerden, süslerden belli olmuyor mu abartmayı sevdiği? Ben sadece eski gemilere meraklı amatör bir arkeologum.”
Bir savaş makinesi olduğu kadar yüzen bir sanat galerisine de benziyor Vasa. Kralın neden o yıllar için çok büyük sayılan, pahalı ve iddialı bir gemi inşa ettirdiğini soruyorum. Franzén, “bunun gerekçesini anlamak için 17. yüzyıla uzanalım istersen,” diyor.

ŞİDDET YÜZYILI
Bozguna uğrayan ordular, delinen zırhlar, kopan kelleler, sıkılan boğazlar, yıkılan surlar, parçalanan gemiler, yaralılar, ölüler… Kendimi kan kokusunun ele geçirdiği yüzyılda bulunca donup kalıyorum. Korku içinde bir duvarın arkasına siniyor, kafamı ellerimin arasına saklıyorum. Duymazsa, görmezse gerçeklerden kaçabileceğini sananlar gibi… Bir elin omzuma dokunmasıyla sıçrıyorum. Bay Franzén’miş, neyse ki. “Geri dönelim,” diye haykırıyorum. İkiletmiyor. Sohbetimizi karinanın altında sürdürüyoruz. “Tarih denen deryaya açıldığımda gördüm ki Vasa’nın kızağa konduğu 17. yüzyılda, kısa bir süreliğine senin de şahit olduğun gibi şiddet Avrupa’yı kasıp kavuruyordu. Devletler Yaşlı Kıta’nın ve dünyanın zenginliklerini, ticaret yollarını kontrol edebilmek için birbirini yiyordu. Savaş giderleri hiç olmadığı kadar artmıştı. Yetmezmiş gibi bir de mezhep çatışması vardı. Katoliklerle Protestanlar arasındaki savaş kana doymuyordu2.
İsveç’e gelince… Güneyindeki Baltık Denizi önemli bir ticaret bölgesiydi. Altın Çağı’nı yaşayan Hollanda’ya ait yüzlerce gemi Baltık’ta kereste, balık, tahıl, tuz, şarap ve yün dokuma gibi ürünler taşıyordu. 1611’de henüz 17 yaşında İsveç tahtına oturan Kral II. Gustavus Adolphus Baltık bölgesini kontrol ettikten sonra Avrupa’da söz sahibi olmak niyetindeydi. Bu sayede Lutheryenleri Katoliklerin tehdidinden de korumuş olacaktı. Bir taşla çok kuş… Başa geçtiği yıl ülkesi tarihî düşman Danimarka-Norveç Krallığı’yla savaşıyordu. Doğudaysa Rusya’yla… Savaş 1617’de İsveç’in lehine sonuçlanınca Baltık Rusya’ya kapanmış oldu. Polonya’nın başındaysa bir zamanlar İsveç kralı olan kuzeni III. Sigismund vardı3. Kral, koyu bir Katolik olan kuzenini hem ülkesi hem de tahtı için tehdit olarak görüyordu. Osmanlı’yla savaşan Polonya’ya 1621’de saldırarak bugünkü Estonya, Letonya ve Litvanya’yı işgal etti. Böylece kereste ve maden açısından zengin topraklara el koymuş oldu.”
BALTIK’TAKİ DONANMALAR
“İsveç donanması yaklaşık 30 gemiden oluşuyordu. Tek top güverteli bu gemilerin temel görevi asker ve malzeme taşıyan gemileri korumaktı. Danimarka’nın filosu da benzer sayı ve özelliklere sahipti. Polonya’ya gelince, İsveç’in yaklaşık üçte biri büyüklüğündeydi deniz gücü. Bir diğer oyuncu da Kutsal Roma Cermen İmparatorluğu’ydu. Başındaki II. Ferdinand’ın amacı Protestan Hollanda’yı zayıflatmak ve Baltık’ta söz sahibi olmaktı.
Rakipleriyle baş edebilmek için daha güçlü bir filoya ihtiyacı olduğunu gören İsveç kralı donanmayı büyütmeye karar verdi. Bu iş için görevlendirdiği üvey kardeşinin ilk icraatı ülkenin çeşitli yerlerine dağılmış tersaneleri iki yerde toplamak oldu.”

DAHA BÜYÜK
“Kral mevcut gemilerin yetersizliğinin farkındaydı. Donanmanın büyük ve çok top taşıyan iki top güverteli gemilere ihtiyacı vardı. Benzer gemiler İngiltere ve Fransa’da denize indirilmişti. Danimarka da bu tip gemilerin inşasına başlamıştı. İsveç neden geri kalsın ki?.. Bu amaçla 1619’da ısmarlanan Äpplet’ten istenen sonuç alınamadı. 1624’te iki gemi daha sipariş edildi. Hem daha çok asker taşımaları, hem de etkili ateş gücüne sahip olmaları isteniyordu. Top güvertesi sayısını ikiye çıkarmak içinse bordayı yükseltmek gerekiyordu. Bu durumda ağırlık merkezi yukarı kayıyor ve ortaya denge sorunu çıkıyordu. Bu tip gemilerin bir diğer sakıncası da alt top güvertesinin denize çok yakın olmasıydı. Yelkenler dolup gemi bayılınca top lumbarlarının su altında kalması çok muhtemeldi. Eğer lumbarlar kapalıysa sorun yoktu ama ya açıksa…
Gemiler, vaktiyle Hollanda’dan göçmüş Hybertsson Ailesi’ne kiralanan Skeppsgården Tersanesi’nde inşa edilecekti. Henrik adındaki kardeş tecrübeli bir gemi inşa ustasıydı. Arendt ise satınalmada uzmandı. Henrik Usta o yıllarda denizci gemiler inşa eden Hollandalılardan esinlenerek bir taslak çizdi ve Aralık 1624’te Donanma Komutanlığı’yla kontrat imzaladı. Ama ertesi ay genç kral aynı gemiler için fiyatları farklı olan bir başka kontrat imzaladı. Küçük geminin boyu 40, büyüğününkiyse 47,5 metre olacaktı. İkisinin de eni 11,7 metreydi. Her biri yaklaşık 40 bin talere mâl olacaktı. Büyük gemi 72 adet topla donatılacak ve bu sayede ateş gücü diğer gemilere göre dört kat fazla olacaktı. Baltık’ın en büyük gemisi denize indiğinde düşmana ölüm kusacaktı.
Gövdelerinin dar ve uzun, çektikleri suyun az olması nedeniyle gemilerin hızı 10 knotun üzerine çıkabilecekti. Yelkenler hafif kumaştan dokunacaktı. Armayı ayakta tutacak ilave ıstralya ve çarmık da konulmayacaktı. Bu, armaların ağır denizlere ve güçlü fırtınalara uygun olmadığı anlamına geliyordu ama sorun olarak görülmüyordu. Çünkü gemilerin sadece Baltık’ta sefere çıkması planlanmıştı. Hem de hava şartlarının oldukça iyi olduğu mayısla ekim ayları arasında…”
TERSANE
“İşbaşı yapan marangozlar şablonlarla ormana dalıp baş bodoslama, postalar ve kaplamalar için uygun ağaçları belirledi. Kesilen bin kadar meşenin yanısıra kereste de ithal edildi. Güverte kaplamaları için çam, ıslak yerler için gürgen, arma için dişbudak, heykeller ve süslemeler için ıhlamur… Tam da o günlerde İsveç’in başına bir felaket geldi: Fırtına, Riga açıklarında donanmanın üçte birini oluşturan on gemiyi Baltık’ın gri sularına gömdü. Kralın kayıpların kısa sürede telafi edilmesini emretmesi üzerine 1626 Mart’ının başında ilk geminin omurgası kızağa kondu. Ama kimse bu geminin ileride İsveç’in yüzkarası olacağının farkında değildi. Aynı günlerde toplar da ısmarlandı ve 400’e yakın bıçkıcı, marangoz, tornacıyla demirci tersanede harıl harıl çalışmaya başladı. Hem de gündoğumundan günbatımına kadar, haftada altı gün… Başlarına da Henrik Usta’yla karıştırılmaması için ‘Hein’ olarak çağrılan Henrik Jakobsson tersane müdürü olarak getirildi.
1626 yazında işletmeci Henrik Usta’nın hastalanmasıyla tersaneyi kiralayan aile allak bullak oldu. Yetmezmiş gibi İsveç parası yüksek savaş giderleri yüzünden tepeüstü çakılınca marangozlar greve gitti. Enflasyon nedeniyle maliyet artmıştı. Hakedişler de zamanında ödenmiyordu. Çaresiz kalan Arendt işi döndürmek için depodaki ağaçların bir kısmını satmak zorunda kaldı. Öte yandan kral tersanecileri durmadan sıkıştırıyordu. 1627 baharında Henrik Usta ölünce teknik sorumluluk Hein Usta’ya verildi. Tam da donanma komutan yardımcısı Amiral Fleming’in tersaneyi ailenin elinden alabileceklerini dillendirdiği günlerde Vasa alelacele denize indirildi. O yıllarda eksikleri denizde tamamlamak âdettendi. 1628 baharında safranın konması, topların yerleştirilmesi, armanın dikilmesi ve sefer hazırlıkları için sarayın önündeki rıhtıma getirildi. Gemidostun, düşmanın meraklı gözleriyle ilk kez orada buluştu. Adı da o günlerde kesinleşti: Vasa, kralın mensup olduğu hanedanın adı. Sembolü de tahıl saplarından oluşan bağ idi. Kral kendisine büyük itibar kazandıracağına inandığı bu geminin İsveç’i Avrupa’nın tozlu kulislerinden uluslararası sahneye taşıyacağını düşünüyordu.”
SAVAŞ MAKİNASI
Bay Franzén’le dolaşırken toplardan birinin yanında üstü başı kapkara bir adamla karşılaşıyoruz. İsviçre asıllı Medardus Gessus, topların dökümcüsü” diye tanıştırıyor. Adam telaş içinde. Bir yandan topu inceliyor bir yandan da söyleniyor: “Bu kadar sıkıştırılacağımı bilseydim siparişi kabul eder miydim? Tanesi 1,2 ton gelen 72 bronz top, dile kolay. Hem de çok kısa sürede. İşçilerin geceleri gündüzlerine karışıyor. Her top için ayrı ahşap model, kil kalıp, kum maçalar hazırlanıyor, namlu merkezleniyor. İstenen özelikteki bronzu elde etmek için bakır, kalay ve çinkoyu gereken oranda hassasiyetle karıştırmak ve belli bir sıcaklıkta dökmek gerekiyor. Üstüne bir de çift barut hakkıyla deneme atışı yapmak şart. Ancak her zaman düşündüğümüz gibi olmuyor. Bazan model hatalı çıkıyor, kalıp bozuluyor, dökülen malzemede gözenekler oluşuyor, bazan da soğurken çatlıyor. Veya tam her şey yolunda giderken deneme atışında topun namlusu ya da kuyruğu parçalanıyor. Zaten dökümhanenin kapasitesi de sınırlı. Bu işin altından nasıl kalkacağımı bilmiyorum,” dedikten sonra hızla uzaklaşıyor.
Bay Franzén o günleri anlatmayı sürdürüyor: “Adamcağız telaşlanmakta haklı çünkü kral topların üretimiyle şahsen ilgileniyordu. İşin gecikeceği belli olunca güvendiği topçu subaylarından Erik Jönsson’u tersaneye gönderdi. Komutan eksikleri depodaki eski toplarla tamamlamaya çalıştı ama hâlâ açık vardı. Seferden önce Vasa’ya ancak 64 top yerleştirilebildi. Hassas olduğu söylenen dengeyi daha da bozmamak için komutan üst güverteye hafif topları, alt güverteye ağır topları koydurttu. Gemiden daha pahalıya mâl olan topların4 ağırlığı yaklaşık 82 tonu buluyordu.
O yıl donanma üçe bölünmüştü. Küçük gemilerden oluşan filo Polonya’ya asker, mühimmat, malzeme taşıyordu. En büyük filo Polonya’yı ablukaya almıştı. Vasa’nın da dâhil olduğu filoysa Stockholm Arşipeli’nin girişindeki Älvsnabben Adası’ndaki yazlık üste ihtiyatta bekleyecekti. Filo komutanlığına atanan topçu subayı Erik Jönsson da Vasa’yı sancak gemisi olarak seçmişti.”

PROPAGANDA ARACI
Sohbet koyulaşırken geminin etrafında dolaşıyoruz. Heykellerden, oymalardan gözümü alamıyorum. Çünkü bir gemide hiç bu kadar zenginini, hatta abartılısını görmemişim ki… Talaş, kıymık kaplı bir köşeye geliyoruz. Oymacılar harıl harıl çalışıyor. Ustalarıyla tanıştırıyor Bay Franzén: “Geç Rönesans’ın tipik temsilcisi ünlü Alman heykeltıraş Mårten Redtmer; bir avuç yontucuyla Vasa’yı eşsiz kılan insan…”
Elindeki balık kuyruğu ıskarpelayla bir oyma üzerinde çalışan Usta’nın neşesi pek yok. Nedenini sorunca kafasını kaldırmadan gözlüklerinin üzerinden bakıyor: “Nasıl kızmam,” diyor, “onca emek bir tasarım hatası yüzünden ne hale gelmiş baksana. Eğer Bay Franzén olmasaydı belki de yok olup gideceklerdi. Birbirinden yetenekli arkadaşlarımın ıskarpelaları, kalemleri, tokmakları kendi organları gibi kullanarak ortaya çıkardığı eserlere yazık olacaktı. Keşke görebilseydiniz: Meşeye, çama ya da ıhlamura dokunduklarında sorguçlar, zırhlar, tüyler, yaprakların kıvrımları ya da göz çukurları sanki kendiliğinden çıkıyordu ortaya. Gece, gündüz, tatil, soğuk demeden, yorgunluk nedir bilmeden çalışıyorlardı. Şimdi hepsini elden geçiriyoruz. Hem de bu yaşa geldikten sonra. Kıyamadık yok olmalarına.” Biraz da utana sıkıla Mårten Usta’ya bu kadar çok heykelin gemiye yerleştirilmesine, oymalarla süslenmesine gerek var mıydı, diye soruyorum. Abartılı olmamış mı? “Büyük Güç Devri’ni başlatan kral tam da bunu istiyordu,” diyor, “Vasa diğer gemilerden farklı olmalıydı. Belki bunların denizin ortasında hiç anlamı yoktu ama ya limanda?.. Görenler geminin büyüklüğünden ve toplarından olduğu kadar göz alıcı heykel ve süslemelerinden de etkilenmeliydi, güç ve paranın kimde olduğunu anlamalıydı. Böylece önemli bir propaganda aracı olacaktı. Çoğu okuma yazma bilmeyen Avrupa halkı ancak bundan anlardı. Bu sayede insanlar kralın İsveç tacını son gram altınına kadar hak ettiğine ikna olacaklardı.”
MANEVÎ YÜK
Tam bu sırada müze bir kükremeyle inliyor. İsveç’te bir aslan! Ürkmemek elde değil ama refakatçilerim umursamıyor. Mårten Usta gülerek, “Korkmayın! Bizim pruva heykeli aslan itibar gördüğü eski günler aklına geldiğinde kükrer böyle,” diyor. “Bu güçlü hayvan Ortaçağ’dan beri İsveç krallarının simgesidir. Ayrıca Kral II. Gustavus Adolphus’a takılan ad da Kuzeyin Aslanı’ydı. Bakmayın bu haline. Yapıldığında altın varak kaplıydı.” Saldırmaya hazır üç metrelik aslan, pençelerinin arasında hanedanın sembolü olan tahıl bağını tutuyor.
Başüstünden ileriye doğru uzanan dar ve küçük güvertenin iki yanını süsleyen heykellere gözüm takılıyor. Mårten Usta bunların İmparator Tiberius ve onu takip eden 20 Roma imparatorunun heykelleri olduğunu söylüyor. İçlerinde ilk ve en ünlü Roma imparatoru Avgustus’un olmaması dikkatimi çekiyor. “Kasten konmadı,” diyor usta, “çünkü pruva heykeli aynı zamanda kendisini İmparator Avgustus’la özdeşleştiren kralı da temsil ediyor. Adının Avgustus’un bir anagramı olduğunu fark etmediniz mi?” Yine burunda her biri iki metre boyunda iki Roma askeri var. O kadar etkileyici yontulmuşlar ki daha ilk bakışta duruşlarındaki kararlılık, bakışlarındaki sertlik, bileklerindeki güç hissediliyor. Mårten Usta bizi ikinci kata çıkarıyor. Karşımızda geminin aynalığı. “Burası geminin en ağır yeri denebilir. Çünkü üzerine çok fazla anlam yükledik! Bizim zamanımızda gemilerin isimleri açıkça yazılmaz, imgelerle çağrıştırılırdı. Biz de buna uygun düzenledik aynalığı. Dikkat ederseniz üç bölümden oluşuyor. En alttaki bölümde altın yaldızlı vazo içindeki tahıl sapları bağı geminin adı; yani Vasa. Şu iki melek bir yandan vazonun saplarını tutarken bir yandan da zeytin dallarını başlarının üzerine kaldırmışlar.” Bir savaş gemisinin üzerinde barış sembolünü görünce hâlâ sık sık başvurulan ‘barış için savaş’ aldatmacasının ne kadar eskiye gittiğini fark ediyorum. Melekleri, mızrak ve kalkanlarıyla gerçek boyuttaki altı şövalye koruyor.
“Orta bölüme üç taçlı Kraliyet Arması’nı yerleştirdik.” Başlarında taç bulunan iki aslan tarafından tutuluyor arma. Üstünde de yine aslanların diğer pençelerinin arasında tuttuğu daha büyük bir taç var. Varsa yoksa taç… Aslanların hemen üzerindeki bandın içindeki oymaların arasında bazı harfler gözüme çarpıyor: G, A, R, S. “Kralın adı”, diyor usta, “yani Gustavus Adolphus Rex Sveciae: Gustavus Adolphus İsveç Kralı.
En üstteki bölüme gelince… Dikkat edersen 11 insan figürünün üzerinde, kolları iki yana açık genç bir adam duruyor. O kraldan başkası değil. Başındaki kraliyet tacını iki grifon5 tutuyor. Grifon babasının simgesiydi. Yani burada kral kuzeni III. Sigismund’a açık bir mesaj gönderiyor: ‘Babam tacı bana verdi ve senin tahtta hiç hakkın yok.’ Günlük kıyafet içindeki insanlarsa tebaasını temsil ediyor. Aynalıktaki yükü biraz olsun hafifletmek için kenarlara iki herkül heykeli koymayı ihmal etmedik!”
Ustabaşlarından biri seslenince Mårten Usta uzaklaşıyor. Franzén de topçularla lafa dalınca yalnız kalıyorum. Fırsat bulan Vasa sözünü sakınmıyor: “Usta belki içini rahatlattı ama herküllerin ağırlığını da benim sırtıma yüklediğinin farkında değil. Neyse… Heykeltıraşlar, oymacılar hiç boş yer kalsın istemiyorlardı. Grotesk masklar, korkutucu deniz canavarları, ekşi suratlı şeytanlar, kükreyen aslanlar, tuhaf devler, erotik denizkızları… Çoğu abartılı. Edepsiz bakışlı, iri göğüslü, diliyle kendi burnunu yalayan kadın gibilerininse üzerinden bayağılık akıyordu. Polonyalıları da sarakaya almayı unutmadılar. Gel bak, pruvadaki iki griva babasının ahşap desteklerine6. Masanın altına saklanmış figürleri görüyor musun? Polonyalı asilleri temsil ediyorlar. Duydun mu bilmem, o yıllarda denizciler ihtiyaçlarını tam da orada giderirlerdi. Yani her seferinde Polonyalıların yüzüne, gözüne…”
Ed molore eicias ratem duciet ut adio omnis alis etum et ommodit, officil il inctat volor aped que voluptate volore laciis dolut aut es des dolupta quae aspit, quis et.
DELİŞMEN
“Bakma şimdi böyle solgun göründüğüme. Lumbarların altında kalan kesim ziftlendiği için koyu kızılkahveydi. Aynalık, pruva, lumbarların üstünde kalan kısımlar ve pupadaki kasara tavanları canlı kırmızıydı; kraliyet rengi… Küpeşteler açık sarı, vardavelalarsa krem rengindeydi. Etkileyici olması için heykeller rengârenk boyanmıştı. Görenlerin üzerinde delişmen bir izlenim bırakmam için renkler kasıtlı olarak abartılmıştı. Al yanaklı tombul melekler; altın saçlı, pembe kuyruklu, gül göğüslü denizkızları; çelik mavisi zırhlara bürünmüş askerler… Oymalarda beyaz, sarı, kırmızı ve kahverengi ağır basıyordu. Mitolojik yaratıklar çoğunlukla eflatun ve mora boyanmıştı. Ve tabii soyluluğu vurgulamak için altın varak… Hem pruvamdaki hem de aynalıkta aslanlar tamamen altın varak kaplıydı.
Boyacıların işi bitip her şey yerli yerine konduğunda ortaya çıkanın çok abartılı olduğunu hatta biraz görgüsüzlüğe bile kaydığını düşündüm. Belki Baltık’ta eşim olmayacaktı ama gemilikten çıkmıştım sanki. Kralın ihtirasına alet olmuştum. Sudaki yansımama bakamadım bir süre. Ama görenler övünce zamanla ben de inanmaya başladım. Bunların krala yaltaklanan dalkavuklar olduğunu anlamam hayli zaman aldı. Ama iş işten geçmişti. Geçmese bile elimden ne gelirdi ki. Kaderime razı oldum. Nasılsa gireceğim ilk çatışmada heykellerin, süslemelerin çoğu parçalanacaktı. Belki de tutuşacaktım, pek çok geminin başına geldiği gibi. Endişelerimi ambara gömüp saltanatın tadını çıkarmaya başladım ben de. Bir an önce denize açılmak için sabırsızlanıyordum. Mümkün olsa arkasına geçip zamanı ittirmek istiyordum.”

DEVASA ARMA
Ziyaretçilerin dikkatini dağıtmamak için Vasa alçak sesle konuşurken filinta gibi bir genç yaklaşıyor. “Teğmen Petter Gierdsson armamı donatmakla görevliydi. Marangozlar direkleri, serenleri, gabyaları zamanında yetiştirmişlerdi. Makaraları, boğataları, ıskarmozları üreten tornacılar da onlardan geri kalmamıştı.” Teğmenin gemiyi endişeli gözlerle süzdüğünü fark edince nedenini Vasa’ya soruyorum. “Tam yarama bastın. Başıma gelecekleri ilk fark edenlerdendi teğmen. Direkler dikilip safra ve toplar yerleştirildikten sonra suya daha da gömülmüştüm. Kendimi hazır hissediyordum ama gelip gidip beni tepeden tırnağa süzen bu genç adam huzursuzdu. Ters giden bir şeyler mi vardı yoksa? Arkadaşlarına dengesiz görünmemin kafasını kurcaladığını söylediğini duyunca içime kurt düştü. İlk yıl korunaklı Stockholm Arşipeli’nde seyredeceğimi hesaba katarak babafingo çubuk ve yelkenlerini donatmamaya karar verdiğini anlatıyordu. Arma bu haliyle nasılsa oradaki rüzgâr için yeterli olur, diyordu. Eksikleri ihtiyatta bekleyeceğim üste giderebilirlermiş. Sefer yaklaştıkça heyecanım artıyordu. Beni yönetmek üzere yaklaşık bir ay önce atanan babacan Kaptan Söfring Hansson’u görünce teğmenin söyledikleri aklımdan uçtu gitti. Yaşlı ve tecrübeli bir kaptanla nasıl olsa sırtım suya gelmezdi. Sonunda herkesin merakla beklediği gün gelip çatmıştı. Hah bak! Kaptan da tam zamanında geliyor. 10 Ağustos 1628 pazar gününü ondan dinlemek daha doğru.”
O GÜN
Giysilerinin ıslak olmasına anlam veremediğim kaptan heyecanla anlatmaya başlıyor: “Stockholm’ün merkezi olan ve şimdilerde Gamla Stan denen adanın rıhtımındaydık. Onca yıllık tecrübeme rağmen heyecanlıydım. Maliyeti 100 bin taleri aşan7, İsveç’in o güne kadar inşa edilen en görkemli gemisine kaptanlık yapmak, içindeki 450 kişinin sorumluluğunu taşımak kolay mı? 16.30’da palamarların mola edilmesi emrini verdim. Hafif esen rüzgâr tam pruvadan geldiği için gemi adanın güneyindeki kanala kadar kıyıdaki ahşap kazıklara volta edilen halatların yardımıyla ilerleyecekti. Tayfanın bocurgat kollarına yüklenmesiyle hareket ettik. Aslında hareket eden yalnızca 1,200 tonluk gemi değildi; kralın saltanatıydı, İsveç’in gücüydü, görkemiydi, itibarıydı, gururuydu. Kıyıdaki kalabalığın coşkusu da bizimle birlikte ilerliyordu; şarkılar, çığlıklar, alkışlar… Geleneğe uygun olarak seferin ilk günü mürettebatın ve emeği geçenlerin ailelerini de konuk ediyorduk.
Ağır ağır ilerleyerek adanın güney ucuna ulaştık. Karadaki kazığa bağlı sancak kıç omuzluktaki son halat da mola edilince denizle baş başa kalmıştık. Mälaren Gölü’nden boşalan suyun akıntısıyla Vasa’nın pruvası doğuya döndü. Tam da düşündüğüm gibi… Stockholm Arşipeli’nde seyredeceğimizden on yelkenden sadece dördünü hazırlatmıştım. Rüzgârın niyetini anlamak için bulutlara göz attıktan sonra ana gabya yelkeninin basılması emrini verdim. Ama rüzgâr o kadar hafifti ki yelkenin kırışıklıklarını bile açamamıştı. Dümen yerine akıntıyı dinleyen Vasa iki yana hafif hafif yalpalayarak akıyordu. Selam atışı için kurusıkı doldurulan toplardan çıkan gürültüyle liman inledi. Halk çılgınca bağırıyordu. Dümenin sözünü dinleyebilmesi için geminin hızlanması gerekiyordu. Diğer üç yelkenin de açılması komutunu verdim.”
Aniden bir esinti dolduruyor müzeyi. Ilık bir ses kaptanla aramıza girip kulağıma adının Notos olduğunu söylüyor: “İnan, o gün keyfim çok yerindeydi. Tabiat, Stockholm Limanı’nda esmemi istemişti. Ama çok da sert değil, diye tembih etmişti. İsveç’in gururunun o gün denize açılacağını nereden duyduysa… Neyse, Vasa’yı beklerken bulutlarla oynamak için yanaklarımı şişirip hafif hafif üflüyordum. Bir süre sonra gemi göründü. Üflememle yelkenleri dolan Vasa şöyle bir sendeledi, iskeleye doğru bayıldı. Bir an tereddüt etti ama yürümeye yeni başlayan çocuğunkine benzer acemi hareketlerle doğrulmayı başardı. Hemen nefesimi tuttum.”
Notos’un geldiğini fark etmeyen kaptan anlatmayı sürdürüyor: “Vasa’nın hafif rüzgârda bile zar zor kendini toplamasından tedirgin oldum. Soğukkanlılığımı korumalıydım. Hiç olmazsa konukların o akşam ayrılacağı Vaxholm Kalesi’ne kadar sağ salim gidebilmemiz için dua ediyordum. Usta denizcilerin bakışları da endişe doluydu. Çünkü Tegelviken’deki yüksek yarlar nedeniyle Notos’un nefesinin çok daha kuvvetli hissedildiğini biliyorlardı. Esas sınav orada verilecekti. Yazlık üsse kapağı bir atabilseydik… Daha ilk birkaç gominada8 kendini hissettiren dengesizliği gidermenin yollarını nasıl olsa bulurduk. Kararınca esmeye başlayan rüzgâr yelkenleri doldurup da gemi dümen dinlemeye başlayınca içim biraz olsun rahatladı. Tam o sırada tersane komutanının anlattıkları geldi gözümün önüne. Ben daha kaptan olarak atanmadan önce adamı şeytan dürtmüş. O da geminin dengesinden emin olmak için 30 kişiyi üst güvertede bir o yana bir bu yana koşturmuş. Ama olup biteni seyreden Amiral Klas Fleming tehlike çanlarının kulakları paralarcasına çaldığını duymazdan gelmiş ve geminin devrilip batmasından korktuğu için denemenin derhal durdurulmasını emretmiş;”

CAN PAZARI
“Bunları düşünürken Tegelviken’e yaklaşmıştık. Sancakta, birkaç yüz metre ilerde denizin ürperdiğini gördüm. Ardından beyaz dalgacıklar belirdi. Korktuğum başıma mı gelecekti yoksa? Yalıyardan inip denizi süpürerek yaklaşan sağanak yelkenleri doldurdu. Gemi iskeleye yatarken emir yağdırmaya başladım: ‘Topları geri çek! Lumbarları kapat!..’ Gemiyi rüzgârüstüne döndürerek yelkenleri dolduran rüzgârdan kurtulmak için “Iskotalar laşka! İskele alabanda!” komutlarını verdim. Sanki Vasa’nın doğrulmaya dermanı yoktu, cansızdı hareketleri. Bir süre ne yapacağına karar veremedi. Yelkenler yapraklanınca biraz doğruldu, ama çok çok yavaş. Şimdi de açmaza düşmüştük: Yeterli rüzgâr olmadığı için gemi dümen dinlemiyor, akıntıya kapılmış sürükleniyorduk. Serdümen gemiyi kontrol etmeye çalıştı ama nafile. Felaket, tadını çıkarmak ister gibi yavaş yavaş yalnızca yedi gomina yol kat edebilen geminin üzerine çöküyordu. Rüzgârüstüne dönmeye başlayan Vasa bir anda durdu ve iskeleye yatmaya başladı. O arada Amiral Erik Jönsson’un top güvertelerine indiğini gördüm. Herhalde o da lumbarların kapatıldığından emin olmak istiyordu. Ama sanki geç kalmıştık. Suyun sadece 1,5 metre üstündeki lumbarlardan su girmeye başlamıştı herhalde. Gemiyi kaybedersek konukları ve mürettebatı nasıl kurtaracağıma kafa yormaya başladım. Acaba Vasa’yı iskelemizde kalan Beck Adası’nın kayalıklarına oturtmak daha mı doğru olurdu? Vasa 15-20 derece kadar bayılmıştı ve güverte ayaklarımın altından kayıyordu. Herkes can havliyle tutunacak yer arıyordu. Neyse ki uğurlamaya gelen onlarca tekne vardı etrafta. Küpeşteye çıkarak insanlara kendilerini armadan uzak tutmaları için bağırdım. Halatlara dolanırlarsa gemiyle birlikte dibi boylamaları işten bile değildi.
Güverteyi yavaş yavaş kaplayan suya bakarken mesleğimin sonuna geldiğimi düşündüm. Gemisi batan kaptana kim tekrar gemi teslim ederdi ki? Kellem bile gidebilirdi. Son âna kadar bekledim ve Vasa’nın sadece pupası su üstünde kalınca atladım. Biraz daha beklersem gemiyle birlikte kaynayıp gidebilirdim. Ağırlaşan yün giysiler hızla dibe çekiyordu. Yine de mücadeleyi bırakmadım. Asır kadar uzun gelen bir süre sonra yüzeye çıkmayı başardım. Başımın dönmesi geçtikten sonra etrafa baktım. Suyun üstünde can pazarı kurulmuştu: Kimi batıp çıkıyor, kimi çırpınıyordu. Yüzme bilenlerse yaklaşık 120 metre uzaktaki Beck Adası’na doğru yüzmeye çalışıyordu. Yardıma gelenler kollarından, başlarından, yakalarından, paçalarından yakalayabildikleri kazazedeleri teknelerine almaya çabalıyordu. Bir sandal tarafından kurtarıldıktan sonra gemime son kez baktım. Şenlik havasında başlayan yolculuğun daha başında İsveç’in büyük ümitler bağladığı Vasa bir yüzkarasına dönüşmüştü. Az sonra gemim su dolu mezarlıkta gözden kayboldu. Onunla birlikte sadece yedi gomina süren saltanat da…”
DİPNOTLAR
1. 1594-1632.
2. 1618-1648 yılları arasında süren, Otuz Yıl Savaşı olarak bilinen ve bir milyondan fazla insanın öldüğü bu din savaşı Avrupa’nın 20. yüzyıldaki Paylaşım Savaşları’na kadar gördüğü en yıkıcı ve kanlı savaştır.
3. III. Sigismund, 1592-1599 yılları arasında İsveç Kralı olmuş ama Katolik olduğu için asiller tarafından devrilerek sürgüne gönderilmiştir.
4. Toplar yaklaşık 50 bin talere mâl olmuş.
5. Aslan vücutlu, kartal kanat ve kafalı mitolojik yaratık.
6. Çipolu demirlerin çekilip tekneye bağlanması için kullanılan, teknenin her iki yanından çıkan ahşap parçalar.
7. 100 bin talerin bugünkü değerini belirlemek pek mümkün değil ama o günlerde bir kaptanın yıllık maaşının 475 taler, bir öküzün 5 taler, bir fıçı biranın 3 taler olduğunu bilmek belki bir fikir verebilir.
8. Deniz milinin onda biri: 185,2 m.
Leave a Reply